Arap Baharı’ndan Afrin’e

737 okunma

Dünya’nın en zengin petrol kaynaklarının olduğu, en verimli toprakların bulunduğu Ortadoğu’da neler oluyor? Medeniyetlerin en eski toprağı bu topraklar neden tarih boyunca büyük savaşlara, çatışmalara sahne oluyor? Bu olayların Amerika’yla veya çıkar grupları ile ne alakası var? Şimdi gelin bunu görmeye ve açıklamaya çalışalım…

Öncelikle yazımıza bu olayları sorgulamadan önce Amerika ve Avrupa’da yaşanan Arap baharı öncesi döneme bir göz atalım… Söze 2007-2008 krizi sonrası gelişmeleri ele alarak başlayalım. 2007-2008 finans krizinin patlak verdiği ve devletlerin finans kurumlarını iflastan kurtardığını görmekteyiz.

Tüm bunlar için milyarlarca dolar ödendi. Devlet kasaları tamamen boşaldı ve açıklar verilmeye başlandı. Avrupa’da devlet mallarının özelleştirilmesi ile zaten gelir kaynakları kurumuştu. Eldeki paralar da çoktan bitmişti. Bütçe açıkları devlet güvenceli tahvillerin satışı ile kapatılmaya çalışılıyordu. Yani zaten uzunca bir zamandır devletler, geleceklerini yiyorlardı. 2007-2008 finans krizi bu işin tuzu biberi oldu dersek hiç de yanlış olmaz. 2007-2008 krizi etkisini daha çok 2009 yılında göstermeye başlamıştı.

İlk olarak AB’nin en küçük ülkesi İzlanda iflas ettiğini açıkladı. Arkasından İrlanda geldi. Yunanistan onları izledi ve kriz tüm Avrupa ülkelerine yayılmaya başladı. Ardından İspanya, Portekiz, Fransa, Almanya, diğer Avrupa ülkeleri dolayısıyla halklar adına artık protesto zamanının geldiğinin bir göstergesiydi. Sağlık personeli protestoları, öğretmen ve öğrenci protestoları, çiftçiler, yolsuzluk protestoları… Sonuçta politikacıların yaptığı yolsuzluklar Avrupa’nın tüm ülkelerine yayılmış ve halkların politikacılara olan güvenlerinin sarsılmasına neden olmuştu.

Peki, Avrupa böyle bir durumdayken ABD farklı mıydı? Tabii ki hayır! Krizin çıkış ülkesi ABD!

17 Eylül 2011 tarihindeki eylemler ilk etapta ana akım medya tarafından ilgi görmese de, daha sonra eylemlerin genişlemesi ve ABD muhalefeti içerisinde önemli bir yere sahip olan popüler isimlerin de destek vermeleriyle birlikte ABD’nin ana gündem maddelerinden biri haline gelmişti. İlk günlerde eylemlerini Wall Street çevresinde gerçekleştiren katılımcılar daha sonra New York’un ünlü Zucotti Parkını kendilerine merkez edinmişlerdi. Bu eylemler İşgal Et Hareketi, “Amerikan Sonbaharı” olarak nitelendiriliyordu. ABD başkanı Obama, İşgal Et Hareketi’ni “finans sisteminin işleyişinin ortaya çıkardığı geniş tabanlı hayal kırıklığının sonucu” olarak yorumlamış ve yumuşatma girişimleri yapmaya çalışmış ancak sonuç vermemişti. Acil bazı planlara ihtiyaç vardı, yani paraya

Ekonomik çıkar için bahaneler bulup müdahale etmek isteyen Batı ne olduysa bu dönemde de kirli ve büyük planlar yaparak yine gözlerini Ortadoğu’ya çevirdi…

Yıl 2008: Kriz teğet geçmiş, ardından Türkiye ekonomik ataklara geçmiş yerli ve milli teknoloji üretmek için düğmeye basmıştı.

Yıl 2010: Dünya’nın en gelişmiş ekonomilerine sahip Batı ülkeleri kriz içerisindeyken, Türkiye Ortadoğu’da bir abilik görevi üstlenmeye çalışmaktaydı. Komşumuz Suriye başta olmak üzere kimlikle giriş-çıkış gibi ekonomik ve sosyal politikalar ve birçok ekonomik hamle ile Türkiye başarılı bir profil çizerek büyüme rakamlarında rekorlar kırmaktaydı. Ardından gelen Uzakdoğu açılımı, Afrika açılımı, Güney Amerika açılımı gibi atılımların olduğu bu dönemde, özellikle Davos zirvesi sonrası İslam ülkeleri içerisinde Recep Tayyip Erdoğan’ın artan karizmatik otoritesi Ortadoğu’da ülkemizi merkez haline getirmişti.

Yıl 2013: Mısır’da Müslüman kardeşlerin iktidara gelişi Gazze için, İslam için önemli bir gelişme olarak Müslümanları sevince boğuyordu. İktidara gelmesinin hemen ardından Türkiye ile büyük ekonomik anlaşmalar imzalayan Mursi yönetimi, adeta Batı’nın kriz içindeki döneminde Müslümanlar umut ve yükselme dönemini yaşıyordu. Bu gelişmelerin ardından Tayyip Erdoğan Gazze’de bir dizi ziyaretlerde bulunmak üzere Filistin planını açıklamıştı. Bu plan Tayyip Erdoğan’ın Gazze’ye gitmesinden birkaç gün önce Sisi darbesi nedeni ile uygulanamamıştı. İsrail lobisi, Avrupa Birliği ve Amerika destekli Sisi darbeyi gerçekleştirmişti. İşte bu olayların ardından (ne hikmetse!), süreç Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri kriz içerisindeyken gözlerin bir anda Tunus’ta kendini yakmaya çalışan bir gencin Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin daha da şiddetlenmesiyle devam etti.

Arap Baharı, ilk olarak Tunus’ta bir kişinin kendisini yakmasıyla başladı.

Arap Baharı

Bahar mıdır tartışılır ancak şimdi gelin etkileri devam eden bu sürece bir bakalım…

Arap Baharı 17 Aralık 2010 Tunus’ta bir gencin kendini yakmasının ardından, tüm Tunus halkının giriştiği eylemle beraber Arap dünyasına gelen bunalım dönemidir. Yapılan protestolarda birçok Arap ülkesi, Tunus’tan etkilenip özgürlük için iç savaş gerçekleştirmiştir. Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Ürdün, Yemen gibi ülkeler Arap baharından etkilenen ülkelerdir.

Yıl 2010: 18 Aralık’ta Tunus’ta büyük bir protesto başladı ve bu protesto her şeyi değiştirdi. Buazizi’nin giriştiği eylemle beraber Arap dünyası bir anda değişti ve taşlar yerinden oynamaya başladı. 14 Ocak günü Zeynel Abidin görevden ayrıldığını belirterek ülkeden kaçtı. Büyük sevinçle dolan Tunus sokaklarında zafer sesleri yükseliyordu. Tunus’ta hala taşlar yerine oturmadı ve kriz devam etmekte.

Ardından 25 Ocak 2011’de Mısır’ın en büyük meydanı olan Tahrir meydanında Arap Baharı’nın esintileri yayılmaya başladı. Yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Muhammed Mursi kazandı. Muhammed Mursi, Mısır’da seçimle başa geçen ilk Cumhurbaşkanı oldu. Fakat Haziran 2012 tarihinde seçimin ikinci turu gerçekleştirilecekti. Mursi ile Müslüman kardeşler iktidardaydı. Muhammed Mursi iktidarı Sisi tarafından darbeyle devrildi. Binlerce insan kaos ortamında yaşamını yitirdi. Şu an hala Mısır ekonomik krizlerle başa çıkmaya çalışmakta…

Mısır’dan sonra Libya’da özgürlük sesleri yükselmeye başladı. Libya’da daha ağır bilançolara sebep olan protestolar gerçekleşti. Bilindiği üzere 42 yıl boyunca ülkeyi yöneten Albay Muammer Kaddafi’ydi. Kaddafi verilen istihbarat neticesinde halkı tarafından linç edilerek öldürüldü. (Libya’da aşiretler hala çatışmaktadır.) Koalisyon güçleri saldırıyı gerçekleştirdi, evet ganimetlerini alıp gittiler. Libya kaderiyle baş başa kaldı.

Arap Baharı etkisiyle Mısır’da da diktatör Hüsnü Mübarek devrildi ve yapılan seçimle İhvan-ı Müslimin’in lideri Muhammed Mursi geldi. Ancak 2013’te yapılan askeri darbe ile hükümetten uzaklaştırılıp, hapse atıldı.

Ardından Yemen, ardından Bahreyn… ve gelelim Suriye’ye. Zeytin dalı Harekatı ile gündemde yerini koruyan Suriye meselesi geçmiş dönemlerde Fırat kalkanı Harekatı ile El-bab bölgesi ve ülke içerisinde 6 yılını doldurmuş bir iç savaş, Evet şimdi şu soruyu soralım; peki neler oluyor Suriye’de? Bu denklem nasıl çözülecek? Kim kimden yana? Kim kimi destekliyor? Yapılmak istenen ne? Bir çok soru cevap bekliyor. Ancak aklıma hemen merhum Necmettin Erbakan Hoca’nın o ünlü sözleri geliyor: “Birgün eğer Suriye karışırsa hedef Türkiye’dir”. Bugünkü operasyonlara bakıldığı zaman ne kadar haklı ve ileri görüşlü bir tespit olduğunu görmekteyiz.

Yeniden dönelim Suriye’ye. Suriye’de daha iyi şartlar altında yaşamak isteyen halk, Beşar Esad ve yönetiminin uyguladığı rejime karşı protestolara başladı. Esad’ın protestolara karşı cevabı ise çok keskin ve acımasız oldu. Bunun üzerine harekete geçen halk ise kendi içlerinde sivil ordular kurmaya başladılar. Suriye’de öyle bir iç savaş başladı ki, 2011’den beri hala dinmedi. Yüzbinlerce insan hayatını kaybetti ve hala devam ediyor. 2014 yılında El Kaide’den ayrılan IŞİD’in Suriye ve Irak’ta örgütlenmesi ise Suriye’deki Arap Baharı’nı bambaşka bir boyuta taşıdı. Amerika’nın liderliğindeki koalisyon güçleri IŞİD’e karşı hava saldırıları başlattı ve bugün olay bambaşka bir boyuta taşındı. 30 Eylül’den itibaren ise gündem tamamen değişti. Nasıl mı? Rusya, Suriye’deki IŞİD tehdidini tamamen bitirmeye yönelik hava saldırıları yapacağını açıkladı. Bu açıklamaya desteğin Suriye Devleti’nden gelmesi ise Rusya’nın yardımını yasal bir tabana oturttu. Koalisyon güçleri bu karar karşısında yeni bir plan çizerek PKK/PYD’yi sahaya sürdüler.

Aklımıza hemen Afganistan’da Taliban’a silahlar verip, Rus güçlere karşı savaştırıp, ardından onları bahane edip Afganistan’a müdahalede bulunan Amerika’nın, bugün DAEŞ bahanesiyle Suriye’de yapmak istediği nedir? Şu anda verdiğiniz cevapları duyar gibiyim. Evet, terör örgütleri bahanesiyle ekonomik çıkar sağlamak başta olmak üzere çıkarlarının hepsi…

Sözlerimi bu yazının anlam ve önemini vurgulayan Aliya İzzetbegoviç’in Türklere yazdığı mektubun ibretlik şu satırları ile bitirmek istiyorum;

Ben Aliya İzzetbegoviç. Unutma Türk’ün evladı! Sömürgeciler bütün kuralları kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklemler kuruyorlar. Türk’ün evladı! Bizim korumaya çalıştığımız sancak Yemen’de, Çanakkale’de, Açe’de, Kırım’da, Türkmenistan’da, Filistin’de korunmak istenen sancaktı. O sancak ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne de bir mezhebin sancağıydı. İnsanlığın ve yalnız başına insan olmanın sembolüydü.

(Tıpkı bugün Afrin’de dalgalanan sancak gibi… Y-Y)

Ama unutma bu sömürgeciler seni Asya’dan atmak için planlarını her gün işletecekler. Birgün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için hazırlananlar bin yıldır çalışıyorlar. Sen Türk’sün. Batı Haçlı Seferleri düzenlerken Arap’a Arap demiyordu, Çanakkale’de Kürt’e Kürt demiyordu, hepsine Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarları için yeni devletlere ihtiyaç duyuldu, artık Kürt’e Kürt, Arap’a Arap demeye başladılar. Seni ondan, onu senden ayırdılar. Bugün de Kürt’ü senden, seni Kürt’ten ayırmak için gece gündüz demeden çalışıyorlar.

Sen var olmak zorundasın,

Sömürgecilerin tezgahı ile saflara ayrılmamalısın, Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın. Türk’ün evladı! Bizi, bize onların yaptıklarını ve sorumluluğunu sakın unutma!

Aliya İzzetbegoviç

Bu satırlar zaten meselenin ne olduğunu bizlere çok iyi anlatıyor. Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabında anlatılan sömürü düzeni artık karşımızda farklı senaryolarla devam etmekte. Çare ne peki; çalışmak mı? Hayır; çok çalışmak mı? Yine hayır! Peki ne kadar çalışmak? En çok çalışmak…

Yusuf YARALIOĞLU

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir