Sanat Denilince…/Avuntu

Bu yazı 36 kez okunmuştur.

Sanatın ilk adımı bir ihtiyaçtan mı doğmuştu, yoksa avuntu maksadı ile keşif mi olunmuştu bilemem ama sanat ile ilgili benimsediğim tek bir olgu vardır ki o da sanatın olgun olanının tüm ruhu sardığı ve beynelmilel bir kılıfa büründüğüdür.

Zira, sanat hakkı ile icra edildiği zaman topluma yön verebilecek güçte iken kapalı kapılar ardında icra edildiğinde bile ruhu dinlendirecek, dinginleştirecek kudrettedir.

Uzun bir dönem Batıda aristokrasinin malı gibi görülen sanat, zaman zaman çeşitli akımlara kurban edilse de topluma yön veren gücünü asla kaybetmemiştir.

Günümüzde ise sanatın, geçmişte olduğunun aksine toplumu ayrıştıran değil, kaynaştıran bir öge olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Teknoloji kullanımının hızla yayılması, günlük hayatta oldukça büyük bir zamanı işgal etmesi de bu algıyı destekler niteliktedir. Artık sanat ne belli bir zümreye mal edilebilecek uzaklıkta, ne de giyotin korkusu ile kapalı kapılar ardında icra edilebilecek kadar korkutucu, ürkütücü ve ulaşılamaz değildir. Aksine cezbedici, çekici ve imrendirici bir misyon üstlenmiştir.

Ne elit tabakanın ulaşılamaz malı ne de avam tabakasının pazara çıkarabileceği orta malı olmaktan ötedir sanat.
Yüzyıllardır aristokrasinin elinde sancılar içinde kıvranan sanat, her şeyden önce en güzeli aramaya çıkılan yolculuğun ilk durağıdır.

Şairin dediği gibi;

“Yalnız aşkı vardır aşık olanın, ve kaybetmek daha zordur bulamamaktan…”

Bulmak için yola çıkmak, her bulduğunu o sanmamak ve tekrar tekrar ilk günkü heyecanla bıkıp usanmadan yollara revan olmak gibidir sanat.

Ünlü düşünür Goethe’nin meşhur bir sözü vardır;

Elleriyle çalışan insan işçidir,
Elleri ve kafasıyla çalışan insan ustadır,
Elleri, kafası ve yüreği ile çalışan insan sanatkârdır.

Bu üstün hitabı sonuna kadar hak eden bir zirve hegemonyası kurulsa zannımca en zirveyi Edebiyat ve Resim Sanatı alır. Bu minvalde düşünecek olursak; sanat, tek bir bireyin kendi kendisi ile oluşturduğu beyin fırtınasının cenderesinde sıkışa sıkışa, boğuşa boğuşa doğum sancıları çekerken uykularını kaçıran muammadan çıkış çabasıdır.

Resim Sanatının fırça ve boyanın hikmetinden ibaret olmadığını, saatlerini bir tablonun başında açlığını ve susuzluğunu unutarak geçiren; bel, boyun, beyin vs. bilumum uzuvlarının iflas ettiğini anlamayan, gecenin gündüze, gündüzün geceye devir teslim edildiğini fark etmeyecek kadar kendinden ve dünyadan bihaber olanlar anlar.
Sanatkâr en güzeli arama yolculuğunda ortaya çıkandan çok onu aramak için geçen vaktin sarhoşluğundadır. Onun dimağında eseriyle hemhal olduğu anın lezzeti kalır.

Böyle ortaya çıkan sanatı üç yönden incelemek gerekirse;

  • Toplum için sanat,
  • Sanat için sanat ve
  • Tasavvufi sanat diye ayırmak uygun olur.

Toplum için sanatta çağ açıp çağ kapayan dönem resimlerinde günlük yaşantılar realist bir üslupla resmedilirken bu tip sanatsal faaliyetler toplumsal bir ihtiyaç olarak görülmüş, günümüzde de etkisini sürdürmüştür. Böylelikle olanı resmetmek, taklit etmek bile olsa kabul görmüştür. Öyle olmamış olsaydı sanat okullarında eskiden olduğu gibi günümüzde de hala klasik ressamların eserlerinin nasıl kopya edileceğini( röprodüksiyon) öğretilmekten öte geçilmiş olmaz mıydı?

Ünlü düşünür Tolstoy; Sanat Nedir? adlı kitabında toplum için sanat gerekliliğini destekleyen birçok savunmaya girdiğinde, “Sanatın görevi; açık bir tehlikeyi sezen kişilere ölüm reçetesi yazmak değil, çıkış yolları göstermektir.” der.

Sanatın görevi; açık bir tehlikeyi sezen kişilere ölüm reçetesi yazmak değil, çıkış yolları göstermektir.

Ortalama insan için sanat, güzelin ortaya çıkması ise sanat için sanat icra edenlerin büyük çoğunluğunun, Avrupalı egemen sınıfların dinsel inançlarının zayıflamasıyla sanatı yozlaştırmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmış, tüm toplumları da aynı minvalde etkilemiştir.

Sanat ne keyif, ne avuntu ne de eğlencedir, sanat yüce bir iştir, kaynağını da ilahi aşktan almalıdır’’ tezini savunan Tolstoy, tasavvufi sanatın temellerini sanat için sanat icra edenlerin başıboşluğunu acımasızca eleştirirken atmıştır. “Bir sanat eserinin güzel ama anlaşılmaz olduğunu söylemenin bir yemeğin çok iyi, çok lezzetli, çok besleyici olduğunu ama onu insanların yiyemeyeceğini söylemekten farkı yoktur” derken ne kadar da keskin köşe taşları koyar sanat için sanat icra edenlerin önüne.

Renklerin fütursuzca kullanımı, özgürce dağılımı, soyut somut kavramlarının renklerle ve geometriksel biçimlerle kesişmesinin, parçalanıp bölünmesinin, bambaşka formatlarla yeniden uyarlanmasının büyüleyici etkisini gördüğümüz ekspresyonizm ve sürrealizm gibi çoğunlukla eser sahibinin tatmininin ön plana konduğu dönemler, sanat için sanat olgusunun toplumda kabul görmesinin ilk adımlarının atıldığı dönemlerdir.

Gerçek güzeli, en güzeli dolayısıyla Gerçek Aşk’ı aramanın müdavimi olmuş Tasavvufi Sanat ehlinin günümüzde de oldukça rağbet gören, edebiyatta mesnevi, kaside; resimde ebru, tezhip ve hat gibi çalışmalarını bu bölümde değerlendirebiliriz.

Şunu hiç unutmamalıyız ki; sanat bir fedakârlık abidesidir. Eğer siz o fedakârlığa talip değilseniz milyonlarca insanın ömrünü verdiği bu müesseseye katılmaya hakkınız yok demektir. Zira Picasso’nun soyut sanat tarzında belki de beş altı çizgiyle oluşturduğu meşhur boğa resminin öncesi onlarca yıl ve binlerce realist boğa resmi çizdikten sonra olmazdı. Hatta kendisini üne kavuşturan 600-700 sayfalık Savaş ve Barış kitabının savaş sahnelerini birebir gerçekçi üslupla yansıtabilmek için askeriyeden özel izinlerle aldığı haritalarla günlerce at üstünde savaş alanlarında gezinerek sabahlar mıydı Lev TOLSTOY?

Gerçek sanat, kocası tarafından sevilen bir kadına benzer, süslenmeye gerek duymaz.” diyen ünlü yazarın bakış açısını ele aldığımızda; günümüz sanatının ağdalı ifadeleri, abartılı ve ahlak dışı yönleri ile gün geçtikçe çok daha fazla yozlaşmayı göze aldığını görmekle beraber; diğer taraftan da ister toplum için ister sanat için isterse de tasavvuf için olsun hayatın türlü hengâmesi ile baş başa kalan insanın ruhi bunalımlarından kolaylıkla çıkabileceği bir kaçış noktası haline geldiğine de şahit olmaktayız.  Dolayısıyla çoğumuz için ne güzel bir avuntudur sanat.

Bunaldığın, dibini bulduğun her kuyunun güneşi gören çıkış kapısı gibidir adeta. Edebiyat, Müzik, Resim ve daha birçok sanat dalları kapısına gelip bekleyenlerin değil, kapıyı aralayanların yüzüne ışığını yansıtır. Sen figüran olursun, o ise kuyunun başındaki Şahmeran. Sen çığlıklar atarken içinde kimseye duyuramadığın sesinin müptelasıdır o.

Hele ki Resim Sanatı tüm sırlarını rengârenk palete gizlemiş bir büyülü sandık gibidir. Fırçanın her vuruşunda kulağına tuvale koyduğun mavinin okyanus şırıltısı gelir. Yer mavi, gök mavi… Kendinden geçersin. Gökkuşağı renklerine bezenmiş Şahmeran bahçesinde Camsed misali.

Önce mutlu olmaya karar ver sonra da onu her yerde ara der günümüz popüler yazarlarından Gülseren Buğdaycıoğlu; Çiçekte, böcekte, havada suda, kitapta sanatta, eşinde dostunda, taşta toprakta, sevdiğinin gözyaşında gülüşünde ara diye devam eder…

Ve ne güzel söyler şairler sultanı Şair-i Şüera Necip Fazıl KISAKÜREK;

ANLADIM İŞİ, SANAT ALLAH’I ARAMAKMIŞ,
MARİFET BU, GERİSİ YALNIZ ÇELİK ÇOMAKMIŞ.

Ülkü KARA

1 Yorum var

  1. Hocam kaleminiz keskin olsun..çok güzel akıcı eğitici ve harika bir değinme AVUNTU…

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir