Hz. Muhammed’in vefatından sonra Müslümanlar arasında en çok tartışılan konulardan biri de hilafet olagelmiştir. Hilafet, bir kişinin bir başkasının yerine geçmesi anlamına gelir. ‘Geride olmak’, ‘başarılı olmak’ veya ‘değiştirmek’ anlamına gelen ‘khalf (خلف)’ kelimesinden türetilmiştir. ‘Birinin yerini alan ve makamı tutan/koruyan kişi’ olarak tanımlanan ‘halife (خليفة)’ sözcüğü de yine ‘khalf’ sözcüğünden türetilmiştir. Çoğul formlar ‘halaif’ veya ‘khulafa’dır. Halife atanmasına ‘istihlaf’ veya ‘tahlif’ denir.

Halife genel anlamda siyaset ve tasavvuf olmak üzere iki alanda kullanılmaktadır. Siyasi terminolojide halife, Müslüman toplumun idari işlerini sürdürmek için Peygamberin ardılı olan kişiyi ifade eder. Binaenaleyh halife, dini korumak ve dini politika uyarınca dünyevi işleri yürütmek için Hz. Muhammed’in yerini alan kişiye denir. Böylece hilafet dini ve dünyevi olmak üzere iki tür liderliği birleştirir; iki kılıcı te’lif eder.

Kur’an ve Hadis kaynakları sık sık ‘halife’, ‘halâif’ ve ‘hulefa’ terimlerini belirtmektedir. Ayetlerde, doğru ve adaleti gerçekleştirmek; yararlı ve hayırlı işler yapmak için çoğunlukla sorumluluk alan ve ‘Allah’ın halifesi’ olarak yeryüzüne gönderilen insandan bahsedilir. Keza insana belirli nimetlerden söz edilerek, kabilelerin kendilerinden öncekilerinin yerine nasıl getirildiklerini ve yeryüzünde nasıl egemen olduklarına vurgu yapılır.

Şu hâlde mezkûr kavram, nasslardan aldığı teyitle birlikte konumunu merkezileştirmiş ve özellikle Müslüman toplumlarda cari olan siyaset sahasında, yöneticilik/emîrlik kurumuyla ilgili tartışmaların odağı haline gelmiştir. Halifenin kim olacağı, nasıl seçileceği, taşıması gereken özelliklere dair hayli yekûn tutan bir literatür gelişmiş; bu özelliklerden biri olduğu iddia edilen ‘Kureyşîliğin’ varlığı ve varsa mahiyeti tartışma konusu olmuştur. Bu bağlamda makaledeki temel problemimiz ‘hilafet’ olgusudur. Araştırmanın amacı, hilafet kurumu ve etnik/tribal ilişkinin merkezinde olan ‘Kureyşîlik’ ilişkisini ele almaktır.

1. Hilafetin Politizasyonu

Ayetlerde yeryüzüne gönderilen ‘halife insandan’ bahsedilmekte ancak bu nasslar politik bir yorumun yapılması için elverişli gözükmemektedir. Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed’in halefi olarak kullanılacak bir ‘halifelik’ Kur’an’da sarahaten yer almaz. Oysa hadis kaynaklarında halife; imam ve emîr sözcükleriyle birlikte devlet başkanı, vali ve lider anlamında kullanılmaktadır.

Hilafetin politik kullanımı ilk defa Ebû Bekir ile gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed’in vefatından sonra ilahi hükümleri yerine getirmek için (tenfiz) Hz. Peygamberden sonra ve onun adına hareket eden kişiyi ifade etmek maksadıyla ‘Rasulullahın halifesi’ ünvanını tercih etmiştir. Terim, peygamberlik görevi dışında, Hz. Muhammed’in tüm yetki ve faaliyetlerinin yerine getirilmesini içerir. Bununla birlikte raşid halifeler arasında Ebû Bekir ve Ömer (ö. 23/644) ile Emevi halifesi Ömer b. Abdülaziz (ö. 101/720), ‘Allah’ın halifesi’ ünvanını almayı reddetmiştir.

Rivayetlere göre, Kur’an ayetlerinde insanın genel sıfatı olarak kullanılan ‘Allah’ın halifesi’ teriminin politik olarak kullanıldığı ilk kişi üçüncü halife olan Osman’dır (ö. 35/656). Ayrıca bu unvanın kullanımı Emevi, Abbasi ve müteakip hükümdarlar arasında yaygınlaşmıştır. Ömer, Hz. Muhammed’in halifesinin halifesidir. Bununla birlikte, böyle bir ünvanı kullanmak pratik olmayacağından, liderliğe vurgu yapan emîrü’l-mü’minîn terimini tercih etmiştir.

İslam tarihi boyunca halifelik ünvanı sadece en üst düzeyde devlet başkanına verilir. Bununla birlikte halifenin birçok farklı kullanım alanı olmuştur: Emevî döneminde merkezi hükümetteki bazı hazine memurlarını; tasavvuf ve tarikat şeyhinin meziyetlerini tevarüs ettiğini iddia eden kişileri; Mehdi hareketlerinde Mehdi’nin ardılını, Babür İmparatorluğu döneminde saraydaki tüm hizmetçileri gözeten kadın görevliyi ve Osmanlı’nın son dönemlerinde mahkeme katiplerini ifade etmek için ‘halife’ terimi kullanılmıştır. Keza Osmanlı Devleti’nde yerel ustaların asistanı olarak kullanılan ‘kalfa’ unvanı da Halife kelimesinden türetilmiştir. Fas’ta teğmen valilere halife denirken, Hindistan ve Pakistan’da terziler, berberler ve aşçılar gibi ustalar için kullanılır. Halife kelimesinin fonetik değişmiş şekli olan Alfa, Müslüman alimleri ve Togo ve Batı Afrika’daki tüm Müslümanları ifade eder.

Halife ile doğrudan ilgili bir diğer terim de ‘imamdır’. İmam, kelimenin tam anlamıyla ‘önde duran, öne geçendir’. Politik ıstılâhî bağlamda ise ‘emîrü’l-mü’minîn’ ve halifeyle eş anlamlı hale gelir. İmamın yönettiği ve liderlik yaptığı cemaate ise ‘ümmet’ adı verilir. Bu nedenle imam ümmetin istikametini üstlenen kişidir; ‘imamet’ ise imamın üstlendiği vazifedir. Buna göre, cemaatin önündeki konumu nedeniyle camide namazı kıldıran (yöneten) kişi için imam ve yaptığı iş için imamlık kullanılmaktadır. Bununla birlikte -karışıklığı önlemek maksadıyla- politik imamete imamet-i kübra (büyük imamlık), namazdaki imamlığa ise imamet-i suğra (küçük imamlık) adı verilir. Ayrıca imam ünvanı, Ehl-i Sünnet geleneğinde, İmam el-A’zam, İmam Şafiî, İmam Gazali ve İmam Buhârî gibi kendi alanlarında öne çıkmış mezhep ve disiplin önderleri için kullanılmaktadır. Aynı şekilde, Şii geleneği de sıklıkla imamlık ünvanını kullanmaktadır. Ancak Şiiler bunu çok farklı şekillerde kullanırlar. Şia’nın ittifak ettiği görüşe göre, Ali b. Ebi Talib’in (ö. 40/661) torunlarından biri, Müslüman dünyasının en yüksek imamı ve hükümdarıdır.

Siyasi ve hukuki anlamda, imamet kavramı, Müslüman toplumun yönetimini Hz. Muhammed’den sonra en üst düzeyde üstlenen kişinin görevini ve unvanını ifade eder. Bununla birlikte, kavram kelam, fıkıh ve siyasi tarihte çeşitli şekillerde ele alınmaktadır. Kelam ve fıkıh akademisyenleri genellikle politik liderlik teorileri hakkında görüşlerini imamlık başlığı altında ortaya koyarken, tarihçiler Ebû Bekir ile başlayıp Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar devam eden tarihsel olaylar için ‘hilafet’ kelimesini kullanmaktadırlar. İmamet, devlet yöneticisine daha teorik anlamda atıfta bulunurken, halifelik gerçek otoritenin altını çizmektedir. Mâverdî (ö. 450/1058) ve İbn Haldûn’a (ö. 808/1406) göre imamet, dini koruyan ve dünyevi hükümette peygamberliğin yerine geçen bir kurumdur.

Yukarıda yapılan tanımlar temel olarak Sünni ve Mu’tezile yaklaşımını yansıtmaktadır. Şiada durum biraz daha değişmektedir. Örneğin Zeydiyyenin bakış açısı diğer tüm Şii mezheplerinden farklıdır. Zeydiyeye göre, aynı anda birden fazla imam olabilir veya belirli bir dönemde hiç kimse imam olmayabilir. Zeydiye dışındaki Şii mezheplere göre imamet, sadece dünyevi otorite değil, aynı zamanda hem kurumsal hem de manevi otoriteler açısından peygamberin devamı olan bir kurumu temsil eder. Oniki imamcılık (İsnaaşeriye) ve İsmailiğe göre, ‘imam’ kelimesi halifeyle eş anlamlıdır. Ancak, Raşid Halifelerin ilk üçü (Ebû Bekir, Ömer ve Osman), Emevî ve Abbasi halifeleri onlara göre ‘gerçek’ birer imam değildir.

Gerçek imamın görevi, peygamberlerin rehberlik ve vahiyci karakterinin devamıdır; peygamber sonrasında hükümet ve insanlığın yönetimi biçiminde ilahi bir görevdir. Bu nedenle, sadece tek bir kişi gerçek imam olabilir. Bu kişi de Ali b. Ebi Talib ve Fâtıma’nın (ö. 11/632), yani Hz. Muhammed’in nesebinden olmalıdır. İmam, Ali ve haleflerinin haklı halifesidir. Ayrıca, Müslüman dünyası üzerinde dünyevi egemenlik hakkının yanı sıra İslam’daki en yüksek ruhani rehberlik unvanına sahiptir. Ne var ki Şia içerisinde imam teorisi durmaksızın değişmiştir. Bu nedenle, imam ailesi ve destekçileri arasında bazı anlaşmazlıklar ve gaib imam, gizli imam, beklenen imam gibi mesiyanik kavramlar ortaya çıkmıştır.

Bir sonraki yazı “Halifenin Belirlenmesi ve Seçimi” bölümü ile devam edecektir.

Abdullah YARGI