Ömer Gibi Bakabilmek

hz-omer-gibi-bakabilmek

Sene 610. İkra’ diye bir ses duyuldu ve süreç başladı. Artık yeryüzü için kıyamete kadar hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Önce Efendimiz’in (a.s) vahiyle dirilmesi, açık davet, eziyetlerin başlaması, Habeşistan hicreti, boykot yılları… derken 642’ye geliyoruz. İran’ın fethi müjdesine nail olması beklenen Hz. Ömer ‘de (r.a) bir telaş hali görülüyor. Develerle altınlar hazineler Medine’ye geliyor. İnsanlar mutlu ama adaletli liderin yüzünde günlerdir süren endişe ve sonrasında göz yaşları. O sırada onunla beraber oturmakta olan Abdurrahman b Avf (r.a) soruyor: “Ya Emirel Müminin! Fethe nail oldun sevinmen gerekirken niye ağlıyorsun?

Cevap ibret dolu feraset dolu basiret dolu: “Eskiden açlıkla fakirlikle yoklukla imtihan oluyorduk. Artık o devir geride kaldı. Bundan sonra zenginlik ile imtihan olacağız. Ya kazanamazsak diye üzülüyorum…

Çok detaya inmeden verdiğimiz bu bilgiyi günümüzde çok daha iyi anlıyoruz. Çünkü o zamandan bu zamana birçok kez tecrübe ettik ki bu ümmetin yumuşak karnı dünyevilik. Peki hala ibret almayacak mıyız? Alacaksak nasıl alacağız? Aldıysak sonrasında ne yapacağız? Biz bir durum tespiti yapıp gerisini okuyucularımıza bırakalım.

Ülkemizdeki genç Müslüman kitlenin en dertli olduğu konular nedir diye soracak olursak; Filistin, Suriye, Mısır, Arakan, Doğu Türkistan ve Afrika ülkeleri cevabı karşımıza çıkıyor. Elbette bunlar dert edilmesi gereken konulardır; bunun aksini söyleyenin imanından şüphe edebiliriz lakin ortada daha büyük bir sıkıntı yok mu? Kamerayı bir kez daha Hz. Ömer’e (r.a) çevirirsek göreceğimiz şey şudur: Zaten halihazırdaki sıkıntılar için hüzünlü, mahzun ama bir adım ötesini de görüyor ve onunla dertleniyor. İşte biz müminler için elzem olan idrak düzeyi budur.

Gelin konuyu biraz daha açalım. İsmi ne olursa olsun dertlerimizin ana ekseni dünyadaki “zulüm ve adaletsizlik“. Örneklendirecek olursak; Filistin’de masum insanlar ölüyor. Mel’un insanlar mabedimize postallarla girme cür’etini gösteriyor, Yahudi tanklarının altında ezilen çocukları görüyoruz ve içimiz parçalanıyor. Bu görünür tehlikeye dair bir örnek.Bunu dertli olduğumuz diğer coğrafyalarda da uygulayabiliriz. Peki ya “görünmez tehlike” diyeceğimiz şeyler. Yahudi’nin veya küffarın zulmü sadece belirli bir coğrafyada olup biten günlük meseleler değil ki. Her yönden surlara gedik açma derdindeler. Televizyon mu dersiniz, internet mi dersiniz, gıda mı dersiniz artık adını ne koyarsanız koyun çok yönlü bir saldırı var ve bunu öyle ustaca yapıyorlar ki hala oltaya gelebiliyoruz. Biraz cür’etkar bir ifade olacak ama “Ağlamayalım Filistin’deki kardeşimize bilakis sevinelim. İnşaAllah şehid olmuştur. Biz kendimize ağlayalım” dememiz daha makuldur. İlla ki ağlamak gerekiyorsa her gün gözleri, kulakları, midesi farklı vesilelerle zehirlenen nesillerimize ağlayalım. Daha da vahimi gıda üstünden oynayan oyunlar sebebiyle biyolojik olarak yeni bir nesil üretemeyecek hale geleceğimize ağlayalım. Gittikçe heva ve hevesini put edinenlerden oluşumuza , dünyevileşme hastalığına yakalanışımıza ağlayalım.

Vay be! Bir Kuveyt dinarı yaklaşık 10 tl’ye tekabül ediyor dediğimiz ülkenin vurdumduymaz müslümanlarına (!) ağlayalım. Körfez ülkelerinin dibine kadar zenginlik içinde kaybolmasına ağlayalım hallerine gıpta etmek yerine !

Hz.Ömer’in (r.a) endişesini anlamak, anlamlandırmak ve günümüze uyarlamak gibi bir derdimiz varsa zulüm öncesi Suriye, Mısır gibi ülkelerin durumlarını bir okuyalım. Ne derece dünyevilik, ve günah vardı o topraklarda ki bunlar başlarına geldi. Hilafetin kaldırılmasından önceki döneme bir göz atalım.Tüm bu örnekleri incelediğimizde karşımıza çıkan tabloların niteliği ve niceliği değişse de ana eksen dünyevilik ve bunun sonucunda gelinen durum.

Son söz olarak “Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz o da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7) buyrulmuyor mu ayeti kerimede? O zaman neden bunca sorun var? Her şey çok iyiydi güzeldi bir anda Allah-u Teala bu güzelliklerine karşılık zulüm mü veriyor kullarına? gibi sorular üzerine kafa yormak mecburiyetindeyiz. Bunu da samimiyetle yapalım kendimizi kandırmayalım ve 642 yılına dönelim. İran’ın fethi olayını bir daha okuyalım !


Hakan Öztürk

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir