Der Mensch strebt nicht nach Glück; nur der Engländer tut das.
İnsan mutluluğun peşinde çabalamaz; sadece İngiliz yapar o işi. Friedrich Nietzsche

İngilizleri sevmiyorum; yaşlı bunak Sir Bertrand Russell‘ı hiç sevmiyorum; sanırım Friedrich Nietzsche‘den miras kaldı bu İngiliz nefretim. 20. yüzyılın muhtemelen, ağırlıkla muhtemelen, en önemli iki filozofundan biri Alman diğeri, her ne kadar Lord Russell my German engineer dese de, Avusturyalıydı; fakat her hâlükârda ikisi de Almanca yazdı: Martin Heidegger ve Ludwig Wittgenstein. Bu ikisine Almanca yazan ve Alman olan matematikçi Gottlob Frege‘yi de eklersek, Kıta Felsefesinin zaten, fakat Analitik Felsefenin de en temel metinlerinin büyük ölçüde Almanca olduklarını söyleyebiliriz. Komünizm lazımsa onu da biz getiririz diyen Nevzat Tandoğan misali, yeni bir felsefe lazımsa onu ben getiririm dedi Almanca sanki. Nietzsche’nin Sokrates Dogmatizmi olarak tanımladığı şey, Kıta Felsefesi ile Analitik Felsefe arasındaki farkı en temelde kısa ve en anlaşılır şekilde dışa vurabilir kanımca. Söz konusu Dogmatizmi Alexander Nehamas‘tan aktarıyorum:

Sokratesin kendi görüş ve değerlerini sadece kendisinin ve bir şekilde kendisine benzeyenlerin [görüş ve değerleri] olarak değil de, rasyonel, nesnel ve kayıtsız olmalarından kaynaklanan otoriteleri gereği herkes tarafından kabul edilmesi gereken görüş ve değerler olarak sunma çabası.

Bu bağlamda söz konusu iki felsefi yaklaşım arasındaki farkı bana göre (Kıta Felsefesi) ile herkese göre (Analitik Felsefe) arasındaki fark olarak ifade edebiliriz. Bu fark Lord Russell’ın Tractatus ve Untersuchungen arasında gördüğü farktır da aynı zamanda.

Öyle görünmese de ilk bakışta her zaman, en azından bazıları, belki de bir çokları için, bana göre Heidegger ve Wittgenstein arasındaki yakınlık şaşırtıcı derecededir. Biraz önce de söylediğim gibi, her ikisi de her şeyden önce Almanca düşünmüş ve yazmışlar; ve düşünmeyi ve yazmayı değil sadece,  Almanca düşünmeyi ve yazmayı bir ibadet haline getirmiş olan Nietzsche’nin yoğun etkisi altındadırlar. Heidegger’da daha bariz ve teknik, Wittgenstein’da ise daha kapalı ve biyografik olmak üzere Nietzsche’nin her iki filozof üzerindeki etkisi son derece büyüktür; aynı şekilde tabii ki Almancanın da. Dolayısıyla ikisini Nietzsche’siz, her üçünü ise Almancasız düşünmek, ve tabii ki anlamak, mümkün değildir. Fakat her denize giden denize girmek zorunda değildir tabii ki; kimisi kumda oturur ve oynar, kimisi ayaklarını suya sokar ve bir çoğuna bu yeter bile ve artar. Kimisi de denize girer, girer de, yüzeyde kalır. Dip için gerekli cesaret ve nefes nadirdir nitekim. Elhamdulillah. Bu noktada Erich Heller‘dan Wittgenstein’la ilgili uzun bir pasaj aktarmak istiyorum, ki aynısında söylenenleri nispeten ve büyük ölçüde Heidegger ve Nietzsche için de uygulayabiliriz aslında:

Wittgenstein nasıl bir insandı? Üst düzey bir mantıkçı; nesri entelektüel tutku ve terbiye edilmiş açıklık güzelliğinde bir stilist (herhangi bir dilde bu nesri yazmak belki üstün bir yetenek gerektirir, Almancada ise deha.) Wittgenstein’ın düşünmesini kendi seviyesinde anlamak, sadece düşünebilmeyi değil, aynı derecede tahayyül ve karakteri zorunlu kılar. Nitekim bu düşüncenin ateşi onun özüne aittir, ciddiyet tutkuda saklıdır, cümlelerin ritmi söyledikleri kadar söyler en azından ve bazen bir noktalı virgül derin bir düşünce ile bir genel geçer söz arasında sınır taşı gibi durur orda. Wittgenstein’ın her bir cümlesi gramatikal açıdan kolaydır kolay olmasına, fakat eserleri tercümeye son derece direnirler; yabancı bir dilde ders anlatıyordu – yanlış anlamalar henüz bu noktada başlıyor zaten. Nasıl olur? diye sorası geliyor insanın. Bir sanatçıdan mı bahsediyoruz, yoksa bir filozoftan mı? Yani, Ludwig Wittgenstein’dan bahsediyoruz. ”Der Philosoph behandelt eine Frage; wie eine Krankheit.” [Filozof bir soruyu ele alır; bir hastalık/mış gibi.] Buradaki noktalı virgül oldukça derine iner ve mütercimenin (Elizabeth Anscombe) sadık çabası dahi söz konusu derinliği koruyamıyor. [Nitekim] ”The philosopher’s treatment of a question is like the treatment of an illness” [yukardakinin eksik ve basit] bir özeti gibi duruyor sadece.

Heidegger’da (26 Eylül) Wittgenstein’da (26 Nisan), Adolf Hitler (20 Nisan) gibi aynen, 1889’da, Nietzsche’nin acılarından kurtulduğu yılda, dünyaya geldiler  ve her ikisi de geldikleri son noktada felsefeden uzaklaşarak düşünmeye yöneldiler. Bu bağlamda her ikisi de bir ömre, tam olarak öyle olmasa da öyle olacak kadar da aynı zamanda, taban tabana zıt iki dünya sığdırdılar. Her ikisinin de bir kulübesi, bu demek, İslamcı terminolojide söylersek, Hira‘ları vardı ve düşünmek için, felsefe yapmak için değil, oraya çekilirlerdi. Richard Elmann‘ın Samuel Beckett ve James Joyce için söylediği geldikleri bu son noktada, tabii ki bana göre, kesinlikle onlar için de geçerliydi:

Beckett suskunluk bağımlısıydı, ve Joyce da öyle; susarak konuşurlardı birbirleriyle sıklıkla; her ikiside ağzına kadar hüzün doluydu, Beckett çokça dünyayla, Joyce çokça kendisiyle ilgili.

Reinhard Merkel Russell’ın sonraları Wittgenstein’dan nefret ettiğini, Witgenstein’ın ise onu aşağıladığını, ondan tiksindiğini söylüyor. Bütün ömrünü pasifist olarak yaşadığı söylenen Lord’un Wittgenstein’ın ölümünden sonra, özellikle 1959’da yayınlanan My Philosophical Development adlı kitabında, aynısına karşı ahlaksız -Merkel’in ifadelerini kullanırsak böse, [und] sachlich absurd, yani kötü (evil) ve nesnel olarak şaçma- bir savaşa girişmesini anlamak zor değil aslında. Nitekim…

…daha 1913’de henüz 24 yaşında bir öğrenciyken Wittgenstein, çoktan dünyaca meşhur olan Cambridge’li prof.’a [şöyle] yazıyordu: »Yargı Teorine karşı ileri sürdüğüm eleştirinin seni paralize etmesinden dolayı çok üzgünüm.« Ve Russell’ın 1.Dünya Savaşı öncesi sevgilisi Lady Ottline Morell’la gerçekleştirdiği kapsamlı yazışmaların Wittgensteinla ilgili yayınlanan kısımları zor ve dramatik bir arkadaşlığın gelişimini gösteriyor haddizatında. Wittgenstein’ın Russell’ın Yargı Teorisine karşı geliştirdiği eleştiri Russell’ın uzun süredir planlanmış ve yüzlerce sayfası halihazırda tamamlanmış olan »Theory of Knowledge«’ini paramparça ediyor ve Russell’ı neredeyse intiharın eşiğine getiriyordu.

Heller Russell’ın adı geçen kitapta, bu demek My Philosophical Development’da, Philosophische Untersuchungen‘in yazarına karşı, ona aynısıyla hiçbir zarar veremese de, bizim Türkçede kuru sıfatıyla tanımladığımızdan oldukça fazla yapan sert bir eleştiri, adeta bir bombardıman, gerçekleştirdiğini söylüyor; kuru gürültü yani. Öyle ki bu gürültünün ta Ankaraya kadar ulaştığına ben kendim şahit oldum bizzat. Nitekim bir dangalağın, ya da palyaçonun, siz seçin artık uygun olanı, ağzından çıkanları kelime kelime bu kulaklarımla ben işittim: Tractatus bizim Qur’anımızdır; sonraki Wittgenstein kafayı yemiş bir manyaktı. Sorun tabii ki sadece söz konusu dangalağın, ya da palyaçonun, hangisini uygun bulduysanız artık, Bibel/Bible mecazını tamamen yanlış anlamış olmasından kaynaklanmıyor. Sorun daha içeride, çok fazla derinde.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU