Sanat, Zaman ve Zemin – 1

67 okunma

Bulunduğumuz yerin, zamanın başka yer ve zamana dönüşmesini istediğimiz olur. Binbir hasrete koşarcasına, o hüsrandan bir çağlayan derlemişizdir. Bize düşen kısım tatmin olmamıza yeter gelmeyince her şey değişmiştir. Renk başka renk olmuştur, kelime, ahenk ne varsa artık mizacına muhalif olmaya başlamıştır. Menfezden sızarcasına beliren muhalefet, potansiyel bir yeri ihraz ettiği için beliriyor olabilir mi? Niye olmasın? Yani insani hakikatimizin hangi uçlarda salındığını tahmin edebiliriz. Ardından gün olur karşımıza Nedim çıkar, eline gülü, câmı almış olur;

Bir elimde gül bir elimde câm geldim sâkiya

Eller artık doludur. Gül ile kadeh ile dolmuştur eller. Belki de gülden sebep diğer elde kadeh vardır. Hem o denli yakın olmak hem de ulaşamamak kadehe sevketmiş olabilir. Ancak dışarıda olan bitenler tabiî seyrin sınırlarını aşmış sayılmaz. Üstad Sezai Karakoç’un deyişiyle;

Rüzgar eser yağmur yağar tilkiler üşür

Şaşmamak, ardından heyecana kapılmamak elde değildir. Sanki her şey ustaca ayarlanmış, şairin kapılanması için ustaca hazırlanmıştır. Nesneler, objeler birbirine karışır. İnsan tabiata katışır. Bizleşen her şey özgün ağırlığını duyumsatmaya hazırlıklı hale gelmiştir.

Hangisini alsam gülü yahut ki câmı ya seni

Bunlar düşüncenin ürünleri de olabilir. En nihayetinde kapıların düşünceye çıkışı muhtemeldir. Nitekim Mevlana “İnsan endişe(düşünce)den ibarettir” der. Varlığı teyid için düşünceyi kanıksamalıyız. Soyut somut karşıtlığına sanatın elverdiği olanaklar çerçevesince tanıklık etmemiz gerekir. Şimdi buraya bir ifade yazsam, sözgelimi “sahraya salınan dilber” desem bunu okuduğumuzda zihnimiz nasıl bir sürece tabi olur? İşbu ifadeyle anlatmak istediğimi anlayabilmeniz için konuya ilişkin ön bilgiye sahip olmalısınız. Ardından, söylenenlerin sizde gerçekleşmesine imkan sağlayabilecek zemin hazır olmuş olur. Çünki hepimiz, hakkında deneyim sahibi olduğumuz alanlarda bulunabiliyoruz. Bu da tabiatımızın gereği.

Örnek vermek gerekirse “bebek”ten söz edilebilir. Dünyaya yeni gelen bir bebek ilk andan itibaren “artık” bulunduğu yeri gözlemlemeye başlıyor. Kendi bedenini, etraftaki insanları minik gözleriyle süzüyor. Henüz dayanıksız bedeni kendi kendine zayıf olduğunu telkin ediyor olabilir. Fakat bizim burada üzerinde durmak istediğimiz bu değil. Bebek yaklaşık iki yıl sonra, bulunduğu muhitin dili ve aksanı üzre konuşuyor olacak. Yani iki yıldır tanık olduğu, bir şekilde tecrübe ettiği alan onun alanı olmuştur.

İşte yaşamımız, hakkında bilgiye erişebilme ihtimalimizin olduğu şeyleri kapsıyor. Aşina olduğumuz gül buna dahildir. Baudelaire’nin ‘sarhoş olun’ çağrısına kulak verip câm-ı cemden derbeder olursak bu da bir şeydir. Nitekim az önceki misalin öznesi olan bebek bunu en iyi anlayan olacaktır. Günü gelince bulunduğu yeri, zamanı usanılası bulursa şaşılmaz. Ona da hak veririz. Elverir ki sarhoş olsun.

Nedim’in aynı gazelinin makta’ı ile bitirelim ;

Ben dedikçe böyle kim kıldı Nedim’i natüvan
Gösterir engüşt ile meclisteki mina seni

(Ben “Nedim’i böyle mecalsiz bırakan kimdir?” dedikçe meclisteki şarap şişesi parmakla seni gösterir)

Yusuf Aydın

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir