… qu’une raison redéfinie, une raison émancipée du principe de raison.

… yeniden tanımlanmış ve nedensellik prensibinden özgürleşmiş bir akıl.

Quentin Meillassoux

1

… es tritt nunmehr, an irgend einem Punkte der Entwickelung des Lebens auf Erden, den wir nicht kennen und auf den es hier nicht ankommt, etwas Neues, bis dahin Unerhörtes auf, etwas wiederum, gleich dem Wesen von Materie und Kraft, Unbegreifliches. Der in negativ unendlicher Zeit angesponnene Faden des Verständnisses zerreisst, und unser Naturerkerinen gelangt an eine Kluft, über die kein Steg, kein Fittig trägt: wir stehen an der anderen Grenze unseres Witzes. Dies neue Unbegreifliche ist das Bewusstsein.

… yeryüzündeki yaşamın gelişiminin zamanını tam olarak bilemediğimiz ve bilmemizin de öyle çok da önemli olmadığı bir noktasında yeni ve daha önce hiç duyulmamış, madde ve kuvvenin özüne benzer, dolayısıyla kavranılamaz bir şey çıkıyor ortaya. Anlama yetimizin sonsuz zamandan beri örüle gelen ipliği kopuyor birden ve doğa bilgimiz bir uçurumun kenarında buluyor kendisini aniden… Ne bir köprü var ne de kanat karşıya geçmek, dolayısıyla uçmak için. Sınırda, haddizatında sınırımızdayız. Bilinç diyoruz bu yeni şeye. 

Emil du Bois-Reymond

Modern Analitik Felsefede ‘Ruh-Beden Sorunu’ (Mind-Body Problem) genellikle şu üç iddianın birbirleriyle uyuşmazlığı (Mind-Body Trilemma) olarak ele alınır:

(1) Mental bir olay bir fiziki olay değildir.

(2) Mental bir olay bir fiziki olayla nedenselleşebilir.

(3) Fiziki alan nedensel kapalıdır.

Her üç iddia için de, bazısı iyi, diğer bazısı daha az iyi, argümanlar mevcut … da her seferinde söz konusu iddiaların biri diğer iki iddiayla, hep beraber ve bir arada, mantıki açıdan uyuşmuyor. Aslında mantıki değil, daha doğrusu mantıki-semantik açıdan uyuşmuyor demek olur. Nitekim mantıki uyuşmazlık ilk olarak ‘nedensel kapalı’ ifadesinin tanımlanmasından sonra gösteriyor kendisini. Bu bağlamda ‘kapalılık’ iddiası fiziki olayların ancak ve sadece fiziki olaylarla nedenselleşebileceklerini ileri sürer. Bu soruna 20. yüzyılın başlarına kadar sunulan geleneksel çözüm tekliflerinin, haddizatında modern Analitik Felsefede o zamandan bu zamana kadar sunulanlarının da, değerlendirilmeleri genelde şu şekilde oluyor: Söz konusu sorunu çözebilmek için bu üç iddiadan biri veya birkaçı, ya ret ya da David Chalmers’ın ifadesini kullanalım, revize edilmek zorunda (Either we have to revise our understanding of nature, or revise our concept of consciousness).

Felsefe tarihinde bazı metinler vardır, son derece etkili olmuş bazı metinler, hem kendi zamanlarında hem de daha sonra ve halihazırda hala daha. Bu metinlerin izlerini neredeyse birebir diğer bazı metinlerde, aynıları yıllar sonra yazılmış olsalar bile, bazen açıkça bazen de satır aralarında görebilirsiniz. Gottlob Frege’nin Der Gedanke (1918) metni öyle bir metin. Aynısından biraz uzunca bir alıntı yapmak istiyorum, söz konusu kısmı çevireceğim ama sadece:

Yanımdaki şahısla birlikte bir yürüyüşe çıkıyorum. Yeşil çimleri görüyorum; bu durumda bir yeşil tecrübesine sahibim. Ona sahibim, ama onu görmüyorum. [[Dolayısıyla sahip olduğum sadece] bir yeşil çim tasavvuru, fakat bu [tasavvurun kendisi] yeşil değil; nitekim yeşil tasavvur olmaz.] Çimin kendisi, üzerindeki kurbağalar, ona vuran güneş, hepsi oradalar, oraya baksam da bakmasam da [oradalar]; fakat sahip olduğum yeşil tecrübesi sadece ben varım diye var; ben onun taşıyıcısıyım. Bir acının ya da bir halet-i ruhiyenin, bir arzunun bir taşıyıcı olmadan kendi başına dünyada öylece dolaşıp durması bize tuhaf geliyor. Bir duyumsama bir duyumsayan olmadan mümkün olmaz. İç dünya ön şart olarak onun iç dünyası olduğu birine ihtiyaç duyar. Yanımdaki şahıs ve ben de eminiz aynı çim’i gördüğümüze; fakat her ikimiz de kendisine öz bir yeşil tecrübesine sahibiz. Ben bir çilek görüyorum yeşil çilek yaprakları arasında, yanımdaki şahıs ama onu bulamıyor; renk körü o. Çilekten edindiği renk tecrübesi yapraktan edindiği renk tecrübesinden öyle çok da farklı değil. Yanımdaki şahıs yeşil yaprağı kırmızı mı görüyor şimdi, yoksa kırmızı çileği yeşil mi? Yoksa her ikisini de benim bilmediğim bir renkte mi? Bütün bunlar cevaplanması mümkün olmayan, haddizatında saçma sorular. Nitekim ‘kırmızı’ kelimesi şayet şeylerin bir özelliğini vermiyor da benim bilincime ait bir duyumsama tecrübesini tanımlıyorsa, sadece benim bilinç alanımda kullanılabilir. Çünkü benim duyumsama tecrübemi bir başkasınınkiyle kıyaslamak mümkün değil. Bunu yapabilmek için bir bilince ait bir duyumsama tecrübesini bir başka bilince ait bir başka duyumsama tecrübesiyle üçüncü bir bilinçte bir araya getirmek gerekir. Ve şayet bir bilinçten bir tasavvuru yok etmek ve aynı zamanda bir tasavvuru başka bir bilinçte var kılmak mümkün olabilecek olsaydı bile, [yine de bu ikisinin] aynı tasavvur olup olmadığı sorusu açık kalırdı. Benim bilincimin içeriği olmak o denli benim tasavvurlarımın özüne ilişkindir ki, bir başkasının bir tasavvuru bizzat o olarak benimkinden farklıdır.

Noam Chomsky 1928 doğumlu, dolayısıyla Frege’nin söz konusu metninden on yıl sonra doğmuş. Syntactic Structures (1971) adlı kitabında şöyle bir örnek veriyor:

… the notion “grammatical” cannot be identified with “meaningful” or “significant” in any semantic sense. Sentences (1) and (2) are equally nonsensical, but any speaker of English will recognize that only the former is grammatical. 

(1) Colorless green ideas sleep furiously. 

(2) Furiously sleep ideas green colorless.

… ‘dil bilimsel [açıdan doğru]’ demek ‘anlamlı’ anlamına gelmez [… Aşağıdaki] cümleler -(1) ve (2)- aynı derecede saçma, fakat [Türkçe] konuşabilen herkes bilir ki, sadece ilk cümle dilbilimsel açıdan doğrudur.

(1) Renksiz yeşil düşünceler sinirli uyurlar.

(2) Sinirli uyur düşünceler yeşil renksiz. 

Dolayısıyla Frege’nin metnini tanıyorsanız başka çareniz yok, Chomsky’nin bu satırlarını okur okumaz hiç düşünmeden aklınıza iki metin arasındaki ilişki geliyor, tanımıyorsanız sıkıntı yok. Chomsky’nin bu noktada söz konusu metinden esinlendiği çok açık. Sadece esinlenmek değil, son derece etkisi altında kaldığı aynı zamanda. Benim çeviride tasavvur olarak verdiğim noktada Frege Vorstellung kelimesini kullanmış, ki aynısı düşünce anlamına da gelir ve İngilizcede bir karşılığı idea’dır. Aynı şekilde, mesela, Frank Jackson’ın da (Mary, Knowledge Argument) Frege’nin söz konusu metninden esinlendiğini ve aynısının etkisi altında kaldığını da söyleyebiliriz.

Meillassoux’de bile, Chomsky’deki kadar açık olmasa da, ama belki daha da açık, görebiliriz bu etkiyi, nitekim birincil ve ikincil kalitelerden söz ederken (Après la finitude, 2006) Frege’nin yukarıda söylediklerine çok benzer bazı şeyler söylüyor, içerik olarak değil sadece, tarz olarak da:

Der Geschmack einer Nahrung wird nicht von der Nahrung selbst geschmeckt und existiert folglich nicht in ihr, bevor sie aufgenommen wird. Ebenso wird die melodische Schönheit einer Tonfolge nicht von der Melodie gehört; die strahlenden Farben eines Gemäldes werden nicht von den farbigen Pigmenten der Leinwand gesehen etc. Kurz gesagt, nichts Sinnliches – sei es affektiver oder perzeptiver Qualität – kann so, wie es sich mir zeigt, in den Dingen allein existieren, ohne jeglichen Bezug zu mir oder einem anderen Lebewesen. Denkt man dieses Ding »an sich«, d.h. unabhängig von der Beziehung, die es mit mir unterhält, dann scheint keine seiner Qualitäten bestehen zu können. Nimm den Betrachter weg und die Welt entleert sich ihrer akustischen, visuellen, ihrer Geruchsqualitäten.

Bir yemeğin tadı yemeğin kendisi tarafından alınmaz, dolayısıyla [o tad] biri tarafından tadılmadan önce o yemeğin içinde değildir. Aynı şekilde bir dizi notadan çıkan melodik güzellik, melodinin kendisi tarafından duyulmaz. Bir resmin muhteşem renkleri tablodaki renk pigmentleri tarafından görülmez. Kısacası, duyumsal hiçbir şey – ister affektif (duygusal), ister algısal olsun – bana göründüğü gibi benimle ya da başka bir canlıyla herhangi bir ilişki içerisinde olmadan bir başına var olamaz. Bu şey’i ‘kendinde’ (en soi) olarak düşünürsek şayet, dolayısıyla benimle girdiği ilişkiden ari, o durumda, öyle görünüyor, hiçbir kalitesi var kalamaz. Gözlemciyi (l’observateur) çekin alın çıkarın, dünya bütün ses, renk ve kokulardan boşalır. 

Chalmers’la gündem olan ‘zor soru (hard problem)’ kavramı da aslında çok daha önceleri dile gelmişti, o kadar da yeni bir şey değil yani. Du Bois-Reymond 1872 yılında Leipzig’de yaptığı konuşmasında, Die Grenzen der Naturerkenntnis, sorunu şu şekilde koymuştu ortaya, ki Chomsky ve Jackson için söz konusu bu metin de son derece önemli olsa gerek:

Welche denkbare Verbindung besteht zwischen bestimmten Bewegungen bestimmter Atome in meinem Gehirn einerseits, andererseits den für mich ursprünglichen, nicht weiter definirbaren, nicht wegzuläugnenden Thatsachen: „Ich fühle Schmerz, fühle Lust; ich schmecke Süsses, rieche Rosenduft, höre Orgelton, sehe Roth,” und der ebenso unmittelbar daraus fliessenden Gewissheit: „Also bin ich”? Es ist eben durchaus und für immer unbegreiflich, dass es einer Anzahl von Kohlenstoff-, Wasserstoff-, Stickstoff-, Sauerstoff- u. s. w. Atomen nicht sollte gleichgültig sein, wie sie liegen und sich bewegen, wie sie lagen und sich bewegten, wie sie liegen und sich bewegen werden. Es ist in keiner Weise einzusehen, wie aus ihrem Zusammenwirken Bewusstsein entstehen könne.

Düşünülebilir hangi ilişki olabilir beynimdeki belirli atomların belirli hareketleriyle benim için birincil, tanımlanamaz ve inkar edilemez şu gerçeklikler -‘acı hissediyorum, mutluyum; şeker tadını alıyorum, gül kokusu kokluyorum, müzik duyuyorum, kırmızı görüyorum’- ve aynılarından aynı kesinlikle neşet eden şu emin olma durumu arasında: ‘O halde ben’? Nitekim gerçekten de şu an ve bütün zamanlar için kavranılamaz bir şeydir belirli sayıda karbon, hidrojen, azot, oksijen ve diğer bazı şeylerin beyindeki konumlarının, hareketlerinin ve yerlerinin neresi ve nasıl olduğunun önemsiz olmayışı. Hiçbir şekilde açık ve anlaşılır değil bütün bunların birbirleriyle ilişkileri sonucu bilincin oluşması.

Du Bois-Reymond söz konusu konuşmasını Chalmers’ın kolay sorular (easy problems) ve zor soru sorunsalını ön-formüle ederek şu şekilde tamamlıyor:

In Bezug aut die Räthsel der Körperwelt ist der Naturforscher längst gewöhnt, mit männlicher Entsagung sein ,,Ignoramus” auszusprechen. In Rückblick auf die durchlaufene siegreiche Bahn, trägt ihn dabei das stille Bewusstsein, dass, wo er jetzt nicht weiss, er wenigstens unter Umständen wissen könnte, und dereinst vielleicht wissen wird. Im Bezug auf das Räthsel aber, was Materie und Kraft seien, und wie sie zu denken vermögen, muss er ein für allemal zu dem viel schwerer abzugebenden Wahrspruch sich entschliessen:

Ignorabimus!

Cisimler dünyasının sırlarıyla ilgili olarak doğa bilimcisi çoktandır alıştı adam gibi ‘bilmiyoruz’ demeye. Geride kalan başarılı serüvenin dikkate alınması durumunda onu bunu söylerken böyle rahat kılan ve teskin eden şey bugün bilmediği bir şeyi muhtemelen yarın belirli şartlar yerine gelirse bilebilecek ve ertesi gün belki de gerçekten bilecek olmasıdır. Fakat maddenin ve kuvvenin ne oldukları ve nasıl düşünülmeleri gerektiğiyle ilgili sırra gelince, şimdi ve her zaman için daha zor olan şu ifadeyi kullanmak durumundadır [aynı doğa bilimcisi]:

‘[Hiçbir zaman] bilemeyeceğiz!’

Alman matematikçi David Hilbert 1930’da Königsberg’de katıldığı bir radyo yayınında bu yaklaşımı şiddetle kınayarak daha sonra, Almanlar severler mezar taşlarına ilginç şeyler yaz(dır)mayı, başucuna yazılacak şu cümleyi (son cümle) kurmuştu:

Wir dürfen nicht denen glauben, die heute mit philosophischer Miene und überlegenem Tone den Kulturuntergang prophezeien und sich in dem Ignorabimus gefallen. […] Für den Mathematiker gibt es kein Ignorabimus […]. Unser Wahlspruch muss sein: Wir müssen wissen. Wir werden wissen.

Felsefi edayla ve ben bilirim havasında kültürün battığını ilan eden ve kendi uydurdukları ‘hiçbir zaman bilemeyeceğiz’’de huzur bulan müneccimlere inanmamalıyız. Bir matematikçi için bir ‘hiçbir zaman bilemeyeceğiz’ yoktur. Bizim parolamız şu olmalı: Bilmek zorundayız ve bileceğiz de.

Oysa bu konuşmadan daha bir gün önce, yani o gün dün, Kurt Gödel çözmüştü!!! meseleyi. Dolayısıyla bir ‘hiçbir zaman bilemeyeceğiz’ vardı aslında, maalesef.

2

Das Gartentor öffnet sich mit der Leichtigkeit
einer vertrauten Geste im Gedächtnis.
Ich brauche nicht zu sprechen
noch mir Privilegien zu erlügen;
gut kennen mich die, die mich hier umgeben,
gut wissen sie um meine Ängste und meine Schwäche.
Das ist das Höchste erreichen,
das uns vielleicht der Himmel gewähren mag:
keine Bewunderungen oder Siege,
sondern einfach eingelassen werden
als Teil einer unbestreitbaren Wirklichkeit,
wie die Steine und die Bäume.

Bahçe kapısı hafızada mahfuz alışılmış
bir tavrın kolaylığıyla açılıyor.
Konuşmam gerekmiyor,
kendime ayrıcalıklar yalanlamam da;
iyi tanırlar beni çevremdekiler,
iyi bilirler korkularımı, zaaflarımı.
Ulaşılabilecek en fazlası bu olsa gerek,
Allah’ın bizim için mümkün kıldığı:
Hayret ve hayranlıklar, ya da zaferler değil,
sadece dahil olmak,
inkar edilemez bir gerçekliğin bir parçası olarak,
taşlar ve ağaçlar gibi aynen.

Jorge Luis Borges

Hz. Peygamber birgün Medine’de arkadaşlarıyla birlikte yürürken, kucağında çocuğu olan bir kadına rastlıyorlar. Hz. Peygamber (mealen) duruyor ve arkadaşlarının dikkatlerini rica ediyor. ‘Seni dinliyoruz ya Rasulallah’ diyor arkadaşları. Hz. Peygamber kadının çocuğa karşı gösterdiği şefkat ve merhamete dikkat çekiyor ilk önce ve ardından, ‘şu kadının kucağındaki şu yavrusunu ateşe atabileceğini düşünebiliyor musunuz?’ diye soruyor. Arkadaşları, ‘olur mu ya Rasulallah…’ diyorlar, ‘…baksanıza ne kadar da titiz ve itinalı, şefkat ve merhametle korumaya çalışıyor yavrusunu.’ Bunun üzerine Hz. Peygamber ‘işte…’ diyor, ‘…Allah kullarına karşı o kadının yavrusuna gösterdiği şefkat ve merhametten sonsuzca daha fazla şefkatli ve merhametlidir.’ Meillassoux bu hadisi duymamıştır muhtemelen, duysa, yine muhtemelen, ‘sen benimle dalga mı geçiyorsun?’ diye tepki gösterirdi. Fakat bana göre bu tepki yersiz ve haksız bir tepki olurdu. Allah’ın kullarına karşı şefkatli ve merhametli olmadığını söyle(yebil)mek için yeryüzündeki acılar bir neden olarak kullanılamaz. Ben insanlara karşı, İslamcılar hariç, son derece şefkatli ve merhametli davranan bir insanım. İnsanların acılarını, İslamcılar hariç, her zaman kendi acısı gibi gören ve hisseden ve insanların, İslamcılar hariç, acılarını azaltmak için elinden geleni yapan biriyim. Bütün imkanlarımı, İslamcılar hariç, insanlar acı çekmesin, ama hiç olmazsa daha az acı çeksinler diye seferber etmeye hazırım. Ama bir İslamcının ayağı kaysa ve önümde yere düşse ve ölmek üzere olsa, benim de onun ölmemesi için sadece ‘ölme’ demem gerekse, demem. Allah için, dolayısıyla İmanım gereği demem. Ben her şeyi bilen ve gören, her şeye gücü yeten, merhametlilerin en merhametlisi, dolayısıyla Hz. Muhammed’in Allah’ına inanıyorum ve hiçbir zaman bu inancımdan dünyada yaşanan acılar dolayısıyla rahatsız olmadım. Böyle olmam beni kötü yapar mı? Ya da insanları, İslamcılar hariç, sevmediğimi söyleyebilir misiniz? Çelişki hissetmedim, yaşamadım hiç, bu demek merhametlilerin en merhametlisi bir Allah bütün bu acılara engel olabilecekken nasıl oluyor da izin veriyor sorusu benim için hiçbir zaman önemli, haddizatında bir soru olmadı. Aklıma bile gelmedi. Bu kötü, ya da en azından ama anlayışsız ya da duygusuz mu yapar beni? Yapmaz. Çektiğim acıların hepsini kendimden bildim, hak ettiğimi düşündüm. Diğer taraftan, beş yaşında ağır, ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir yavrucağız bu hastalığı hak etmek için ne yapmış olabilir? Ya da Gazze’deki çocuklar yaşadıkları acıları ne yaparak hak ettiler? Ki benim için tersi daha anlaşılmaz ve haddizatında katlanılmaz aslında, dolayısıyla Allah düşmanı bir İslamcının, ki İslamcı demek benim için per se/an sich Allah düşmanı demektir, mutlu ve huzurlu olması nasıl açıklanabilir? Bu demek iyi insanların başına kötü şeylerin gelmesini bir yere kadar anlayabilsem de, kötü insanların başına iyi şeylerin gelmesine tahammül edemiyorum. Bu nasıl olur? Bilmiyorum, aslında bilmek de istemiyorum. Ama bütün bunlar beni demin sözünü ettiğim o Allah’a inanmaktan ve iyi olmaktan alıkoymuyor. 

Siyonistlerin, Evanjelistlerin ve İslamcıların (Voyous/Rogues/Schurken/Eşkiyalar, Jacques Derrida) yaşadıkları, iktidarı bir eşkiya çetesi halinde ortaklaşa ele geçirdikleri ve ellerinde tuttukları, dolayısıyla insanın ve güzel olan her şeyin şeyine koydukları bir dünyada yaşıyoruz ve Friedrich Nietzsche’ye kulak verirsek şayet aldığımız her nefes bu dünyaya kocaman bir ‘evet’ demektir aslında, en azından yaşamaya. Çok şikayet etsek de bırakıp gidemiyoruz yani. De … Allah, Peygamber ve Qur’an aşkına, İran’ın dünya futbol şampiyonasında ne işi var? Daha dün bu adamlar kafanıza bomba yağdırmadı mı, çocuklarınızı katletmedi mi, canlı kalan çocuklarınızı yetim, kadınlarınızı dul bırakmadı mı? Taşak mı geçiyorsunuz oğlum siz bizimle? Yollarınızı, evlerinizi, fabrikalarınızı bu adamlar yıkmadı mı? Hayatınızı cehenneme çevirmedi mi? İspanya başbakanını övdük, sevdik, takdir ettik … Güzel … E onlar da orada. Aynı başbakan neden diyemedi haksız yere insanları katleden bir ulusun düzenlediği bir organizasyona katılmıyoruz, protesto ediyoruz. Bir bizim göt ağızlı Develi kaldı protestosunda sağlam!!! duran. O da çayla çalışıyor ya, ondandır. Farkındaysanız, İran dedim, İspanya dedim, diğer bir ülkenin adını zikretmedim bile… Neden? Çünkü onlar birbirlerinin dostu ve dost dostunun yanında olur ve durur, Hz. Peygamber öyle diyor. Dolayısıyla onu yeri orası zaten. Demek ki neymiş? Her şeyin bir sınırı varmış, dolayısıyla o kadar da uzun boylu değilmiş. Ne kadar uzun boyluymuş? Zulmün hangi noktaya ulaşması gerekiyormuş yeter artık demek için? Mesela masum çocukların, yaşlıların, hasta ve mazlumların, kadınların vahşice öldürülmeleri, aç bırakılmaları, yaşamak için, insan gibi yaşamak için değil ha, sadece var kalmak için, ihtiyaçları olan her şeyin ellerinden alınmalarından başka daha ne olması gerekir bir futbol müsabakasındaki seyircilerin ‘Free Palestine’ pankartı açmakla yetinmeyip bizzat sahaya inip oyunu, haddizatında bütünüyle hayatı kilitlemeleri için? Spor bu canım, dostluk ve barış, falan filan …. E o zaman Rusya neden yok? Elemeleri geçemediler mi yoksa? İyiydiler oysa. Bugün savaşırız, yarın sevişiriz. Sevişmek güzel, kabul ediyorum, hele de Viagradan sonra girdi mi çıkası gelmiyor adamın, uzun süre çıkması gerekmiyor da (100 mg – Eczacı ya da hekiminize danışmadan kullanmayın!!! lütfen). E peki ya savaşmak? Üstelik sadece bir taraf sevişiyor, diğer taraf sadece ölüyorsa? Dolayısıyla her şeyi anlamak her zaman mümkün olmuyor. Bir noktadan sonra Viagra da yapabileceklerinin sınırına ulaşıyor … 

3

La question qui se pose à nous est donc la suivante : le deuil essentiel est-il possible – et si oui, à quelles conditions?

Dolayısıyla önümüzde duran soru şu: Hakiki bir matem mümkün müdür, mümkünse hangi şartlar altında [mümkündür]?

Quentin Meillassoux

Hayalet nedir? Yasını (matemini) tutamadığımız ve sürekli peşimizde olan, bizi takip eden, rahat bırakmayan, sıkıştıran ve bir türlü öte tarafa, karşı kenara, aslında ait olduğu yere, geçmeyen, geçmemeye inat eden bir ölü. Nicole Kidman’in ‘The Others’ (2001) filmini izlemenizi tavsiye ederim, şayet izlemediyseniz. Peki neden peşimizde, neden bırakıp gidemiyor? Hakiki hayalet nedir? Hayaletin ta kendisi. Hakiki hayalet bir ölüdür, ama öyle bir ölü ki, yasını tutamadığımız, tutmayı beceremediğimiz bir ölü. Bir ölü ki, ölümünün korkunçluğunu herkesin suratına haykıran bir ölü. Mesela Gazze’de ölen masum çocuklar. Aramızdalar onlar hala daha ve hep aramızda kalacaklar. Onlar bizim yaşamımızda, biz onların ölümünde … Ta ki … Ya da göt ağızlı Develi gibi yapacağız, çay isteyeceğiz ve çay içeceğiz. Meillassoux bir liste çıkarıyor ardından: Erken ölüm, kerih ölüm ve yine çocuklar. Ölenler ve ama kalanlar için de kabul edilemeyecek ölümler bu ölümler, ister doğal yollardan olsun, hastalık mesela, ister bir cinayet ya da savaş sonucu olsun, ya da felaketler. Açık kalan yaşamlar bu yaşamlar aslında, kapanmamış, kapanamayan defterler, hesaplar gibi belki de, tam ortasında kesilen bir cümle gibi, sonu anlamsız, kendisi tamamlanmamış. Dolayısıyla bu hesapların bir şekilde kapatılması lazım, şayet bu hayaletlerin ait oldukları yere, karşı tarafa geçmelerini istiyorsak. Bunun için de hakiki bir matem, bir yas şart. Nedir bu hakiki matem? Hakiki hayaletlerin mateminin uygunca tutulmasına hakiki matem diyoruz. Bu demek söz konusu hayaletlerle, haddizatında korkunç ölümleriyle, canlı bir ilişki içinde olmak. Ölü ilişki Meillassoux’ye göre o zaman olur ki, şayet yaşayanlar bu korkunç ölümün, aslında bu zulmün karşısında kapitule eder, çaresizliğe düşerlerse, dolayısıyla elleri kolları bağlı ve çaresizlik içerisinde bu durumu kabul etmek zorunda kalırlarsa. İşte o zaman bu hayaletler aramızda yaşamaya, bizi kovalamaya, bir karabasan gibi her seferinde yeniden üzerimize çökmeye devam ederler. Peki ya canlı bir ilişki nasıl oluyor? O bu sessizliği ve çaresizliği kırar. Kapatılmış ama aslında kapanmamış defterleri, hesapları açar ve açık tutar. Ve umudu sokar devreye. Olana değil, olabilecek olana dikilir gözler. Soru şu olur bu durumda öyleyse: Böyle bir matem mümkün müdür ve şayet mümkünse hangi şartlar altında mümkündür? 

İlk etapta bu soruya menfi bir cevap vermek zorundayız diyor Meillassoux. Ölülerle yaşayanlar arasındaki ilişkinin nasıllığıyla ilgili elimizde bulunan her iki alternatif de böyle bir matemin mümkün olmadığını gösteriyor. Nedir o alternatifler? Allah ya var, ya da yok. Ve bunlar, meseleye biraz daha yakından bakınca, hayaletlerle ilgili çaresizliğe düşmenin iki farklı yoludur son tahlilde ve aslında. Allah var diyen: Allah’a inanmak zorundayım, nitekim inanmazsam ölüler için adil bir hesap, dolayısıyla hakiki matem, mümkün gözükmüyor, çünkü o durumda ölen öldüğüyle kalıyor, öldüren de öldürdüğüyle ve hırsız İslamcı her iki tarafı da idare ederek, dolayısıyla aradan sıvışarak hayatını yaşıyor. Allah yok diyen: Sen ötelerden gelen bir adalete bel bağlıyorsun öyle mi? De onu ne teşkil eder? Bu öyle bir adalettir ki, dolayısıyla o adaleti, sana göre, sağlayacak Allah öyle bir Allah’tır ki, O daha önce, yani burada ve halihazırda, en büyük zulümlerin gerçekleşmesine kayıtsız kalmadı mı? Ve sen böyle bir Allah’ı adil ve hatta iyi olarak tanımlıyorsun öyle mi? Bu aslında tam da mükemmel bir cehennem tanımı değil midir sence de? Dolayısıyla şayet bu senin dediğin Allah varsa, bu durumda söz konusu ölülerin kaderi çok daha kötü bir sonla son bulmuş olmaz mı? Dolayısıyla ben böyle bir Allah’ın adaletini ummaktansa bu cehenneme değil sadece kendim için, diğer bütün ölüler için de yokluğu tercih ederim. Ve en nihayetinde bu tarz bir ikili alternatif çerçevesinde Allah’sız yaşama saçmalığıyla yaptığı kötülükleri ve kayıtsızlığını sevgi diye pazarlayan bir Allah arasında gidip gelmek zorunda kalıyor insan. Dolayısıyla da her iki durumda da hakiki matem mümkün olmuyor. Bu demek burada bir dilemma söz konusu ve bu ikilemin çözülmesi gerekir. O halde bu iki tuzağa düşmeden yaşayanların ölülerle ilişki kurması, sağlıklı bir ilişki kurması, nasıl mümkün olur, cevaplanması gereken soru budur? Bu demek ne bütün bu zulümlere engellemesi mümkünken engellemeyerek seyirci kalan bir Allah’ın son günsel merhametini ve adaletini ummak, ne de dünyayı Allah’sız, dolayısıyla zalim bir karanlığın içine terk ederek o karanlıkta boğulmak. Bir üçüncü yolu olmalı bu işin.

Rekapitule edelim: Teistik iddia şöyle: Söz konusu matem ölüler için ancak ölümlerinden başka bir şey umut edilebilirse mümkün olur, dolayısıyla ölümden sonra bir hesaplaşma olmalı. A-teistik iddia ise şöyle: Böyle bir umudun önündeki en büyük engel bizzat Allah’ın kendisidir, hangi hesaptan bahsediyorsun sen? Dolayısıyla bu noktada yapılması gereken ne teistik ne de a-teistik olmayan üçüncü bir yolun mümkün olduğunu göstermek. Hem ölülerin yeniden dirilebileceklerini düşünülebilir kılmak, hem de ve aynı zamanda Allah’ın yokluğunu vurgulamak. Bunun için de tek çare, Meillassoux’ye göre, şu cümledir: Allah henüz yok. Henüz yok, dolayısıyla bütün bu rezilliklerden sorumlu değil, ama olacak, dolayısıyla bütün bu rezilliklerin hesabını bir gün soracak. Bir tez olarak o halde: ‘Tanrısal yokluk’. ‘Tanrısal yokluk’ ne demek?…  Öncelikle tabii ki dinlerin Allah’ının yokluğu, ama aynı zamanda metafiziki Allah’ın da, dolayısıyla dünyanın yasası ya da prensibi olduğuna inanılan Tanrının da yokluğu. Ve bu ‘Tanrısal yokluk’ yokluk’un tanrısal karakterini içinde taşır, bu demek gelmekte olan bir tanrının mümkün olmayan imkanını. Meillassoux’ye göre mesele aslında dışlayıcı olarak Tanrı ve ‘zorunluluk’ düşüncesi arasındaki ilişkiyi -ister varlığı, ister yokluğu ya da imkanı olsun- kopartmak ve Tanrıyı, o anlamda, salmaktır son tahlilde. Dolayısıyla o bu noktada, bu demek söz konusu matemin düşünülebilmesi için, ama dışlayıcı olarak ve sadece bunun için, Tanrının, onu bütün teolojik yüklerden arındırarak, ki bu yüklerdir (her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeye gücü yeten) O’nu dünyadaki zulme ortak kılan, en asgari anlamıyla yetiniyor. 

Meselenin özüne inmeden önce, demek ki meselenin özüne inemedik daha, bu ‘Tanrısal yokluk’ (henüz yok, ama olacak) ile ilgili çıkarılmaya müsait bazı esrarengiz ama yersiz anlamları işin daha en başında şimdiden ekarte etmemiz gerekecek. Bu anlamların temel buldukları tezi bir ilk adımda şu şekilde somutlaştırabiliriz: Gizli ve henüz bilinmeyen bir yasa var ve bu yasa gelecek bir kurtuluşun kaynağı olabilir. Ama bu tarz bir yaklaşım, Meillassoux’ye göre, ‘Tanrısal yokluk’ düşüncesi bağlamında biraz önce iptal ettiğimiz teistik ve a-teistik yorumların aynılarını ayağa kaldırır yeniden. Bu durumda yeniden dirilişi ve mutlak adaleti ya gelecekte ölümü yenecek bir insan ötesi insanlıkla, ya da ve adeta Hegelyen bir Geist’ın halihazırda iş başında olup söz konusu noktada kendini, dolayısıyla son bulacağı inancıyla temellendirmiş oluruz. Fakat her halükarda gelecek zorunlu gelecektir bu durumda ve aynısıyla birlikte, dolayısıyla, bugün ve geçmiş de. Oysa hakiki matemin mümkün olabilmesi için aradığımız, ya da ihtiyacımız olan Allah’ı, sadece ve zorunlu olarak yok ama mümkün olarak değil, aynı zamanda olumsal ve kontrol edilemez olarak da düşünmeliyiz. Ve bu olumsalık, Meillassoux’nin tabiriyle Hyper-Chaos, ‘Tanrının gelmesini hiçbir şey zorunlu olarak engelleyemez’ demek değildir sadece, aynı zamanda, diğer taraftan, onun ortaya çıkmasını, dolayısıyla gelmesini hiçbir şey garanti de edemez demektir. Bu demek: Ne ölümü yenen Prometheus, ne de mukadderat muhtaç olduğumuz umudu temellendiremez. Dolayısıyla bu durumda ne yapabiliriz biz ona bakalım? Bu zorunluluktan nasıl kurtulabilir, söz konusu olumsallığı, Hyper-Chaos, nasıl anlayabiliriz?

David Hume’dan yola çıkalım ve onun sorusunu yeniden soralım: Nedenselliğin zorunluluğuna olan inancımızın rasyonel meşruiyeti nedir? Hume’un sorusunu tersinden soralım ama. Diyelim ki doğada iş başında olan yasaların zorunluluğuna inanıyoruz, bu durumda bu inancımızı aklımızla temellendirebilir, dolayısıyla aynı temellendirmenin bir uzantısı olarak söz konusu yasaların şimdi ve her zaman için geçerli olacaklarını söyleyebilir miyiz? Hume’un bu noktada muhatap olduğu sorun şu ki, ne tecrübe ne de mantık böyle bir meşruiyet sağlayamıyorlar. Yarın, zorunlu olarak, ne olacağını kim bilebilir ki? O halde ve Hume’un bize doğa yasalarını bu şekilde a priori değişebilir düşünebileceğimizi göstermesine rağmen neden (o anlamda) düşüncemize değil de hala daha (o anlamda) tecrübemize güveniyoruz? Neden bu empirik sabitliği ayrıca bir de ayınısına yönelik bir zorunluluk inancıyla güçlendiriyoruz? Neden radikal bir kaos hoşumuza gitmiyor? Dolayısıyla Hume’da şahit olduğumuzu, bu demek nedensellik ilkesinin akli açıdan gayri-meşruiyetini, haddizatında temellendirilemez oluşunu, neden bize has bir epistemik yetersizlik sonucu olarak kabul ediyoruz da bize has hakikati görmek için bahşedilmiş bir yetenek olarak görmüyoruz? Dolayısıyla ya durum gerçekten de öyle ise? İşte bu noktada nedensellik ilkesinden özgürleşmiş akıl giriyor devreye. Tersinden bir Platonizm, dolayısıyla değişenlerden özgürleşerek değişmeyene ulaşan bir düşünce değil, sabit olandan özgürleşerek sürekli değişene yönelen bir akıl. Pencereleri açmak gibi bir şey bu son tahlilde. Peki bu şekilde çözmüş olduk mu Hume’un sorununu? Hayır tabii ki. Şöyle: Şayet doğa yasaları her an değişebilirlerse, Hyper-Chaos, herhangi bir sebep olmadan, ve bu şekilde günün birinde bu kaos içinden bir Tanrı dahi zuhur edebilirse, dolayısıyla aynıları sabit, haddizatında yasa bile değillerse, bu durumun bugüne değin daha tek bir kez bile gerçekleşmediğini nasıl açıklayacağız? Bu son derece ihtimal ötesi değil mi? İhtimal ….? 

Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin, söyle canım ne dersin …

Vuslatın başka alem, sen bir ömre bedelsin, sen bir ömre bedelsin …

Arkası ..?  Arkası yok … 

Not to be continued

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN