…bir çocuktur dua ederken insan; her zaman.

…when one prays one is always a child.

Jacques Derrida

Pratik aklın sınırları kapsamında dua hurafevari bir nöbettir sadece.

Innerhalb der Grenzen der praktischen Vernunft nenne ich das Gebet einen aberglaeubischen Wahn.


Immanuel Kant

Eğilemiyorum, eğemiyorum dizlerimi dua’ya, dizlerim bükülmüyor sanki, korkuyorum, çözülüp yok olmaktan korkuyorum.

Ich kann nicht niederknien, zu beten, weil gleichsam meine Knie steif sind. Ich fürchte mich vor der Auflösung (Vor meine Auflösung), wenn ich weich würde.

Ludwig Wittgenstein

İşte tam burada bir dua gerekirdi aslında, da eğer şimdiye kadar yapmadıysam şebeklik olur şimdi yaparsam.

Hier waere ein Gebet nötig. Aber, wenn ichs bisher nicht getan habe, waere es schaebig von mir.

Ernst Jünger
Tenebrae 
Nah sind wir, Herr,
nahe und greifbar. 
Gegriffen schon, Herr,
ineinander verkrallt, als wär
der Leib eines jeden von uns
dein Leib, Herr.
Bete, Herr,
bete zu uns,
wir sind nah. 
Windschief gingen wir hin,
gingen wir hin, uns zu bücken
nach Mulde und Maar. 
Zur Tränke gingen wir, Herr.
Es war Blut, es war,
was du vergossen, Herr. 
Es glänzte. 
Es warf uns dein Bild in die Augen, Herr.
Augen und Mund stehn so offen und leer, Herr. 
Wir haben getrunken, Herr.
Das Blut und das Bild, das im Blut war, Herr. 
Bete, Herr.
Wir sind nah.
Karanlık
Yakınız biz, Rabbim,
yakın ve ulaşılır.
Ulaşılmış halihazırda, Rabbim,
içiçe pençelenmiş, sankiymiş 
her birimizin bedeni
senin bedenin, Rabbim.
Dua et, Rabbim,
bize yakar,
biz yakınız.
Yıkık dökük yürüdük,
yürüdük gittik, eğilmek için
suya.
Yürüdük yalak’a, Rabbim.
Kan’dı, senin akıttığın
[kan’]dı, Rabbim.
Parıldıyordu.
Seni gördük onda, Rabbim.
Gözler ve ağızlar açık ve boş, Rabbim.
İçtik biz, Rabbim.
Kan’ı ve sureti, kandaki,
Rabbim.
Dua et, Rabbim.
Biz yakınız. 

Paul Celan (Çeviri: Mustafa Küçükhüseyin)

Şiir

Sanki bir yere yetişecekmiş de acelesi varmış; kelimeleri seçmiş ama onları bir şekilde bir araya getirerek, birleştirerek, sıraya dizerek bir şey söyleyecek zamanı kalmamış. Öylesine bırakmış kağıdın üzerine. Sana kalmış artık bu tek tek bir başına kağıt üzerinde duran kelimelerle bir şey söylemek. Aslında sana alan açmış şair; araya girebilesin, kendini araya sokabilesin, kendini araya, bula, anlaya ve anlatabilesin diye. Olduğu kadar yani. Belki de kendini yaratabilesin diye, kim bilir. Karar veresin. Tam olarak bu aslında insanı, Sören Kierkegaard‘ın ifadesiyle, çıldırtan; bir metnin, ki her şey bir metindir haddizatında, açık açık ne anlama geldiğini ilk bakışta görememek, karar vermek, sürekli oradan buraya şuraya sıçrayan ve durmak bilmeyen bir metni bir şekilde  –Carl Schmitt‘in decisio dediği- durdurmak zorunda kalmak, sorumluluk üstlenmek. Ki, Jacques Derrida‘ya göre, zaten un texte n’est un texte que s’il cache au premier regard, au premier venu, la loi de sa composition et la regle de son jeu // bir metin ancak ilk bakış ve ilk gelen için kompozisyonunun yasasını ve içsel deviniminin kurallarını gizli tutabiliyorsa bir metindir. Aradığın şey orda yok, onu oraya sen koyacaksın. Birer karadelik kelimeler, tek başlarına kalınca her şeyi yutup yok ediyorlar. Hans-Georg Gadamer blockhaftes Sprechen, blokvari konuşmak olarak tanımlamış bu görüntüyü.

Dua

Tenebrae karanlık, çöken karanlık demek, ama sadece bu kadar değil. İsa çarmıhta son nefesini veririken –Heli, Heli, lema sabacthani? // Deus meus, Deus meus, ut quid dereliquisti me? // Tanrım, Tanrım, beni neden terkettin?– çöken karanlık. Sırtını dönüp giden bir Tanrıya başka ne söylenebilir ki? Bu karanlık aslında hepimizin, hepimizin üzerine çöken karanlık. Allah’sız kalmak, Gottverlassenheit. Was taten wir als wir die Erde von ihrer Sonne losketetten // Yerküreyi güneşinden kopartarak ne yaptık diye soruyor ya Friedrich Nietzsche; kararttık, ortalığı karanlığa boğduk. Belki de, Martin Heidegger‘nın dediği gibi, bizden bıktı ve bizi karanlığa terkedip o gitti, bir babanın evlatlarını ve ailesini başka bir kadın uğruna terkedip gitmesi gibi; sanki bizden iyisini bulabilirmiş gibi. Neler yapmadık ki onun uğruna biz; az cana kıymadık, az kan akıtmadık; malımızı mülkümüzü, evlatlarımızı, annemizi babamızı, her şeyimizi onun uğruna feda ettik, ama yine de yaranamadık; nankör. Ölüm kamplarında, o kalabalıkta, kucağında bebeğiyle birlikte ölmek üzere olan o, kelimenin her anlamıyla, çırılçıplak Yahudi Anne ya da Baba siz olsaydınız mesela, Allah aşkına, ne söylerdiniz ki? Hangi Tanrıya inanırdınız, niçin inanırdınız? –Pater, dimitte illis, non enim sciunt, quid faciunt. // Rabbim, affet onları, bilmiyorlar ne yaptıklarını– mı derdiniz? Bu cümleyi duyunca James Dean geliyor aklıma hep, bir de Hz. Peygamberin (Şefaat Ya RasulAllah) Taif dönüşü yaşadığı acılar. Dean’in Rebell without a Cause filminin Almanca adını …denn sie wissen nicht was sie tun // … ki onlar bilmiyorlar ne yaptıklarını şeklinde vermişlerdi, onun için yani. Ben söyleyemezdim gibi geliyor bana bu cümleyi. Söylemezdim belki de; eğilmezdim beni bu şekil bir ölümle sınayan bir Tanrının önünde, teslim olmazdım. Hani derler ya insan sıkışınca Tanrıya yönelirmiş, Ernts Jünger‘nın şebeklik dediği tutum yani; ben şebek değilim çünkü, insanım ve gerekirse isyan ederim, zaten onun için insanım. Ben peygamber de değilim. Tabii ki bu bunu diyebilen herkesin şebek olduğunu göstermez ve peygamber olduğunu da. Neyse, ne diyorsunuz siz Türkler; 

hayırlısı olsun.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN