»Das Ganze ist das Wahre«
Bütündür hakikat olan.Friedrich Hegel

»Das Ganze ist das Unwahre«
Bütün hakikat olmayandır.Theodor Adorno

»Nur wenn, was ist, sich ändern läßt, ist das, was ist, nicht alles.«
Olan değiştirilebilirse eğer, olan her şey değildir.Theodor Adorno

»Die Welt ward wahrscheinlich […] nicht verändert, weil sie zu wenig interpretiert worden ist.«
Dünya belki de yeteri kadar yorumlanmadığı için değiştirilememiştir.Theodor Adorno

»Eine Veränderung der Welt […] muss in einer Weltvorstellung begründet sein; diese wiederum setzt eine Interpretation der Welt voraus […D]enn die Welt verändern kann nur, wer sie zuvor hinreichend interpretiert hat.«
Dünyanın değiştirilmesi, bir dünya tasavvurunda temellendirilmelidir; bu ise dünyanın belirli bir yorumunu ön koşar. [Öyleyse] dünyayı ancak, onu öncesinde yeteri derecede yorumlamış olan değiştirebilir.

Martin Heidegger

»Richtig interpretiert ist die Welt erst dann, wenn sie auch verändert wird.«
Dünya ancak değiştirilince doğru yorumlanmış olur.Ernst Bloch

Eğitim şart.Türk Atasözü

1

Mesele aslında burada da Friedrich Nietzsche’yle başlıyor; aklın her şeyi içine alıp hiçbir şeyi dışarda bırakmayan öz eleştirisi (die totalisierende Selbstkritik der Vernunft), özne merkezli aklın (subjektzentrierte Vernunft) otoriter yapısını ancak yine özne merkezli aklın kendi sağladığı imkanları kullanarak gerçekleştirebiliyor; maalesef. Dolayısıyla özdeş olmayanı (das Nicht- Identische) ıskalayan ve özne-bağımsız gerçeklik metafiziğine (Präsenzmetaphysik) gömülü kalan düşünce araçları (Denkmittel), bu araçların yetersizliklerini (Insuffizienz) ortaya koyabilmek için sahip olunan yegane araçlardır. Theodor W. Adorno’nun Negatif Diyalektiği ve Jacques Derrida’nın Dekonstruktion‘u bu çelişki karşısında üretilen farklı iki çözüm önerisiden başka bir şey değildir haddizatında. Martin Heidegger’yı hesaba katmıyoruz. Nitekim o kendisini bu çelişkiden ezoterik bir özel diskurun aşkın ve aydınlık semalarına kaçırarak kurtarıyor: Habermas öyle diyor. Fakat yukarıya çıktıktan sonra Wittgenstein gibi susup temaşayla yetinmiyor tabii ki; konuşuyor, hem de durmadan konuşuyor, da kimsenin bir bok anladığı yok. Geçelim. Adorno farklı; o kaçmıyor, o bu çelişkiyi dolayımlı dışavurumun bir organizasyon şekline (Organisationsform indirekter Mitteilung) dönüştürüyor. Kendisine karşı yöneltilen özdeşleştirici düşünce (das identifizierende Denken), sürekli ve durmadan kendisini ele vermeye zorlanıyor. Albert Camus’nün Sisyphosunu andırıyor sanki. Kendisini binbir zorlukla yukarıya taşıyan akıl, yukarıya çıkar çıkmaz kendisini yeniden tepenin eteklerinde buluyor. Çıktıkça düşüyor, düştükçe açık veriyor; ve yoruluyor. Ondan kurtuluşumuz yok belki, tamam, biz bunun farkındayız, fakat o da bunun farkında olduğumuzun farkında olsun istiyoruz. Ve bunu durmadan ve yorulmadan tekrarlıyor Adorno; insafsızlık bu. İbrahim gibi çöllerde, biz aklın çölünde, şaşkın ve avare dolaşıyoruz, d’accord. Fakat, Habermas’a göre Adorno’ya göre, ancak dipsiz bir düşüncenin kendisine karşı, inatla ve samimiyetle (inständig), yöneltilmiş gücüdür bize çoktandır kaybolan bir işraki (intuitiv) idrak ütopyasının yolunu açık tutan. Diskursif düşünce sadece işraki bir idrakin yozlaşmış bir hali olduğunun farkına varmalı artık, varmalı da nasıl? Estetik tecrübe. Kendisini zar zor ayakta tutan felsefi geleneğin veremedeği umut, ezoterik sanat eserinin telvesine sığınmış ve sadece negatif bir çözümlemeye açık artık. İşte bu çözümleme uğraşından emiyor felsefe akla duyduğu o son parçacık paradoxsal güveni. Negatif Diyalektiğin gazı bu güvendir. Derrida, Adorno’nun felsefeden kovulmuş ve estetiğe sığınmış, dolayısıyla yerinden kaydırılarak ütopik bir hal almış olan akla duyduğu o son parça güvene güvenmiyor kesinlikle. Aynı zamanda Heidegger’nın yaptığı şaklabanlıklarla metafizikten kurtulduğuna da inanmıyor tabii ki. Nitekim Heidegger olan’da (das Seiende) inatla olma’yı (das Sein) örteni gördüğü ve olan’ı (das Seiende) kat kat olma’nın (das Sein) üzerinden kaldırıp atarak (Abbau/Destruktion) asl’a (das Eigentliche), dolayısıyla olma’ya (das Sein) ulaşmayı umduğu sürece, tam da kaçıp kurtulmaya çalıştığı metafiziğin dibine iniyor. Bir de utanmadan Nietzsche’yi eleştiriyor, bak hele. Nitekim eğer bir şekilde bir metafizik varsa, o asl’a ulaşma çabasından, haddizatında öncesinde asl’ı var saymaktan başka nedir ki?

2

Derrida mantık ve retorik arasında halihazırda Aristoteles tarafından mantık lehine belirlenmiş olan önceliği alt üst eder ilk olarak. Ve bu şekilde retoriğin iktidarını mantığın alanını da kaplayacak şekilde genişleterek aklın kapsayıcı özeleştirisinin gelip de önünde durduğu söz konusu sorunu aşmaya çalışır. Ne Adorno’nun Sisyphos taktiği, ne Heidegger’nın Şeyh-ul Ekber şovları. Türkçesi; ne solcuyuz ne sağcı yani. Pragmatik tutarsızlık da neymiş? Bir yerde bir tutarsızlık olabilmesi için, orada tutarlılığı belirleyen ve taleb eden bir iktidar olmalı. Kim o? Oysa mantığın retoriğin altına yattığı her yerde estetik doğurur artık. Felsefi metinleri edebi metinler olarak ele almanın, dolayısıyla metafizik eleştirisini edebiyat eleştirisine dönüştürmenin kapısı aralanır o zaman.

Nietzsche metninin estetik karakterinin ciddiye alındığı noktada mesela, onun akıl eleştirisinin isabeti mantıki tutarlılık açısından değil, retoriksel başarı ölçüsüyle değerlendirilir. Bu şekil nesnesine uygun bir eleştirinin hedefi diskursif ilişkilerden oluşan ve kendisinden argümanların türetildiği bir ağ değildir hiçbir zaman, metnin edebi figürlerinin ufuk açıcı, dolayısıyla genişletici gücüdür. İşte bu işe Dekonstruktion ismini veriyor Derrida; felsefenin özne merkezli akıl tarihi boyunca oluşturduğu ontolojik iskele(t)leri demonte etmek istiyor çünkü. Fakat bunu yüzeyin altına saklanmış ön kabul ve imaları deşifre etme babında analitik bir çözümleme üzerinden yapmıyor. O daha çok stil eleştirel ilerliyor. Edebi olmadığını söyleyen bir metnin edebi katmanlarının retoriksel anlam fazlalıklarından, söz konusu metnin onlarla açıkça söylediğini iddia ettiği iletileri söylerken aynılarını aynı anda yalanladığı dolaylı iletilere açıyor kulaklarını; ki bu noktada Adorno’ya, farklı bir şekilde de olsa, oldukça yaklaşıyor aslında. Ve bu şekilde metinleri yazarın açık ifadelerine rağmen yazarın aleyhine itirafçı olmaya zorluyor. Haliyle; bu işi yaparken söz konusu felsefi ya da bilimsel metinleri öyle olmadıkları halde öylesine ve sadece geçici olarak birer edebi metin olarak ele alsaydı, bir bakalım hele ne oluyor diyerek yani, Dekonstruktion bir oyundan ibaret olurdu. Ve o zaman biz, İbrahim Kalın’a bile hak verebilirdik. De, malheureusement, kazın ayağı öyle değil işte. Nitekim Heidegger’nın metafiziki düşünce formlarını içerden havaya uçurma hedefine, felsefi metnin sadece öylesine öyle, yani edebi, olması durumunda değil, öyle olması durumunda ulaşabilir ancak. Bu bir yöntem değildir demektir bu. O halde felsefe ve edebiyat arasındaki tür farkının ortadan kalkması gerekir, ki yakından bakınca zaten öyle bir farkın, dolayısıyla her durumda, her seferinde ve yeniden felsefi ve bilimsel dili o denli bilişsel hedeflere matuf zapturapt altına almanın, öyle ki aynısını her tür metaforik, bu demek saf retoriksel olandan arındırmanın ve edebi katkılardan temiz tutmanın mümkün olmadığını göstermek gerekir. Ki bu durumda bütün tür farklılıkları tek bir metnin içerisinde erir ve yok olurlar; il n’y pas de hors texte.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU