Klasik Toplumsal Değişme Kuramları – Max Weber ve Karl Marx

417 okunma

Klasik toplumsal değişme kuramlarından en önemli ikisi şüphesiz Karl Marx ve Max Weber’in kuramlarıdır. Karl Marx, modernite ile meydana gelen büyük toplumsal değişme olgusunu üretim araçlarının sahipliği üzerinden değerlendirirken, Weber; ‘rasyonelleşme’ kavramı ile değerlendirmektedir.

Marx’ın ‘Kapital’ ve ‘Komünist Manifesto’ kitapları kitlesel bir yankı uyandırırken, Weber’ın çalışmaları ve etkisi daha dar bir alanda kalmıştır.

Şimdi bu iki büyük sosyologun kuramlarını daha yakından tanıyalım.

>> Max Weber
>>> Toplumsal Eylem
>>> Toplumsal Sınıf ve Statü
>> Karl Marx
>>> Diyalektik Materyalizm
>>> Yabancılaşma

Max Weber

1864 yılında doğan Weber için doğal bilimler ile sosyal bilimler arasında metodolojik bir fark olmalıdır. Weber’e göre bir sosyal bilimci, topluma yönelik teoriler geliştirmesi için doğa bilimlerinde kullanılan metoddan farklı bir metod kullanması gerekir. Doğadaki genel yasaları açıklamak için kullanılan empirik yöntemin, toplumsal olguları açıklamak için kullanılamayacağını ifade eden Weber, ‘anlama (verstehen)‘ kavramına odaklanır. Toplumsal süreçlerin açıklanması için öncelikle insani eylemlere yön veren öznel anlamların ve bilincin bilinmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu anlama ameliyesinin yorumlanması ve ‘nedensel ilişkilerin çözümlenmesi’, Weber’in anlama sürecinin iki önemli ayağını oluşturur. Weber, bir toplum bilimcinin ancak bu şekilde nesnel kalabileceğini ifade eder.

Weber’in toplumsal değişmeyi anlamak için kullandığı kavramsallaştırmalardan en önemlisi ‘ideal tip’ kavramsallaştırmasıdır. İdeal tip, anlamlı eylemleri tasnif ederek onları soyutlaştırır. Böylelikle sosyal bilimci için öznel anlamların özet olarak karşılığını vererek toplumsal olaylar arasında daha aktif bir nedensel ilişki kurmasını sağlar. Weber’in rasyonel yönteminde ideal tipleştirme, nesnel analizin ilk ve en önemli safhasıdır.

Toplumsal Eylem

Weber, toplumsal eylemleri de tasnif eder. Rasyonel eylemler ve rasyonel olmayan eylemler diye ikili ayrıma giden Weber, rasyonel eylemleri de ikiye ayırır: Amaca yönelik rasyonel eylem ve değere yönelik rasyonel eylem. Rasyonel olmayan eylemler ise duygusal ve geleneksel eylem olmak üzere yine ikiye ayrılır.

Rasyonel bir amacın rasyonel araçlarla gerçekleştirilmesi amaca yönelik rasyonel eylemdir. Bir hakimi ikna etmek isteyen avukat, etkili bir öğretim yapan öğretmen ve düşük maliyetle optimum üretim yapan işadamı buna örnektir.

Değere yönelik rasyonel eylem için de; çocuğunun iyi yetişmesi için para harcayan ebeveynler ve inançlarından ötürü alkol kullanmayan kişiler örnek verilebilir.

Kızdığı için karısını döven adam ve rakibine tekme atan futbolcu rasyonel olmayan duygusal eyleme örnekken, gelenek ve alışkanlıkların yol gösterdiği eylemler ise geleneksel eylemlere örnektir. Esasında Weber, rasyonel eylem tipiyle ilgilenmektedir.

Weber sosyolojisinde iktidar ve otorite önemli iki anahtar kavramlardır. Weber’e göre devlet, iktidarın en mücessem halidir ve farklı otorite tiplerine dayanır. Rasyonel-yasal otorite, modern kapitalist devletin temelini oluştururken yapılanma bürokrasidir. Bürokrasi, Weber’in modern devlet yapılanmasını anlamak için kullandığı en önemli ideal tiplerden biridir. Rasyonel bir idare olan bürokrasi, devlet liderinin hizmetlileri değil, bütün memurların alanında uzmanlaştığı, yapısının yasalarla belirlendiği hiyerarşik bir düzendir.

Weber’in diğer otorite çeşitlerinden geleneksel otorite, geleneğe bağlı olarak yürütülür ve iktidarı soy temellidir. Bir üçüncü otorite tipi olarak karizmatik otorite ise gücünü, liderin bireysel özelliklerinden alır ve diğerlerine göre daha az ömürlüdür.

Toplumsal Sınıf ve Statü

Weber’in tabakalaşma çözümlemesinde toplumsal sınıf ve toplumsal statü olarak iki farklı ideal tip bulunmaktadır.

Toplumsal sınıf, Weber’e göre ekonomik bir olgudur ve sınıf üyelikleri, mal ve hizmetlere ulaşabilme gücüyle alakalıdır. Bu kavramsallaştırma içerisinde mülksüzlük ve mülk sahipliği ayrımı yapar.

Mülk sahipleri rantiyeci ve girişimcilerken, gelir-yaratıcı mülk sahibi olmayanlar beyaz ve mavi yakalılardır.

Toplumsal sınıfların, hayat tarzını ve sosyal ilişkileri belirlediği gibi toplumsal statü de belirleyicidir. İnsanların birbirleri hakkındaki toplumsal konumlarıyla ilgili öznel değerlendirmeleri, toplumdaki statü gruplarına göre farklılaşmaktadır.

Weber, Protestan Etiği ve Kapitalizm Ruhu adlı eserinde kapitalizm ile protestanlık arasında bağlantı kurar. Protestanlıkta çalışmaya atfedilen özel anlamın ve çileci hayat biçiminin, sermaya birikimine yol açması ile kapitalizmin kökenini oluşturduğunu; irrasyonel eylemden (dünyevi malların reddedilmesi) rasyonel eyleme (sermaye birikimi) geçişi ifade eder. Weber, bu rasyonelleşme sürecini, Batı toplumlarını diğer toplumlardan ayıran en önemli fark olarak belirtir.

Max Weber ve Karl Marx, sosyolojinin iki büyük kuramcısıdır.

Karl Marx

Marx, insanlık tarihini, insanın doğayı egemenliği altına alması olarak ele almaktadır. Bunun için üretim araçlarının sahipliğine oldukça önem veren Marx, üretim araçları mülkiyetini toplumları sınıflandırırken en önemli kriter olarak kullanmıştır.

Marx’a göre, toplumsal değişim, toplumun kendi iç dinamikleriyle mümkündür. İnsanlar, ihtiyaçlarını karşılamak için çalışarak tarih yapar ve kendi kurduğu yapının bir parçası haline gelir. Toplumun ekonomik dinamikleri arasındaki çatışmalar yeni bir toplumsal yapıya geçişi mümkün kılar. Buna göre, her yeni yapı, bir öncekinde içkindir. Örneğin; karmaşık bir yapı olarak kapitalizm, ondan daha az karmaşık olan feodalizmin doğasında vardır.

Diyalektik Materyalizm

Marx, bu değişim sürecinini diyalektik materyalizm olarak kavramsallaştırmaktadır ve bütün insanlık tarihini bu meta-anlatı ile açıklamaya çalışır.

Marx, toplumun ekonomik temelini üretim ilişkileri olarak belirtir. Üretim araçlarına sahip olan azınlığın, üreticileri çalışmaya zorlaması ile ortaya çıkan artı emeğe el koyarak sermaye birikimine yol açmasını sömürü olarak tanımlar. Toplumun kaçınılmaz olarak sömürenler ve sömürülenler olarak ikiye ayrıldığını söyleyen Marx, üretim biçiminin, hayatın toplumsal, dini ve siyasi süreçlerini de belirlediğini iddia eder.

Üretim ilişkileri, tarihsel gelişimi esnasında farklı tipte toplumlar oluşturmuştur. Marx’a göre, bu süreç; ilkel komünal toplum, antik toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum olarak ilerlemiştir.

Kapitalist toplumun ortaya çıkışıyla ilgili düşünceleri, Paul Sweezy, Maurice  Dobb ve Robert Brenner gibi düşünürler arasında önemli tartışmalara yol açmıştır.

Kapitalizm, üretim araçlarının sahiplerinin ücretli emek istihdamıdır. Doğa, kar elde etmek amacıyla işlenen bir nesneye dönüşür. Marx, kapitalizm içindeki toplumsal çatışmaların, mülkiyetin ortak olarak sahiplenildiği sosyalizme yol açacağını öngörür.

Doğu toplumlarını anlamak için Asya Tipi Üretim Tarzı modelini geliştirmiş ve doğu despotizmi kavramsallaştırmasını kullanmıştır.

Marx’ın ekonomik yapısında iki büyük toplumsal sınıf vardır: Burjuvazi ve proleterya. Burjuvazi emek gücünü satın alan mülkiyet sahipleri iken proleterya emeğini satan işçi kesimdir. Kapitazimin çözülmesini, burjuvazi ile proleterya arasındaki sınıf çatışmasıyla mümkün olacağını iddia eden Marx, sermayenin az sayıda insanın elinde yoğunlaşmasının sistemi krize sürükleyeceğini, bunun da sosyalizm ya da komünizme yol açacağını söyler.

Yabancılaşma

Marx, değer yaratan emek kavramsallaştırmasına özel bir önem verir ve kapitalist sömürü sistemini ‘emek, değer ve kar’ ilişkileri bağlamında çözümler.

Kapitalist karın kaynağının temelini emeğe dayandırır. Sermaye sahibinin işçinin emek gücünü satın alarak, işçinin kendisi için ürettiği zamandan arta kalan zamanda da kendisi için üretmesini sağlayarak kar elde eder. İşçi kendi ürettiği makinaya bağlı olarak çalışır ve emeği ile kendisi arasına mesafe koyar. Marx bu durumu ‘yabancılaşma’ olarak kavramsallaştırır.

Marx, kapitalist toplumda çatışmanın ortaya çıkması ve toplumsal değişmenin mümkün olması için işçi sınıfı (proleterya) içinde sınıf bilincinin oluşması gerektiği sonucuna ulaşır. Marx, ‘kendi içinde sınıf’ ve ‘kendi için sınıf’ kavramsallaştırmalarını ortaya koyar. Toplum içinde gruplardan bir grup olan proleterya ‘kendi içinde sınıfken’; devrimci dönüşüme sebep olabilecek sınıf bilincine sahip olduğunda ‘kendi içinde sınıf’ olarak değerlendirilir.

Karl Marx, kapitalizmin iç çelişkilerinin proleteryayı ‘kendi için sınıfa’ dönüştürme kapasitesinin olduğunu ifade eder.

Abdullah YARGI

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir