Modern Müslüman Ahlakına Bir Özeleştiri

Bu yazı 79 kez okunmuştur.

“Neden sömürülüyoruz”, “Sömürülmemize yol açan faktörler nelerdir”, “Sömürülmemize yol açan asıl faktör iç mi yoksa dış mı kaynaklıdır”, “Bizim toplumlarımız sömürülmeye neden bu kadar açıktır?” gibi sorunlar son 250 yıldır sorulan sorulardır. Kuşkusuz bu sorunu çözmek için derin bir tefekkür faaliyetine ihtiyaç vardır. Ne yazık ki, özellikle selefi kökenli İslamcılar tefekkür etmiyor, konuyu bütüncül değil, indirgemeci yollar ele alıyor ve ayetleri sloganlaştırarak anlamlandırmaya çalışıyor.

İslam dünyasında bu sorun genellikle dıştan içe doğru analiz edilmeye ve anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Oysa İslam dünyasının geri kalmışlığını iç sebebe dayandıran, iç sebebi belirleyici bulan düşünürler de vardır. Bunlar içinde Malik bin Nebi, Aliya İzzetbegoviç ve Cevdet Said öne çıkmaktadır.

Aslına bakılırsa C. Afgani ve Muhammed Abduh’la başlayan ve onları izleyen ilk İslamcı nesil sorunu doğru ortaya koymuştur. Bu anlayışa göre İslam dünyasının geri kalmasında başat rol oynayan faktörler şunlardır:

  1. Kur’an ve Sünnetin ana mesajının geleneğin içinde kaybolması,
  2. Cihat ruhunun sönmesi,
  3. İçtihat anlayışının yerini taklide bırakması.
  4. Tasavvuf akımının insanı pasif hale indirgeyen söylemi,
  5. Kader, tevekkül, irade gibi kavramların bireysel sorumluluğu ortadan kaldırması.

İslam dünyasının tekrar eski gücüne kavuşması için temel olarak olayların sorumlusunu dışarıya transfer etmek sık rastlanılan bir davranış modelidir. Afgani ve Abduh’la ortaya çıkan ilk İslamcı nesil sorunun kaynağını doğru tespit etmişti. Onlara göre İslam dünyasının geri kalmasının nedeni iç dinamiklerdir.
İlk İslamcı nesle göre İslam dünyasının içine düştüğü kötü durumdan kurtulmasının ilkeleri şunlardır:

  1. Kur’an ve Sünnete dönüş
  2. İçtihat kapısının açılması
  3. Cihat ruhunun uyandırılması
  4. Tasavvuf düşüncesinden kaynaklanan durağanlığın aşılması.
  5. İslami kavramların yeniden tanımlanıp asli anlamlarına döndürülmesi
  6. Tarihsel malzemenin eleştirel bir bakışla ele alınması.

Dikkat edilirse ilk İslamcı neslin ortaya koyduğu reçete tümüyle iç sebepleri öncelemektedir. Kuşkusuz ilk İslamcı neslin ortaya koyduğu bu yaklaşım, Kur’an ve Sünnetin yaklaşımını yansıtmaktadır. Olayların belirleyici sebebini iç faktörlerde aramaktadır.

Sonraki dönemlerde olayların sorumlusu olarak iç faktörleri temel alan yaklaşım giderek yerini dış faktörlerin belirleyiciliğinin ön plana çıktığı yaklaşıma bırakmıştır.

Malik bin Nebi, İslam dünyasının sömürgeleşmesini analiz ederken sömürge güçlerinden çok, kendi içyapılarına vurgu yapar. Asıl sorun İslam dünyasının sömürülmeye açık bir yapıda olmasıdır. Bu sorunu analiz etmeden “kahrolsun Amerika” sloganı belki bizi rahatlatır ama sorunlarımızın çözümüne hiçbir katkısı olmaz.” Malik bin Nebi’ye göre “Bizi neden sömürüyorlar?” sorusu yerini “Neden sömürüye açık bir yapımız var?” sorusuyla yer değiştirmelidir. Dolayısıyla Malik bin Nebi İslam dünyasının sömürülmesini ‘sömürüye açık olma‘ kavramıyla açıklar.

İdeolojik yaklaşımların en büyük özelliği indirgemeci olmasıdır. İndirgemeci yaklaşım çok sebepli sosyal olayları tek sebebe dayalı olarak açıklar. Oysa sosyal olaylar iç içe girmiş nedenlerden oluşur.

Bosna’nın efsane lideri Aliya İzzetbegoviç de konuya dengeli, realist; açıdan bakmış; aşırı romantizm ve ideolojik fanatikliğe prim vermemiştir. Aliya İzzetbegoviç’in düşünceleri hem bir düşünür olmasından hem de daha önemli olarak pratik siyasal alanda görev yapmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Aliya izzetbegoviç’in 1997 yılında Tahran’da yapılan İslam Konferansı Örgütü toplantısında yaptığı konuşma konuya nasıl baktığını özetlemektedir: “Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Kendi kendini kandıran komünizmin “çürümüş Batı” propagandası, bunu acı bir şekilde ödedi. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. Batı’da insan haklarının düzeyi yüksek ve fakirler ile sakatlara toplumsal yardım iyi örgütlenmiş durumda. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Onların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kuran bize bunu emretmiyor mu; “Hayırlı işlerde yarışınız.”

Aliya, İslam dünyasında yaygın bir anlayış olan Batı dünyasının çöktüğü ve buna karşılık İslam dünyasının iyi olduğu yolundaki geleneksel tezi temelden eleştirmektedir.

Suriyeli alim Cevdet Said de özellikle “Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları” adlı değerli çalışmasında, Müslümanların geri kalmalarının sebeplerini iç faktörlerden hareketle anlamlandırmaya çalışmaktadır. “Kur’an’ın insanoğluna öğretmek istediği şey işte budur ve değişim prpbleminin çözümünü nefiste aramak gerektiğini açıkça vurgular. İnsanı hariçten kuşatan zulüm yoktur. Kur’an beyan etmiştir. Bu beyana kayıtsız kalındığında hayat karanlıklara gömülür; ortaya uğursuz,sapık ve totaliter felsefe çıkar.”(Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları)

Cevdet Said’in toplumsal değişimin yasasını şu ayete dayanarak temellendirir: “Kuşkusuz Allah bir kavmin durumunu, onlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe değiştirmez” Kuşkusuz toplumsal değişmenin öncülü nefislerde olan değişimdir. Sosyolojik değişimin temeli bireysel değişimlerdir. Bireylerin ve toplumların değişim ve dönüşümü iç nedenlerle başlar.

Öyle görülüyor ki, Müslümanların içine düştüğü olumsuz durumdan kurtulmaları için dini anlayışlarında köklü değişim yaşanması gerekmektedir. İnsanoğlunun Tarihsel mücadelesine yön veren ekmek, hak ve özgürlük mücadelesine müdahil olmayan bir Allah inancı, hayatla ilgisini koparmış metafizik spekülasyondur.

Böyle bir Allah inancı, Müslümanları yaşadıkları çağın aktüel sorunlarına yoğunlaşmaktan uzaklaştırmış, daha açıkçası hayattan koparmıştır. Oysa Kur’an “sana….soruyorlar, Deki:…” şeklindeki ayetlerle Müslümanları toplumun yaşadığı aktüel sorunlara yoğunlaştırıyordu.

Dinamik bir Kur’an okuması insanı şu sorularla karşı karıya getirmelidir: Sana gelir dağılımı adaletsizliğinden soruyorlar, sana Kürt sorunundan soruyorlar, sana insanların temel haklarından soruyorlar, sana fakirlikten çöpten ekmek toplamak zorunda kalanlardan soruyorlar, sana görüşü alınmadan sevmedikleri adamlarla evlendirilen veya para karşılığında satılan kızlardan soruyorlar, sana insanca bir ücret ödenmeden çalıştırılan işçilerden soruyorlar, De ki:… Müslümanların yüzyılımızdaki var oluşu bu sorunlara yoğunlaşmasıyla ilgilidir.

Artık Hz. İsa efendimizin gökyüzünde nasıl beslendiği, cennetin kaç kapısı olduğu, Allah’ın sıfatları, Kuranın yaratılmış mı olduğu sorularına yoğunlaşmanın bir anlamı yok. Hasan Hanefi’nin dediği gibi biz Allah’ın zatına yoğunlaşırken yeryüzü ayağımızın altından kayıp gitti.

İslam dünyası bir an önce hayatla bağlantısı olamayan spekületif tartışmalardan uzaklaşıp, pratik yaşamın sorunlarına yönelmelidir.

İlk olarak Kur’an tasavvuru sağlam bir temel üzerine oturtulmalıdır. Yere düşen Kur’an’ı, Kur’an’dan bir ayeti yukarı kaldırmak gerekir. Yukarı kaldırılan yazılı metin değil, anlamdır. Kur’an’ın emirlerini yerine getiren onu yukarı kaldırmıştır.

Hasan Hanefi, Müslümanların trajik hali için şu ifadeyi kullanmıştır: Biz Allah’ın zatına yoğunlaşırken yeryüzü ayağımızın altından kayıp gitti.

Metni yerden kaldırmak, sözün düşen değerini asli yerine yükseltmektir. Kur’an’ın emirleri olan adil olmak, yoksullara yardım etmek, anne-babaya iyi davranmak, yalan yere şahitlik etmemek, haksız yere kimseyi öldürmemek, içki içmemek gibi emirleri yerine getiren onu düştüğü yerden kaldırmıştır. Ne yazık ki, bugün metin yükseklerde anlam ise yerdedir. Anlamı yerde olan öğretinin metni yüksekte olsa ne olur? İçerik, ahlak irfan değil görünüş ve form yüceltilir.

Kuşkusuz temel sorun Müslümanları din algısındaki çarpıklıktan kaynaklanmaktadır. Müslüman kitlelerin İslam inancına uygun bir ahlaka sahip olmamaları hayati derecede önemlidir. Kimsenin doğrudan Allah’a karşı olan ibadetleri bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren toplumla ilgili ibadetlerdir.
Sözünde durmak, adil olmak, yalan söylememek, emin olmak, adil şahitlik yapmak, işini doğru yapmak, ahlaklı olmak gibi ibadetler üzerinden değerlendirme yapmalıyız. Namaz, oruç, hac gibi insan nefsini temizlemesi gereken ibadetlerin beklenen sonucu vermemesini nasıl değerlendireceğiz. Hem namaz kılan hem de kolaylıkla yalan söyleyip hırsızlık yapan ya da sözünde durmayan kişilerde ya dini istismar, ya samimiyet ya da din algısında sorun vardır.

Kuşkusuz olaylardaki dış faktörleri ihmal ediyor değilim. Sömürgeciler her tür kötülüğe meyillidir. Ama içyapıyı sorunsuz görüp tüm suçu etkileyici olan dış faktörlere yüklemek gerçeklerden kaçmaktır. Zorumuza gidiyor kabullenmek ama sömürüye açık bir yapımız var ve önceliğimiz bu durumu değiştirmek olmalıdır. Sorun içeride; sürekli dış faktörleri öne çıkararak iç faktörleri görmezden gelmek rahatlatıcı belki ama sorun çözücü değil. Biz görmesek de tarih unutmuyor.

Bir sosyal olayın iç ve dış nedenleri vardır kuşkusuz. Ancak Kur’an başımıza gelenlerin birincil sorumlusu olarak kendimizi gösterir. Şu halde dış güçlere karşı uyanık olmak gerekir; ancak olayların belirleyici sebepleri iç sebepledir. Amerika, İsrail karşıtlığı önemli, ancak, başkalarının günahları bizi aziz yapmaz. Başımıza gelenler kendi ellerimizle kazandıklarımız yüzündendir çünkü.”

İbn Haldun’a göre tarihçilerin geçmişi değerlendirirken hataya düşmelerine sebep olan davranışlardan kurtulamamaları gerçekçi değerlendirme yapmalarının önündeki en büyük engeldir. İbn Haldun’a göre tarihçilerin hataya düşmesinin nedenleri şunlardır;

  1. Tarihçinin, naklettiği olaylarla ilişkisi olan bölgedeki insanların etnik yapısını bilmemesi.
  2. Tarihçinin, nakledilen olaylara aldanma eğiliminde olması. 
  3. Tarihçinin, içinde bulunduğu olayları yanlış ve olayda kastedilen maksada uygun olmayarak anlaması. 
  4. Tarihçinin, içinde bulunduğu toplumun inanç, gelenek, örf ve ritüellerine bağlılıktan ayrılamaması 
  5. Gerçek olmayan haberleri ve nakilleri gerçekmiş gibi vehmetmesi.

(H. Ömer Özden/ İslam Felsefesi Tarihi, Bilge Kültür Sanat yayınları)

Kader kavramının yaptığımız eylemlerin önceden belli olduğu şeklindeki tanımı sanıldığı gibi derin metafizik kaygılardan değildir. Soru basittir aslında: “İnsanlar yaptıkları eylemlerden sorumlu tutulacak mi?” Güncel kader anlayışı ise özellikle siyasal iktidarların yaptıklarından sorumlu tutulup tutulmayacakları tartışmasıyla ile ilgilidir.

Ne diyordu Hz. Hüseyin’in katilleri “Onu biz değil buraya getirenler öldürdü. Kader böyleymiş.‘ Kader kavramını, Allah’ın ilmi ile ilişkilendirerek değil, insanın sorumluluğu ile ilişkilendirerek anlamlandırmak gerekir.

Hiç kuşkusuz, kabul edilmesi gereken temel gerçek şudur: Kader kavramı insan özgürlüğünü ve sorumluluğunu yok edecek şekilde tanımlanıp, insan tümden edilgen bir varlık haline getirilemez. Kader konusu imanı bir kavram mıdır, yoksa siyasi mi? Yoksa imanı bir kavramın semantik bir müdahale ile anlam kaybına uğraması mı söz konusu. Bir diğer konu imanı kavramların siyasal izdüşümleri olamaz mı?

Emeviler’in kader kavramını semantik bir müdahale ile dönüştürüp, insan özgürlüğünü yok etme anlamında yeniden tanımlamaları, kaderin olmadığına mı delalet eder. Yoksa bir kavramın içinin boşaltılarak güncel siyaset için yeniden tanımlamasına mı? İslam’a göre özgürlük kişiyi Allah’a sorumluluk bilincinden uzaklaştıran her şeyden uzaklaşmakla, Allah’a samimiyetle bağlılık bilinciyle gerçekleşir. Batı modernizmine göre ise tek mutlak değer insandır. İnsan, kendisi dışında bir değerler dünyasına atıf yaparak tanımlanamaz.

Namaz, oruç vs. kişi ile Allah arasındaki ibadetlerdir. Bizi ilgilendiren toplumla ilgili ibadetlerdir. Sözünde durmak, adil olmak, yalan söylememek, emin olmak, adil şahitlik yapmak, işini doğru yapmak, ahlaklı olmak gibi ibadetler üzerinden değerlendirme yapmalıyız.

Kader konusunu Allah’ın egemenliğini ve insanın seçme özgürlüğünü sınırlandırmadan çözmek gerekiyor. Sonuna dek çözülebilir mi sanmıyorum. Sorunu Allah’ın bilgisi alanına çektiğinizde ise durum daha da karmaşıklaşır. Öncelikle şu soru cevaplanmalıdır: Kader konusu epistemolojinin mi yoksa etiğin mi sorunudur. Yoksa her ikisinin mi?

Hz. Peygamber “Din güzel ahlaktır” der. Bu dini düşüncenin özünün güzel ahlak olduğunu gösterir. Yapılan bir araştırma “dindarlık ve ahlak arasında bir ilgi var mıdır?” sorusuna yüksek oranda “hayır” cevabının verildiğini göstermiştir. Kuşkusuz bu cevapta belirleyici olan kendini dindar olan kişilerin toplum içindeki ahlaksız davranışları rol oynamaktadır. Anahtar soru şu: “Dindarlık artarken, ahlak dışılık da paralel olarak neden artmaktadır?

İlk olarak gelişen dindarlığın sahih olup olmadığı sorgulanabilir.

İkinci olarak biçimsel dindarlık artarken içerikle ilgili dindarlığın (ahlak ve irfan) neden önemsenmediği sorgulanabilir. Üçüncü olarak yaşadığımız dünyanın ahlaksız bir dindarlığı önerdiğini bunu da yaygın kabul gördüğü bu gösteriyor.

Biçimsel ibadetler artarken içerik neden kayboluyor? Biçimsel ibadetlerine çok dikkat eden insanlar ahlak kurallarına karşı neden duyarsızlar? Kuşkusuz içerik kaybolunca şeklin kutlanması kaçınılmazdır. Hz. Peygamberin dediği gibi “Din güzel ahlaktır” ve dinle ahlak arasında sarsılmaz bir bağlantı vardır.

Din ile ahlak ilgicisizdir ya da dindarlık ile ahlak arasında bir ilişki yoktur anlayışı,toplumdaki çarpık dindarlık anlayışından kaynaklanmaktadır ve çok ciddi bir sorundur.

Bir de din karşıtı veya bazı ilahiyatçıların din ile ahlak arasında bağlantı yoktur, ateistler de ahlaklı olabilir propagandaları, din ile ahlak arasında ki bağı koparmaya dönüktür. Kuşkusuz dinsiz ahlak teorileri de vardır. Ancak kabul edilebilir ahlak ancak Allah’a sorumluluk bilinciyle taçlandırılmış bir ahlak anlayışıdır.

Hz. Peygamber “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” der. Din dışı ahlak anlayışı ancak tamamlanmamış bir ahlak olabilir. Din iki düzlemde yaşanır. Birincisi insan ve Allah arasında dikey, ikincisi insan ve diğer insanlar arasında yatay. Dikey kısım ibadet, yatay kısım ahlaktır. Burada dikkat edilmesi gereken ibadet ile ahlak arasındaki zorunlu bağlantılıdır. Bu bağlantı koptuğunda oluşan dindarlık sorunludur.

Din ile ahlak arasında zorunlu bir bağlantı yoktur” ifadesine sonuna dek direnmek gerekir. Bu bir süre sonra u ifade yerini “ahlaklı olmak için din gerekmez ” sonucuna varır kaçınılmaz olarak. Güzel ahlak için izlenecek tek örnek Hz. Peygamberdir çünkü.

İslam dinini iddiaları ile yaşayan dindarların davranışları arasında uyumsuzluk din hakkında kuşkuları artırmaktadır. Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu’nun tespiti yerindedir: İslam barış dinidir diyoruz ama kimseyi inandıramıyoruz, çünkü birçok yerde Müslümanlar birbirinin boğazını sıkıyor. Birbirinin Müslümanlığını beğenmez oldular, birbirini itham ve tekfir ederek sürekli camdan aşağı atmakla meşguller.

Bir din veya ideoloji, kendi görüşünü anlatan kavramlar merkeze alınarak değerlendirilmezse sonuç kavram kargaşası ve belirsizliğe yol açacaktır. Bugün bütün ideolojik anlayışlar ve özellikle din böyle bir tehlikenin eşiğindedir. Kur’an’ı bu anlam belirsizliğinden kurtarmak kullandığı kavramları kendi bütünlüğü içinde ele almakla mümkündür.

Kuşkusuz İslam dünyası ve Müslümanların içinde bulunduğu durumdan birinci derecede kendileri sorumludur.

Yusuf YAVUZYILMAZ

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir