Neden bu haldeyiz? – 2

Bu yazı 26 kez okunmuştur.

Bir önceki yazımızdaNeden Bu Haldeyiz?” sorusuna verebileceğimiz cevaplardan birinin acelecilik olduğundan bahsetmiş ve kısaca açıklamıştık. Bu yazıda ise aynı soruya cevap olarak daha çok İslami Sivil Toplum Kuruluşları esas alarak “doğru soruları soramamak veyahut sormaktan korkmak” konusunu işleyeceğiz. Tabii ki bunun fert bazındaki yansımaları da aynen uyarlanabilir. Haydi başlayalım.

Konuşmaya başlamadan önce şunları belirtmekte fayda var. Eleştiri babındaki bu yazı dizisinde genelleme yapılıyor gibi gelse de amacımız ve düşüncemiz bu değil. Yaygın olarak karşılaştığımız bir durumu tasvir etmeye çalışıyoruz. Bunların istisnaları elbette vardır ve ele aldığımız konuların bizlere yansımayan yönleri, farklı gerekçeleri, vakıf olmadığımız durumları olabilir. Aynı zamanda eleştirmek demek kendini dışarıda tutarak üst perdeden yapılan tahkir edici bir eylem olmaktan öte “Durum budur, öyleyse ben kendi payıma düşeni gerçekleştirmek adına ne yapmalıyım?” sorusunu kendimize sormamıza fırsat veren bir eylemdir bizim nezdimizde. Kesin bir doğruluk iddiamız da olmadığı için bunları mutlaklaştırmak yerine dikkate alınabilir birer fikir olarak değerlendirmeniz yazanın gayesine daha uygun olacaktır.

(Bu izahları neden yapıyorsun diyenler için yanlış anlaşılmaktan çok çeken bir kardeşiniz olarak artık muhtemel yanlış anlaşılmaları izale edecek noktaları belirtme gereği duyuyorum.)

Konuya gelecek olursak; İslami camiayı bize tasvir et deseler herhalde şunu derdim. “Kendini boy aynasında değil, dev aynasında gören/görmek isteyen ve yansıtan bir kitle.

Bunun sebebi de başta değindiğimiz; “doğru soruları sormamak veyahut sormaktan korkmak” meselesi.

Bugün birçok yerde görebileceğiniz birkaç tasvir yapayım. Onun üzerine biraz kafa yoralım, düşünelim ve doğru soruları sormaya çalışıp yazıyı bitirelim. Çok uzatmak derdinde değilim meselenin esas noktasının anlaşılacağına kani olduğum kadarını verip gerisini okuyucuya bırakmak istiyorum.

Mesela şu tip manzaralarla karşılaşmayanımız yoktur herhalde;

  • “Şu kadar kişiye ulaştık denerek hazırlanan infografikler”
  • “İçi –bedenen- dolu konferans salonları”
  • “Şunları yaptık, ettik şeklindeki fotolar”
  • “Protokol fotoğrafları ve resmi ziyaretler”
  • “Şu kadar kişiye şunu dağıttık veya şu etkinliği yaptık fotoğrafları”
  • “Afişe edilen şeylerin süslü cümlelerle aktarılması”
  • “Altı dolmayan sloganik ifadeler”

Liste uzatılabilir lakin benim sıkça karşılaştığım ve ilk aklıma gelenler bunlar. Şimdi de analiz edelim.
Bir gence ulaşmaktan kasıt nedir? Ulaşmış olmak demek bir an dahi olsa birliktelik demek midir? Yoksa onda kalıcı tesir bırakmak mıdır? Kişilerin neresine kadar ulaşıyoruz? Kalbine ve aklına ulaşabiliyor muyuz yoksa kulaklarda tıkanıp kalan bir ulaşma eylemi mi?

İşte tüm bu soruların cevapsız olduğu sayılar üzerinden gövde gösterisi yaptığımız bir durumdan söz ediyoruz.

Dışarıdan baktığınızda dolu gibi gözüken bir konferans salonu ne ifade ediyor? Konferans boyunca telefonuyla uğraşan bir genç mesela salonda sayılabilir mi? Burs alıyor olmasını, yurtta kalıyor olmasını kullanarak getirdiğimiz gençlerin olduğu bir konferans taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışmaktan farklı bir şey midir?

Konferanstaki kişi sayısından çok oraya isteyerek gelen ve memnun olarak ayrılan gençlerin sayısını söyleyecek olsak acaba karşımıza nasıl bir rakam çıkardı?

Şunları yaptık ettik demek güzel. Allah daim etsin ve bereketlendirsin. Lakin o iş geçti. Geride yapmadığımız ne kaldı? Ulaşamadığımız insanların sayısı nedir? Neden ulaşamadık? Bu sorular yeterince gündeme geliyor mu? Bakın gündeme gelmiyor demiyorum elbette geliyor lakin yeterince geliyor mu?

Protokol fotoğrafları ve resmi ziyaretlere gelecek olursak bunun hala kime ne kattığını anlayabilmiş değilim. Bazı arkadaşlar var gördüğüm kadarıyla tek vazifesi bu. Biz şunu ziyaret ettik bunu ziyaret ettik. Allah muhabbetinizi daimi etsin. Buradan hasıl olan fayda nedir? Sadece sesli düşünüyorum kabul edin. Bir senede 10 tane böyle adamı ziyaret edeceğine gençleri ziyaret etsen, hastaları ve yaşlıları ziyaret etsen daha iyi olmaz mıydı? O da yapılıyordur amenna ama o insan için kalıcı olmaktan bahsediyorum. Bir kere ziyaret edip onu da her yerde paylaşmaktan değil.

Şu kadar kişiye şu kadar kitap dağıttık veya şu etkinliği yaptık. O kitaplar ne kadar okundu? O etkinlikten kişiye kalan nedir? Somut olarak tüm bunların meyvesi şudur diyebileceğimiz bir şey var mı? Somuttan kastım fark edilebilen herhangi bir değişim hali.

Örneğin; ‘Daha ahlaklı bir insan haline geldi şu konuda, daha titiz olmaya başladı.‘ gibi bir cevap da olabilir. Ama bunlarla uğraşmak yerine ver kitabı gitsin. Çünkü kolay olanı bu. Tıpkı çocuklarıyla vakit geçirmeyen sadece harçlıklarını veren baba modeli gibi. Bu noktada verdiğimiz şeylerin ne kadarı kendimizden bunu soruyor muyuz?

Günümüzde en çok darbe alan şeylerden biri de ihlas olsa gerek. Teşhir kültürünün getirisi olsa gerek her an kendini ispat etmek zorunda bir hayat yaşanıyor. Açıkçası bu da sun’i tepkiler üretiyor. Faaliyetler noktasına geldiğimizde de işin özü bazen kaybolup reklama kurban edilebiliyor. Her yerde boy boy selfieler, boy boy yardım fotoları görmek mümkün. Faaliyetlerde ihlasın samimiyetin ve hepsinden önemlisi de o anı yaşıyor olmanın bilinci kişide kalıcı tesirler bırakırken reklamın getirisi olsa gerek anı yaşayamaz hale geldik.

Muhtemeldir ki yaptıklarımız bizde çok tesirli olmuyor. Tabii bir de bunları süslü cümlelerle aktarma kısmı var. O da işin şov kısmı olsa gerek.

Öyle bir duruma geldik ki kim daha iyi slogan atıyorsa kim daha fazla paylaşım yapıyorsa daha dertli daha makbul daha iyi addediliyor. Böyle bir zaman ve zeminde hak konuşmak cidden zor olsa gerek. Çünkü birileri kendini inandırmış. Kudüs’ü fethedeceğiz diyen binlerce genç görürsünüz; Kudüs’e dair tek bir kitap dahi okumamış olan, sözde şeriatı getireceğini iddia eden binlerce genç görürsünüz; İslam fıkhına dair en ufak bir altyapısı olmayan.

Burada da sorulması gereken soru şu olmalı gerek diye düşünüyorum. Kullandığın o sloganik cümleler üzerine ne kadar düşündün? Bana ezber olmayan cümlelerle anlatsana kısa orta ve uzun vadedeki hedeflerini, bu konuda yol haritanı, plan ve programlarını. Hayal gibi görünen bu söylemlerin ayakları yere basan zeminini sağlıklı bir şekilde kurdun mu? Teoride güzel duran şeylerin pratikteki karşılıklarını hesap ettin mi? Hepsinden önemlisi de tüm bunlar içinde ‘ŞU ANA KADAR’ sen neredesin?

İfadelerin bir kısmı abartı, eleştirilerin bir kısmı haksız gelebilir. Bu konuları dillendiren insanların azlığını kendimizi övenlerin çokluğunu görmek haliyle sizi biraz farklı bir üsluba sevk edebiliyor. Zaten yazının başında da belirttiğim üzere bilmediğim yönler, farklı gerekçeler vesaire olabilir. O sebeple yazının bütününden çıkarılacak anlam benim için önemli ki o da şudur:

Doğru soruları sorup daha müdakkik bir tavırla işleri ele alalım ve daha fazla çalışalım. Kendimizi sürekli iyi görmek bizi kibre ve tembelliğe, kendimizi daima eksik yapılması gerekenleri de fazla görmek ise daha fazla çalışmaya sevk edebilir diye düşünüyorum.

Hakan ÖZTÜRK

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir