Die Parole Je suis Charlie ist jedoch kein Freifahrtschein. Wenn sie nur auf ein trotziges »Nun erst recht« unter Polizeischutz hinausliefe, würde versäumt, aus dem grauenhaften Attentat etwas Entscheidendes zu lernen: Fingerspitzengefühl für die Kategorie Takt. Takt ist mehr als spießige Förmlichkeit: ein humanes Sediment, das auch der Satire nicht schlechterdings fehlen darf […] Jeder von uns, auch der forscheste Atheist, trägt so etwas mit sich herum: Erinnerungen, Überzeugungen, Gewohnheiten, Vorlieben, Gebrauchsgegenstände, die man nicht durch den Kakao gezogen wissen möchte. Das wird so bleiben, solange Menschen verletzliche Wesen sind. Hier gilt daher weiterhin das alte lateinische Sprichwort: Noli me tangere – rühr mich nicht an.

Je suis Charlie parolası açık bir çek olarak düşünülmemelidir. Şayet aynısı sadece polis koruması altında bir ‘şimdi daha çok’ inadına yol açacaksa, söz konusu vahşi cinayetlerden çıkartılması gereken önemli bir ders çıkartılmamış olur: Tact kategorisi bağlamında parmak ucu hassasiyeti. Tact yalakalıktan çok fazladır, mizahın da göz önünde bulundurması gereken insani bir katman. Hepimiz, en amansız Allah’sız bile, yanında bir şeyler taşır: Hatıralar, kanaatler, alışkanlıklar, öncelikler ve tercihler, bazı şeyler işte ve bunların kirletilmesini istemez. Ve bu böyle kalacak, insan kırılgan ve yaralanır olduğu sürece bu böyle kalacak. Dolayısıyla bu noktada geçerli olan hala daha o eski Latin atasözüdür: Noli me tangere – dokunma bana.

Christoph Türcke

Darum ist in der Gesellschaft das Taktgefühl von so besonderer Bedeutung, weil dies die Selbstregulierung des Individuums in seinem persönlichen Verhältnis zu andern leitet […] Und vielleicht ist es die spezifischste Leistung des Taktes, den individuellen Impulsivitäten, Betonungen des Ich, geistigen und äußeren Ansprüchen die Grenze zu ziehen, die das Recht des Andern fordert.

Bu nedenle bir toplumda Tact hissi son derece önemlidir, nitekim aynısı bireyin diğer bireylerle arasındaki ilişkisinde kendi kendisini sınırlamasını sağlar. Dolayısıyla Tact’ın kendine has beceri ve başarısı bireysel dürtü ve isteklere, kişisel tercihlere, tinsel taleplere ve dünyevi beklentilere, ötekinin (yasal olmayan, sadece öteki olarak) hakkı bunu talep edince sınır çekebilmektir.

Georg Simmel

Das wichtigste Symptom des Taktes entspringt der Achtung vor der Individualität des eigenen und des fremden Menschen: der Schonung.

Tact’ın en önemli semptomu kendi ve ötekinin insan olarak bireyselliğine saygı duymak[, dolayısıyla kendini ve ötekini] korumaktır.

Helmuth Plessner

1

Bir eleştiri ya kategoriktir ya da ideolojik, bunun bir üçüncüsü yoktur. Ya, mesela, hırsızlık tamamen ceza olmaktan çıksın diyeceksiniz, dolayısıyla adeta, o anlamda, bir ‘purge day’ ilan edeceksiniz, taşıyabildiğini al götür, ya da tamam, suç olmaya devam etsin, ama o zaman da cezasının ne olması gerektiğine herkes kendisi karar verecek. Yani, ben, Modern dünya, hırsızlığın cezasının şu kadar şu kadar para ya da üç ay hapis cezası olmasını uygun görüyorum, o halde herkes bu cezayı uygulayacak diyemezsiniz. Şunu da diyemezsiniz, hırsızlığın cezası el ya da kol kesmek olamaz, bu (haşa) son derece iptidai bir cezadır, insanlık o dönemleri çoktan geride bıraktı, ilerledi, modernleşti, yakışıyor mu insana, ceza olarak da olsa, başka insanların ellerini kollarını kesmesi? Başkasının malını çalmak, hakkını gasp etmek, devletin kasasını boşaltmak, tüyü bitmemiş yetimi hakkından mahrum bırakmak yakışıyor mu? Ayrıca, ne demek iptidai, ne demek insanlık ilerledi, ne demek modernleşti? Bunların hepsi ideoloji, hem de belirli bir ideoloji. Dolayısıyla her yasa, yasak ve mübah, aslında tamamen ideolojiktir. Hepsinin temelinde belirli bir antropoloji, belirli bir yasa, hukuk anlayışı ve toplum düzeni yatar. Da bunların hiç birisi doğal değildir. Dolayısıyla ve aslında bir hırsızın elini kesmekle üç ay içeri atmak arasında hiçbir fark yoktur özünde. Aynı şekilde her toplum kendi yasaklarını kendisi belirler, bu demek bir yerde suç olan, başka bir yerde suç olmak zorunda değildir. Mesela faiz Avrupa’da suç olmayabilir, fakat günün birinde Müslümanlar kendilerini istedikleri gibi idare etme hakkına sahip olurlarsa onların birlikteliğinde faiz yasak olacaktır ve faiz alıp verene, reklamını yapana, alınmasına yardımcı olana ve faiz ile ilgili her tür yasaya aykırı davranana en şiddetli ceza verilecektir. Nitekim Allah faiz ile ilgili son derece şiddetli bir uyarıda bulunuyor, faiz yiyenler, ٱلَّذِينَ يَأْكُلُونَ ٱلرِّبَوٰا, mezarlarından şeytanın şaşırttığı/saptırdığı kişiler olarak kalkarlar, لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ ٱلَّذِي يَتَخَبَّطُهُ ٱلشَّيْطَانُ مِنَ ٱلْمَسِّ, diyor. Ve şeytanın bu çocuklarını Allah’ın huzurunda baş Bel’am Hayrettin bile kurtaramayacak. Dolayısıyla burada muhatap olacakları ceza da söz konusu uyarıdaki şiddete uygun olmalı. Aynı şekilde diğer yasaklara muhalif davrananlar için de tabii ki. Biz Müslümanız, bizim antropolojimizi de, ideolojimizi de, hukukumuzu da, dolayısıyla yaşamımızı olduğu gibi ölümümüzü de Allah belirler. Bizim söz sahibi olduğumuz hiçbir yerde hiç kimse, sadece bizim değil, hiç kimsenin kutsalıyla dalga geçemez. 

Tabii ki, zihinleri Besim Tibuk ya da Atilla Yayla’nın propagandasını yaptıkları Judeo-American Liberalizmi tarafından tecavüze uğramışlar için, Karar’ın otuzda kalmış İslamcıları mesela, bütün bunlar kan dondurucu ifadeler, haddizatında ‘İŞİD kafası’. Onlar için geçerli olan Gökhan Bacık’ın şu söyledikleridir:  

…“dine hakaret etmemek” diye bir hukuksal kural – kamu düzeninin korunması gereken bazı geçici ve istisnai durumlar hariç – olamaz. Kabul etmesi ve sindirmesi zor bir durum ama düşünce özgürlüğü, kamusal her kişinin (devlet kurucuları ve peygamberler dahil) eleştirilebilmesini, hatta onunla dalga geçilebilmesini içerir. Bunu kabul etmeyenler, kamusal alana çıkmamalı, evinde oturmalıdır.

Bacık diyor ki: 

Ben şunu biliyorum, içinde yaşadığım toplumda, mensubu bulunduğum kültürde, Peygamber sine qua non’dur, bu demek olmazsa olmaz. Dolayısıyla bu kültürün geleneği Peygamberi ‘بِأَبِي أَنْتَ وَأُمِّي يَا رَسُولَ اللهِ’ diye sever ve yüceltir. Onlar için Peygamber dünyadaki her şeyden daha kıymetlidir. Ben bütün bunları ve hatta çok daha fazlasını biliyorum, evet. De (haşa) bana ne … Ben bir demokratım ve bir anayasal düzen içerisinde yaşıyorum. Dolayısıyla bu anayasal düzenin bana verdiği haklar var ve bu haklardan biri demin sözünü ettiğim Peygamberle (haşa) dalga geçebilme hakkımdır. O halde ben istediğim zaman ve istediğim yer ve şartta bu hakkımı kullanır ve Peygamberle (haşa) dalga geçebilirim ve kimse de buna mani olamaz. Peki benim Peygamberle (haşa) dalga geçmemden rahatsız olanlar ne yapacaklar? Bu duruma katlanmaktan başka hiçbir şey. Ha katlanamıyorlar mı, ağır mı geliyor (Elhamdulillah ben katlanamıyorum, bana ağır geliyor., M. Küçükhüseyin), o halde oturacaklar evlerinde aşağıya, meydanı bize bırakacaklar, dolayısıyla da bizim canımızı sıkmayacaklar.  

Alman Christoph Türcke ne diyor?

Westliche und islamische Kultur verhalten sich verschieden zu ihren je eigenen Grundtabus. Wer islamisch aufwuchs, hat gleichsam mit der Muttermilch eingesogen, dass diese Kultur nur so lange Bestand hat und sich in der modernen Welt zu behaupten vermag, wie der Prophet unantastbar bleibt. Diese Überzeugung sitzt offenbar tiefer als der Koran und alle Riten.

Batı ve İslam kültürü her biri kendi temel tabularına karşı farklı tavır alırlar. Müslüman olarak büyüyen herkes aynı zamanda ana sütüyle birlikte şunu içine çekmiştir ki, bu kültür ancak Peygamber dokunulmaz kaldığı sürece ayakta kalabilir ve modern dünyada söz sahibi olabilir. Bu kanaat, görünen o ki, Qur’an ve diğer bütün ritüellerden daha derindedir.

Farkında mısınız, bir ateist ve aynı zamanda bir radikal din eleştirmeni olarak Türcke’nin ulaştığı bu Peygamber anlayışına, ki son derece yerinde, Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinde çocuklara hoca diye din öğreten bir çok İlahiyatçı dangalak ulaşamadı henüz daha. Meseleye buradan bakınca Bacık gibi Müslümanlara saldıranların, içerden olsun isterse ya da dışarıdan, indirilmiş olsun isterse ya da uydurulmuş din üzerinden, hedef olarak ilk etapta neden Peygamber’i seçtikleri daha da kolay anlaşılıyor. 

2

There’s a gap in between
There’s a gap where we meet
Where I end and you begin

Bir ara var arada
Bir ara var buluştuğumuz noktada
Benim bitip senin başladığın orada

Radiohead

Almancadaki Selbstbewusstsein kelimesini nasıl anlamalıyız? İnsanın ‘ben’ demesi, diyebilmesi nasıl bir şeydir? İnsanın ruhu neden hasta olur? İnsan neden ruh hastası olur? İnsanın ruhu hasta olur, çünkü insan ‘ben’ diyebilir. Martin Heidegger dil için öyle söylüyor, insan önce insandır sonra konuşur değil, insan olmadan önce o şey ne ise artık, o şey önce konuşur, konuşunca insan olur. Aynı şekilde, insan önce insandır sonra kırılır değil, insan olmadan önce o şey ne ise artık, o şey önce kırılır, kırıldıktan sonra insan olur, dolayısıyla konuşmak da kırılmak da antropolojik birer zorunluluktur. Ve her ikisinin sebebi, insanın konuşmasının da kırılmasının da, aklıdır. Dolayısıyla aklı bize veren, konuşmak ve kırılmak pahasına verdi onu bize, bir paket halinde. Hani evlenince sadece eşiniz eşiniz olmaz, annesi kayınvalideniz, babası kayınpederiniz, kız kardeşi baldızınız, erkek kardeşi de kayınbiraderiniz olur ya, öyle. Immanuel Kant, kısaca öyle diyelim, insan ile dünya arasını ayırır, dolayısıyla insan ve dünya iki ayrı farklı şeylerdir onun için. Ve bu iki şey birbirlerine ulaşamazlar. Friedrich Hegel, yine kısaca öyle diyelim, bunu kabul etmez, böyle bir ayrım yok der. Bunu nasıl anlamalıyız? Şöyle: Bir çember düşünün, çelik bir çember. Bu çember kendi içinde kapalıdır, kendisinden habersizdir o anlamda. Ben diyemez. Ve sonra düşünün ki bu çemberin bir noktasında bir şekilde, nasılı şimdilik önemli değil, bir kırık oluşuyor. Çemberin kırıldığı bu noktada açılan ara … işte o ara insana ‘ben’ diyebilme imkanı veriyor. Dolayısıyla o açılan arada oluşan iki uç, ‘orası’ ve ‘burası’. İlk baktığınızda gördüğünüz karşının sizinle bir alakası yok gibi, nitekim o orada sen burada ve bilemezsiniz ki bu çemberin arkasından dolaşıp oraya, karşıya, varabileceğinizi. Düşünemezsiniz bile. Hegel düşünür ama. Gördüğünüz sadece, durduğunuz yerden karşıya geçmek mümkün gözükmüyor, bu demek sizin farklı sandığınız bu iki ucun aslında bir ve aynı çemberin iki ucu olduğunu bilmiyorsunuz. Kant burada kalıyor diyelim kısaca. Hegel ama diyor ki Kant’a, kısaca söyleyelim bunu da, saygı değer Magister, sizin farklı ve ulaşılamaz gördüğünüz bu iki şey, dünya ve insan, aynı ve tek şeyin sadece iki farklı ucudur aslında. Neden buradan karşıya geçmeye çalışıyorsunuz? Neden karşıya geçebilmek için ille de ve sadece bu aranın kapatılması gerektiğine inanıyorsunuz ve bunda diretiyorsunuz? Karşıya arkadan dolaşarak da geçebilirsiniz. Bakın, böyle ve Fenomenolojiyi yazıyor. Allah diyor ya, ben gizli bir hazineydim, mükemmel bir çember yani, bilinmek istedim ve insanı yarattım, dolayısıyla kendimi bir noktada kırdım. İnsan aslında bu kırıktan zuhur ettiği için için kırılır. 

Somutlaşalım biraz daha. İnsanın ruhu neden hasta olur, insan neden ruh hastası olur? İnsan neden yaralanır, neden kırılır? Bu soruyu teknik açıdan farklı şekillerde cevaplayabiliriz. Genetik şartlar diyebiliriz, nöro-biyolojik disfonksiyonlardan söz edebiliriz, çocuklukta yaşanmış iz bırakan travmaları öne sürebiliriz, bilinçaltı dürtü çatışmalarından bile bahsedebiliriz, evet hepsi mümkün. Diğer taraftan sosyal şartları devreye sokabiliriz, maddi manevi kaynak eksikliklerini sorumlu tutabiliriz, dışlanmışlık hissi, diskriminasyon, yalnızlık ve benzeri durumları ele alabiliriz, evet, bunlar da mümkün, de benim işim bu değil. Burası hekimlerin ve psikologların çöplüğü. Ben filozofum, dolayısıyla bir adım daha aşağıya inmem gerekir. Benim işim Kant’la birlikte nach den transzendentalen Bedingungen der Möglichkeit des Psychisch-krank-werden-könnes sormak. Yani bu tür bir hastalığı mümkün kılan şartları araştırmak, hastalığın sebeplerini değil. İnsan nasıl olmalı ki bu tarz bir hastalığa maruz kalabilsin. Nitekim hayvanlarda bu tarz kalıcı rahatsızlıklara çok fazla rastlamıyoruz. Rastladığımız azına da sıklıkla hayvanat bahçesi ya da ev hayvanlarında rastlıyoruz, serbest dolaşanlarda değil. Hayvanlarda geliştirilen depresyon modelleri de genellikle deneysel temin edilmiş çaresizliklerden kaynaklanıyor. Gerçi primatlarda erken deprivasyon (mahrum bırakma), mağlubiyet ve sosyal dışlanma sonucu geri çekilme, korku, letarji ya da apati gibi davranışları gözlemlemek mümkün, fakat bunlar genellikle reaktiv rahatsızlıklardır, sıklıkla geçici ayrıca. Zorunlu davranışlar, mani, psikoz, halüsinasyon ve sanrılar hayvanlar için, bildiğimiz kadarıyla, söz konusu değil. Ve en önemlisi, intihar dışlayıcı olarak insana bahşedilmiş bir imkandır. Nitekim, ki yavaş yavaş konumuza yaklaşıyoruz, intihar edebilmeniz, dolayısıyla kendi yaşamınıza karşı karar alabilmeniz için söz konusu yaşam ve onu yaşayanla, yani kendinizle, ilişkiye girebilmek zorundasınız, ben ve benim yaşamım diyebilmelisiniz, aynılarını değerlendirmeli ve bu değerlendirme sonucu sürdür(ül)meye değer bulmamalısınız. Hayvanlar için bunların hiç birisi mümkün değil. En çaresiz durumlarda bile hiçbir hayvan, elimizdeki veriler aksini söylemek için yeterli değil, aktif olarak yaşamını sonlandırmaz. Ve hiçbir hayvan hangi durumda olursa olsun, mesela kurbanda elinde bıçakla karşısında duran kasabı görse bile, ne onun elinde tuttuğu bıçağın ne olduğunu bilir, ne kasap ne demektir bundan haberi vardır, Allah’ı da, bizim bildiğimiz gibi en azından, bilmez, kurbanı da … Ve ‘ben, yani şu anda eli kolu bağlı burada yerde yatan inek, on beş dakika sonra kurban edilmiş, dolayısıyla ölmüş olacağım ve artık o yeşil çimlerde otlayamayacağım, yavrularımın mürüvvetini göremeyeceğim, yaşlanamayacağım’ diyemez. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi, hayvan anın kazığına çakılıdır, dün’ü ve yarını, haddizatında demin’i ve birazdan’ı yoktur. Bazı hayvanların geri çekilerek (Balinalar) ya da farklı şekillerde (Lemmingler) ölümü bulmalarını bazı hayvan severler intihar olarak yorumluyorlar, nitekim, ileri sürdükleri argüman bu, aynıları her ne kadar aktif olarak ölüme yol açıcı davranışlar sergilemeseler de yaklaşmakta olan ölüme direnmedikleri için pasif bir şekilde de olsa intihar etmiş sayılırlar diyorlar, da öyle değil işte. Biraz önce söyledim, hayvan için, zamansal açıdan, hiçbir şey yaklaşmaz ve hiçbir şey uzaklaşmaz da. Hayvanın bilinci vardır, d’accord, dolayısıyla acı çeker, etrafını algılar, fakat aralıksız ve sürekli bir şimdidedir o … Ve her zaman öyledir. Kapalı bir çember gibi. Geçmişten izler taşır, tecrübeleri bile vardır belki, fakat tecrübelerinin, ki bunun aksini söyleyebilmek için de yeterli veriye sahip değiliz, tecrübe olduğunu bilmez. Bilal’e anlatır gibi söylemek gerekirse, muhatap olduğu bir sorunla ilgili ‘dün benzer bir sorunla karşılaşmış ve onu şu şekilde çözmüştüm, bugünkü sorun da ona benziyor, dolayısıyla yine aynı çözümü deneyebilirim’ diyemez. O geçmişi bütünüyle bünyesinde eritmiştir, geçmişi sadece içinde taşır, geçmiş olduğunu bilmeden ama, hep kaldığı yerden devam eder, dolayısıyla insan gibi bu eritmenin, yani içinde taşımanın, yanı sıra geçmişi ayrıca bir de geçmiş olarak bugüne taşıyamaz. İnsan yaşadığı bir hayal kırıklığı sonucu belirli bir davranış kazanır mesela, bir tecrübe, fakat yaşadığı bu hayal kırıklığı bir davranış şekline dönüşse de aynısında erimez yine de En iyi ihtimalle her ne kadar bir daha benzer bir durumu yaşamasa da, yaşadığı söz konusu hayal kırıklığı o olarak kendisini korumaya devam eder. Hayvan, insanın aksine, yaşadığı acıları tekrar tekrar hatırlayarak kendisine eziyet edemez. Öyleyse insan geçmişe de geleceğe de açıktır ve bu açıklıktır onun ruhunun hastalanmasını mümkün kılan. Peki insan neden açıktır? Yani … O da haftaya.

3

Düşünün, kendinizi ya da çocuğunuzu, doktora gidiyorsunuz, dolayısıyla, götürüyorsunuz ve doktor sizi ya da çocuğunuzu muayene ettikten sonra yüzü biraz inmiş bir şekilde, o da belki Türkiyede, Almanya’daki doktor bunu size söylerken öğle yemeğinde ne yiyeceğini düşünüyordur, size muayene sonuçlarını bildiriyor. ‘Maalesef, bedeninizde (ya da çocuğunuzun bedeninde) son derece tehlikeli bir kitleye rastladık, acilen tedaviye başlamamız gerekiyor. Dolayısıyla bir hafta gibi kısa bir süreniz var bize düşünüp karar verip nasıl bir yol izlememizi istediğinizi bildirmeniz için’. Ve ardından elinde tuttuğu bir dosyayı size uzatıyor ve adeta alay eder gibi ‘sağlıklı bir karar verebilmeniz için ihtiyacınız olan bütün bilgiler bu dosyada mevcut, haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın’ diyor ve kapıyı gösteriyor. Siz de alıyorsunuz o dosyayı, gidiyorsunuz eve, oturuyorsunuz masaya ve, hani sosyal medyada bir yerlerde okumuş ya da bir yerlerde duymuştunuz ya (So I have heard, and do in part believe it, Horatio (Wilhelm Shakespeare), Immanuel Kant öyle diyormuş, adam olmak istiyorsan kendi aklını kullanmaya cesaret et, e siz de adam olmak istiyorsunuz, dolayısıyla başlıyorsunuz adam olmaya, yani kendi aklınızı kullanmaya cesaret etmeye. Bakın bakalım o akılla o durumda nereye kadar gidebileceksiniz. Ne güzel olurdu değil mi tam o noktada bir onkoloğun çıkıp, ‘verin o dosyayı bana, siz geçin oturun, ben sizin yerinize aklımı kullanıp size nasıl bir yol izlememiz gerektiğini, dolayısıyla sizin (ya da çocuğunuz) için en iyi yolun hangisi olduğunu söyleyeceğim’. Desene doktora sıkıyorsa, tam o noktada, ‘ne münasebet, benim aklım yok mu, sen bana aptal mı demek istiyorsun, ben düşünemiyor muyum?’ Yok, hiç denemeyin bile, … işte burada söz konusu olan teknik bir meseledir, son tahlilde ben aklımı kullanarak, düşünerek ve taşınarak ve gerekli olduğuna inanarak ve kanaat getirerek, dolayısıyla doktora gidişimi sebeplendirerek gittim doktora ve bir uzman olarak ona danışmam gerektiğini biliyorum, o halde en başından beri aklımın denetiminde davrandım ve hareket ediyorum ve Kant’ın söylediği de tam olarak budur falan filan. Yemez, işlemez de. Ne olursa olsun en son kararı siz vereceksiniz ve siz imza atmadan hiçbir hekim bedeninize dokunmaz. E ama verdiğiniz kararı neye göre vereceksiniz? Bu hayat o kadar da kolay, öyle bir akılla taşınacak bir yük değil. Bilmiyorum neden, fakat bu doğu kafasının akıl fetişizmini anlayamıyorum bir türlü, özellikle de Müslüman olduğunu söyleyen ve üstelik buna inanan doğulularınki çok tuhaf. Türkiye’yi düşünürsek, mesela laik Kemalist sekülerlerde o kadar değil bu. İlginç bir çelişki. Bir taraf Batılı olabilmek için koca bir devleti devirdi, ama yine de bir şekilde kendi olmaya çalışıyor, diğer taraf, İslamcılar yani, ki ister otuz biri bulmuş olsun, Yeni Şafak, isterse de otuzda kalmış olsun, Karar, devrilen o devletin yasını tutuyorlar güya, ama o devleti yıkanlarla aynı safta, hem de gurur ve şerefle, yer alıyorlar. Ben Almanya’da elli sene yaşadım, vakti geldi cam sildim harçlığımı çıkartmak için, vakti geldi Almanlara Almanca ve Alman İdealizmini öğrettim. Fakat annelerin çocuklarına ‘akıllı ol’ (sei doch bitte vernünftig) demesi dışında açıktan açığa Müslüman olduğunu söyleyenlerde rastladığım kadar akla referansa rastlamadım. Her kimse o artık, bilmiyorum, fakat birileri bu doğu kafalıları fena şekilde işletiyor. ‘Bak…’ diyor, ‘…içinde bulunduğunuz bu rezil durum aklınızı kullanmadığınız için, dolayısıyla, ki sizin kendi kutsal kitabınız bile söylüyor bunu, demiyor mu Allah Allah aklını kullanmayanları boka batırır diye, işte bak, aklınızı kullanmadınız ve gırtlağımıza kadar boka battınız. O halde oradan çıkmak istiyorsanız aklınızı kullanmalısınız’. Da akıl onun aklı, dolayısıyla sana tavsiye ettiği akıl, ki sana ait bir aklın yok, ona çalışıyor, bu demek aklını kullandığın her noktada sen de … Franchise ücreti gibi düşünün, de buradaki ödeme bir kerelik değil her seferlik. İstesen de böyle bu, istemesen de. Diğer taraftan adamlar kendileri bile bıktılar bu akıldan artık, ne edip yapıp bir şekilde kurtulmaya çalışıyorlar ondan, yakındır, kurtulacaklar da. Şeye benzedi bu, hani iyi futbolcular kırk yaşına gelince gelirler ya Türkiyeye, bunların da buraya gönderdikleri akıl artık kırk yaşına gelmiş bir akıl. Gazze’de masum çocukları katleden akıl var ya, ha işte o akıl. Dolayısıyla hani o sabah akşam diktatör diye hakaret ettiğiniz adam var ya, Türkiye’nin en akıllı adamı da işte o adam. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için ille de Marksist olmaya gerek yok. Artı değer var ya artı değer, ha işte o kimin cebine giriyor? Sermaye (üretim araçları), dolayısıyla akıl kiminse onun.

Excursus

Bu işin başına inelim. Wilhelm Nestle’yi birçoğunuz tanımaz muhtemelen, bir Alman, bir eski dilci (Altphilologe). Mitos’tan Logos’a adlı formülü, kendisine ait bir kitap başlığı aynı zamanda, söz konusu başlangıcı açıklamak iddiasında. Ona göre insanlar önceleri dünyayı efsaneler üzerinden açıklıyorlardı, fakat bu efsaneler o insanlar için sadece uydurulmuş birer hikaye olmaktan çok daha fazlaydı. Dünyayı yaşamak ve anlamak şekliydi bu efsaneler. İlk filozoflarla birlikte bu iş değişti. Thales, Anaximander ya da Anaximenes gibi adamlar artık dünya hakkındaki açıklamaları bu tip efsanelerde değil dünyanın kendisinde aramaya başladılar. Johann Wolfgang von Goethe’yle birlikte dünyayı en içinde bir arada ne tutar’ı sormak ve idrak etmek istediler (Dass ich erkenne, was die Welt Im Innersten zusammenhält). Buldukları cevapların doğru, daha doğru, olmaları değildi Nestle için belirleyici bu noktada, farklı sormalarıydı yeni olan. Logos derken akli, sebeplendirici ve argumentatif düşünmeyi kastediyor Nestle. Bir çok eleştiri aldı bu konuda. Ben bunların bir çoğuna katılmıyorum, dolayısıyla Nestle’nin kendisine atfedilen bazı yargılarda bulunmadığını düşünüyorum. Nitekim Nestle bir sabah kalktık ve artık Mitos diye bir şey kalmamıştı demiyor. Daha çok belirli bir noktada Logos‘un işi eline aldığını söylüyor. Tabii ki oda biliyor Mitos’un öyle bugünden yarına ortadan kalkmayacağını, belki de hiçbir zaman, fakat meşru otorite el değiştiriyor. Dolayısıyla artık ‘ama benim şeyhim (Zeus) öyle diyor’ demek insanların senin söylediğini kabul etmeleri için yetmemeye başlıyor. Sormaya başlıyor insanlar, ‘tamam, senin şeyhin öyle diyor da, nereden biliyor?’ ‘E canım o şeyh, onun kalp gözü açık, o bilir’ desen de artık kimse inanmıyor sana, ‘anlat anlat heyecanlı oluyor’ diyorlar ve gülüyorlar. Bu konuda bir kitap yazmak istediğim için burada fazla girmek istemiyorum meseleye, ama konu bu aslında ve temelde. Hala daha bu ve her zaman bu olacak. Bu arada: Yazmak istediğim 134563’cü kitap. Bazen kütüphanenin önünde durur, kitaplara bakarım. Muhtemelen derim hepinizi okuyacak kadar vaktim olmayacak, ama üzülmeyin, hepinizden en azından üç beş sayfa okuyacağım, hakkınızdır. Da yazmak istediğim kitaplardan hiçbirini yazamayacağım muhtemelen, aslında belki de kitap falan da yazmak istemiyorum. İstemek konusunda oldukça zayıfım, merhum Annem derdi, ‘oğlum sen da biraz iste da, çok değil, biraz.’ Allah bütün istemeleri Annemin İslamcı oğluna vermiş, bana da dünyanın güzellikleri kalmış, Elhamdulillah.

3

Bir Türk olarak muhatabımın annesiyle yatma isteğimi izhar ederek başladım ben de küfür etmeye: ‘Ey Mann, ich ficke deine Mutter’. Da Almanlarda pek işe yaramadı. Sıklıkla aldığım cevap şu oldu: ‘Tavsiye etmem, Annem seksen yaşında, üstelik dişleri de yok, ama ille de istiyorsan adresini verebilirim ve ‘sie wird sich ganz bestimmt sehr freuen’ (çok sevinecektir, eminim). Yani, ben de olsam sevinirim. Şaka … Elhamdulillah, hayatımda kimsenin (haşa) Annesine ya da herhangi bir yakınına ve kutsalına bu şekilde terbiyesizce bir hakarette bulunmadım. Fakat tanıdığım birçok kişi bulundu ve söz konusu cevabı aldı. Dolayısıyla Almanların, ‘Türklerin şeyi ya elinde ya dilinde’ (entweder im Mund oder in der Hand) sözü benim için geçerli değil. Benimkisi sıklıkla, aslında her zaman ve her anlamda, olması gerektiği yerde. Geçen Beşiktaş’tayım, minibüsten indim ve Çarşı’ya doğru yürüyorum. Önümde bir grup genç kız, 18 bilemedin 20 yaşlarında hepsi. Yanımızda bir Ferrari durdu, gerçekten de güzel araba, en sevdiğim Ferrari renginde üstelik, siyah. Bunun üzerine kızlardan biri oldukça sesli ve heyecanlı bir şekilde, ‘Ananı si…., arabaya bak!!!’ dedi. Güldüm, ‘ne gülüyorsun abi?’ dedi … ‘bilmem …’ dedim, ‘… belki de sadece merak ettim, o işi nasıl yapacaksın.’ Birbirlerine baktılar, ‘manyak mıdır nedir’ der gibi ve dönüp yollarına devam ettiler sonra. 

Uzun bir mücadele bırakıldı geride, kanlı savaşlar, yüzyıllarca süren kavgalar, yakılan insanlar, asılanlar, kesilenler ve her nasıl öldürüldülerse artık, ama uzun ve acılı bir süreç. Fakat başardı insanlık bir şekilde bu sürecin sonunda kutsalı, kutsal olarak, ortadan kaldırmayı. En azından itibarını kırmayı. Öyle düşünüyor hiç olmazsa, düşünmek istiyor aslında. Dolayısıyla bu başarısını diri tutabilmek ve verdiği mücadeleyi unutmamak için aynısını sürekli hatırlamalı ve hatırlatmalı da, burada kimin sözü geçer herkes bilmeli bunu. Kurumsal olarak olmasa da, mesela, sanat adı altında en azından kutsala yerini ve haddini sürekli bildirmeli. Buradan bakınca tahammülsüz olan aslında biz Müslümanlar ve kutsalı olan diğer insanlar değil, onlar. Kabul edemiyorlar bir türlü bunca kavgadan sonra, kendilerince gösterdikleri bunca başarıdan sonra, hala daha birilerinin çıkıp kutsala sarılmalarını, akıldan değil de kutsaldan medet ummalarını, olmaz böyle bir şey diyorlar, olmamalı haddizatında. Kirli oldukları için, haddizatında kir oldukları için, her şeyi, yine sanat adı altında ya da düşünce özgürlüğü, kirletmek istiyorlar, kirlenmek güzeldir diyorlar. Kirlerini bize bulaştırmaya çalışıyorlar, temize katlanamıyor, tahammül edemiyorlar. Ve tabii ki, haklı olarak hem de, çok korkuyorlar. Bizim oralarda öyle derler, ‘şole bole değil ama’, ödleri kopuyor. Bizden değil, kutsaldan. Aslında onlar kuduruyorlar, biz değil. Biz şunu biliyoruz, küfür ve destekçileri her zaman olacak bu dünyada, ister otuz biri bulsunlar ister otuzda kalsınlar, dünya durdukça hem de … Ve biz de bir şekilde bu gerçekle, Müslüman kalarak, yaşamak zorundayız. Fakat onlar, onlar bizimle yaşamak istemiyorlar. Göremiyorlar bizi. Bacık öyle demişti ya, ben senin Allah’ına da Peygamberine de Qur’an’ına da hakaret edeceğim, onlarla dalga geçeceğim ve sen de buna katlanacaksın. Nitekim burada benim sözüm geçer. Dolayısıyla katlanamıyor musun, o zaman evinden çıkmayacaksın. Hani bir de ‘görmemişin aklı olmuş, çekmiş sikini koparmış’ cinsinden Müslüman olduğunu söyleyen süzme salaklar var ya … Son derece masum bir kavgaymış gibi olan biten, hani ‘aklınızı kullanın canım, gaza gelmeyin. Yoksa dininize güvenmiyor musunuz, şüpheniz mi var yoksa. Bırakın, kim ne yaparsa yapsın, siz önünüze bakın’ diyen süzme salaklar … Yok efendim, neden bu kadar hassassınız, neden bu kadar kırılgan … Hepsi örnek demokrat mübarek. Ulan salak, yanımda duran araç kırmızıdan geçince de kırılmıyorum, üzülmüyorum, ama yine de hak ettiği cezayı almasını istiyorum. Dolayısıyla kutsala hakaret beni kırmak zorunda değil ceza-i müeyyideye tabi olabilmesi için. İstemiyorum, o kadar. Ama sen istiyorsun. O zaman sen Fransa’ya ben de İran’a gideceğiz. Gerçi senin yerinde olsam Fransa’ya gitmem ya, ama yine de sen bilirsin.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN