Mescid-i Aksa’yı Ne Kadar Tanıyoruz?

429 okunma

Allah, yeryüzünde iki yeri kendine ayırmış, birçok peygamberini o beldelerde yaşatıp dinini tebliğ ettirmiştir. Birincisi Suudi Arabistan’ın Mekke şehrinde bulunan Ka’be, ikincisiyse Kudüs sınırları içerisindeki Mescid-i Aksa’dır. Mescid-i Haram’a yani Kabe’ye uzaklığından dolayı buraya uzak mescid manasına gelen “aksa” denilmiştir. Mescid-i Aksa’nın tarihi geçmişinden bahsedecek olursak başımızı Hz. Adem’e değin çevirmemiz gerekse de biz, yakın tarihimizdeki süregelen olayları, Peygamberimizin (s.a.v.) yaşadığı birçok hadiseyi anlayabilmek, Mescid-i Aksa’nın sadece ilk kıblemiz olarak anılmasının oldukça sade bir inanış var ettiğini görebilmek için Hz. İbrahim’le başlayarak İsrail oğullarının ve üç semavi dinin özüne değineceğiz.

Mescid-i Haram’a yani Kabe’ye uzaklığından dolayı buraya uzak mescid manasına gelen “aksa” denilmiştir.

Hz. İbrahim’in İshak adındaki oğlundan olan Yakub’un (a.s.) Tevrat’a göre bir diğer ismi de ‘İsrail’dir. Tevrat’a göre Ken’an diyarına dönerken Yakub (a.s) bir adamla sabaha kadar güreş tutmuş ve onu yenmiştir. Güreş tuttuğu adam; ‘Tanrı ile ve insanlarla uğraşıp onları yendin.‘ diyerek adını İsrail olarak değiştirir. Buna göre İsrail, Tanrı ile güreş tutup onu yenen anlamına gelir. Bir diğer Tevrat rivayetine göre adını İsrail koyan bizzat Allah’ın kendisidir:

Senin adın Ya‘kūb’dur, ancak artık Ya‘kūb çağrılmayacaksın, adın İsrâil olacaktır.‘ (Tekvîn, 35/1-15)

Kaynaklara göre on veya on iki oğlunun olduğunu bilmekteyiz. Hz. Yusuf ve Bünyamin’in de aralarında bulunduğu on iki kardeş, İsrail oğullarını kökenini oluşturmaktadır. On iki oğul ayrı ayrı kabileleşerek zaman içinde Kenan’dan Mısır’a değin yerleşip göçen bir kavim haline gelmiştir. Mısır’daki kölelik ve sefaletin içinde kalarak yerel inanışların (putperestlik) arasında erimiş, Hz. Yusuf’un rehberlik ettiği hanif inançtan sıyrılarak toplumun en alt sınıfı konumuna gelmiştir. Hz. Musa’nın gelişi ve tebliğiyle Kızıl Deniz’i aşarak Sina Yarımadası’na göç etmişlerdir.

Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere ve rivayetlere göre İsrailoğulları, kendi içlerinde ayrışan hatta on iki oğulun soyundan gelenlerin kabile kabile zıtlaştığı, uyumdan ziyade bozgunculuğun peşinden giden bir kavimdir. Bizler, Hz. Musa’nın Kızıl Deniz’i ortadan ikiye ayırmak için asasını denize vurduğunu biliriz. Fakat aralarındaki ikilikten sebeple Hz. Musa’nın asasını on iki ayrı yere vurup denizi açtığını dahi rivayet edenler bulunmaktadır. Göçten sonra ki su ihtiyacında Hz. Musa’nın asasıyla yere vurarak su çıkarma hadisesinde de aynı çatışmanın çıkarak on ayrı yere su kaynağı açtığına dair bilgiler de mevcuttur.

Tek bir Allah’a iman ettiğini söyleyen bu kavim aynı zamanda gelenekselliğinden ve itaatsizliğinden ötürü Hz. Musa’yı zorlamaktan geri durmamıştır. Gökten indirilen kudret helvası ve bıldırcın etini ilk zamanlar iştah ve minnetle yerken, Hz. Musa’nın; ‘Dilediğiniz kadar yiyin, fakat saklamayın. Gerektiğinde Allah sizi yeniden nimetlendirecektir.’ uyarısına da uymayarak saklamışlardır. Hz. Musa, Allah’dan gelen emirle Sina Dağı’na çıktığında yaklaşık kırk gün orada kaldıktan sonra döndüğünde kavmini yaptıkları bir buzağıya taparken bulmuştur. Eski Ahit diye bildiğimiz Allah’ın emirlerine uymak ve dönmemek adına verdikleri sözden caymamaları kaydıyla İsrail oğullarına Allah’ın bereketli toprakları vadettiğini ancak buzağıya taparak bu ahdi bozduklarını biliyoruz. Defaaten tazelenen sözlerin ardından sonuç olarak Allah’ın çizdiği sınırları aştıkları için vaat edilen topraklara göç edememişlerdir. Burada bahsi geçen bereketli topraklar, daha sonra Arz-ı Mevud adı altında Mezopotamya’dan Akdeniz’e kadar hayalini kurdukları topraklardır. Nitekim verdikleri sözleri yerine getirmeyen bu kavim yüzyıllar sonra daha da ileri giderek Allah’a inanmayı başlıca esaslarına koymayıp, Arz-ı Mevud topraklarına sahip olmak için kan dökeceklerdir.

Hz. Musa’dan sonra Hz. Yuşa gelecek İsrail oğulları Tevrat’ın yazdığı emirlere uymamaya devam edeceklerdir. Allah, yolundan çıkan bu kavme Mısır ile Şam arasında bulunan Amâlikalıları musallat edecektir. İsrail oğulları en sonunda savaşmayı dileyecek ve başlarına bir hükümdar isteyeceklerdir. Allah, onların başına Talut’u hükümdar olarak kılsa da İsrail oğulları Talut’u güçlü ve varlıklı biri olmayarak addeceklerdir. Amâlika hükümdarı Calut’un ordusuyla karşı karşıya gelen Talut’un ordusu, o vakit henüz genç olan Davut’un (a.s.) Calut’un başını almasıyla galip olacak ve Kudüs topraklarına gireceklerdir. Hz. Davut’un hükümranlığı ve peygamberliğinin ardından oğlu Hz. Süleyman hükümdar olacak, kendine yaptırdığı sarayın yanında Allah’ın emriyle bir mabet inşa edecektir. Bu mabette ibadetler edilecek ve Allah için kurbanlar kesilecektir. Yine çıkardıkları bozgun sebebiyle zamanın Babil Kralı II. Nabukadnezar, İsrail oğulları üzerine gelerek kurdukları şehri yağmalayacak, Hz. Süleyman Mabedi’ni yıkarak İsrail oğullarını esir alacaktır.(M.Ö. 586) Öyle ki M.S. 70 yılında da Roma İmparatoru Titus tarafından Kudüs yeniden yağmalanacak, ilk yıkılışından sonra düzeltilerek genişletilen Süleyman Mabedi’nde taş üzerinde taş kalmayacaktır. Bugünkü Yahudilerin Ağlama Duvarı’nın önünde döktükleri gözyaşları bu sebeple olacaktır.

Hristiyan inançlarının (günümüz) temel ritüellerini oluşturan ‘Son Akşam Yemeği’ hadisesi de burada vuku bulmuştur.

Aynı soydan gelen Kudüs’de yaşamış Hz. Zekeriya ve Yahya’yla birlikte, Hz. İsa’yı dünyaya getirecek olan Hz. Meryem de burada yaşamıştır. Al-i İmran olarak bildiğimiz, Kur’an-ı Kerim’de en uzun ikinci sure olarak yer alan İmran ailesinin henüz doğmadan mabede adanan çocuğu Hz. Meryem, Mescid-i Aksa’da büyümüştür. Yahudi inancına göre kadınların mabede girmesi yasak olmasına karşın, Hz. Meryem henüz doğmadan Allah’a adandığı için Hz. Zekeriya’nın da ısrarıyla mabedin hizmetini görerek orada yaşamıştır. Hz. İsa, Allah’ın mucizesiyle dünyaya gelerek, peygamberliği zamanında yine bu coğrafyada kalmış, havarileriyle İncil’in esaslarını tebliğ ettikten sonra uğradığı ihanet sonucu öldürülmek istendiğinde göğe yükseltilmiştir. İşte bu sebepledir ki Kudüs ve Mescid-i Aksa Hristiyan toplumu için de oldukça mühimdir. Hristiyan inançlarının (günümüz) temel ritüellerini oluşturan ‘Son Akşam Yemeği’ hadisesi de burada vuku bulmuştur. Hz. İsa’nın ardından yaklaşık 330 yılında Hristiyanlığı benimseyen Doğu Roma İmparatoru Konstantin’in annesi olan Helena, Hz. İsa’ya bağlılığından ötürü Kudüs’ü ihya ederek –kendi inançlarına göre- Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan yere Kıyamet (diriliş) Kilisesi inşa ettirmiştir. Halen hayatta olan kilise, Hristiyanlar için en önemli ziyaret yerlerinden biridir.

Yahudilerin kaybettikleri Eski Ahit Sandığını ve Süleyman Mabedi’nin temellerini aradığı, ebedi hayatın ilk hamlesi olan mahşerin -inanışlarına göre- onların olan bu kutsal beldedeki Zeytin Dağı’nın bulunduğu yerde kurulacağı, oraya gömülenlerin hesaba çekilmeden cennete gideceğini, erkeklere farz olan hac ibadetlerini ve kurban adaklarını burada gerçekleştirdiklerini biliyoruz. Hristiyan toplumu için de benzer kutsallıkların geçerli olduğundan bahsettik. Peki ya İslamiyet için değeri? Sorusuna vereceğimiz yanıta gelirsek…

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın emriyle hicretten yaklaşık bir yıl önce Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya gelmiş, hadisenin gece olması münasebetiyle bu gelişe ‘isra’ denmiştir. Resulullah (a.s.v.) bineği Burak’ı, Mescid-i Aksa’daki bugünkü Burak Mescidi’nin bulunduğu yere bağlayarak Muallak kayasının üzerine çıkmıştır. Bilindiği üzere Mescid-i Aksa; Kubbetüssahra ve bugünkü Cuma Camii’nin de içinde bulunduğu genişçe arazinin tamamıdır. Kubbetüssahra ise Muallak kayasının üzerinde bulunsa da tamamını kaplamamaktadır. Rivayetlere göre Peygamberimiz, Muallak kayasının üzerine çıktıktan sonra burada yüz yirmi dört bin peygamberin ruhlarına imamet ederek namaz kıldırmıştır. Ardından Hz. İbrahim, Hz.Nuh, Hz.İsa ve Hz. Musa’ya da imamlık ederek namaz kıldırdığı rivayet edilmektir. Halen, Muallak kayasının üzerinde Efendimiz’in (s.a.v.) imamlık yaptığı mihrap bulunmaktadır. Kubbetüssahra’nın bulunduğu noktaya gelindiğinde ise yine rivayetlere göre Cennet Ehlinden varlıkların ve Hz. Cebrail’in O’nu karşılayarak Refref isimli binekle göğe yükselttiğini bu esnada kayanın da yerden yükselerek Efendimiz’in emriyle durduğunu biliyoruz. Bu göğe yükselme ise ‘miraç’ olarak anılmakla birlikte Müslümanlara farz olacak olan namaz ibadeti ve Mescid-i Aksa’nın ilk kıble seçilişi bu gecede gerçekleşmiştir.

Mescid-i Aksa’nın mahiyetini bilenler, burayı arzın kapısı yahut tabir yerindeyse arzın asansörü olarak nitelerler. Nitekim Rabbul Alemin’nin kendine ayırdığı, inanıp iman ettiğimiz peygamberlerin ve en sevgili peygamberinin buluşma noktası olan Mescid-i Aksa; Eyyübilerin, Emevilerin, Selçukluların ve Osmanlı’nın hizmetçisi olmak için yarıştığı, adeta zahiri ve batıni ilim merkezi olarak değer verip cami, mescid, şadırvan, medreselerle donatarak neslini yetiştirdiği yegane mekandır. Muallak kayasının etrafını çevreleyen onlarca medresede birçok İslam uleması yetişerek, eserler yazıp ibadet ederek Allah’ın sevdiği bu beldeden istifade etmişlerdir.

Günümüzde ise İsrail tarafından işgal altında olan, Müslüman kanının aktığı mazlum bir şehre dönüştürülen Kudüs, bizi beklemektedir. Öyleyse biz neyi bekliyoruz?

Hediye Tuğba Sezer

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir