Die Arbeit der Wissenschaft besteht nicht in einem Schaffen, sondern in einem Entdecken von wahren Gedanken.

Bilimin işi Gedanke icat etmek değil, doğru Gedanke’leri keşfetmektir.

Gottlob Frege

Der Metaphysiker glaubt sich in dem Gebiet zu bewegen, in dem es um wahr und falsch geht. In Wirklichkeit hat er jedoch nichts ausgesagt, sondern nur etwas zum Ausdruck gebracht, wie ein Künstler. Daß der Metaphysiker sich in dieser Täuschung befindet, können wir nicht schon daraus entnehmen, daß er als Ausdrucksmedium die Sprache und als Ausdrucksform Aussagesätze nimmt; denn das gleiche tut auch der Lyriker, ohne doch jener Selbsttäuschung zu unterliegen. Aber der Metaphysiker führt für seine Sätze Argumente an, er verlangt Zustimmung zu ihrem Inhalt, er polemisiert gegen den Metaphysiker anderer Richtung, indem er dessen Sätze in seiner Abhandlung zu widerlegen sucht. Der Lyriker dagegen bemüht sich nicht, in seinem Gedicht die Sätze aus dem Gedicht eines anderen Lyrikers zu widerlegen; denn er weiß, daß er sich im Gebiet der Kunst und nicht in dem der Theorie befindet. Vielleicht ist die Musik das reinste Ausdrucksmittel für das Lebensgefühl, weil sie am stärksten von allem Gegenständlichen befreit ist. Das harmonische Lebensgefühl, das der Metaphysiker in einem monistischen System zum Ausdruck bringen will, kommt klarer in Mozartscher Musik zum Ausdruck. Und wenn der Metaphysiker sein dualistisch-heroisches Lebensgefühl in einem dualistischen System ausspricht, tut er es nicht vielleicht nur deshalb, weil ihm die Fähigkeit Beethovens fehlt, dieses Lebensgefühl im adäquaten Medium auszudrücken? Metaphysiker sind Musiker ohne musikalische Fähigkeit. 

Metafizikçi kendisini doğru ve yanlışın söz konusu olduğu bir alanda vehmeder. Aslında ama hiçbir şey ifade etmemiştir o, sadece bir şeyler dışa vurmuştur, bir sanatçı gibi adeta. Metafizikçinin kendisini bu yanılgı içinde buluyor olmasını halihazırda dışavurum aracı olarak dili ve dışa vurum şekli olarak ifade cümlelerini kullanıyor olmasından çıkaramayız; nitekim aynısını şair de yapıyor, ama o bu yanılgının içinde bulmuyor kendisini. [Neden? Çünkü metafizikçi cümleri için argümanlar ileri sürüyor, onların içerikleri için onay talep ediyor, diğer farklı metafizikçilerin cümlelerini kendi metinlerinde geçersiz kılmaya çalışarak onlarla polemiğe giriyor. Ama şair kendi şiirinde bir başka şairin şiirindeki cümleleri geçersiz kılmaya çalışmıyor; nitekim o biliyor sanat alanında hareket ettiğini ve hareket ettiği alanın kuram olmadığını. Belki de müzik yaşam hissiyatını dışa vurabilmek için en saf dışavurum aracıdır, nitekim o bütün şeyleştirilmişliklerden en arınmış olanıdır. Metafizikçinin monistik sistemiyle dışa vurmaya çalıştığı yaşam hissiyatı Mozart’ın müziğinde daha açık bir şekilde dışa vurulur ve metafizikçi düalist-aşkın yaşam hissiyatını dualistik bir sistemle ifade etmeye çalışıyorsa şayet, bunu aynısını uygun bir araçla dışa vurabilmek için Beethoven’ın sahip olduğu yeteneğe sahip olmadığı için yapıyordur. Metafizikçiler saz çalmasını bilmeyen sazendeler gibidirler.

Rudolf Carnap

The world is as natural science says it is [and w]e naturalists say that science is the highest path to truth.

Dünya doğa bilimleri o nasıldır diyorsa öyledir ve biz natüralistler diyoruz ki [, hayatta en hakiki mürşit ilimdir, dolayısıyla] bilim hakikate götüren en yüce yoldur.

W.V.O. Quine

1

Jacques Derrida’nın dediği gibiyse eğer mesele, ki öyle olmaması için herhangi bir sebep göremiyorum, dolayısıyla isim vermek gücü elinde bulunduranların işiyse, haddizatında alamet-i farikası, adamlar sadece isim vermiyorlar, isim verilebilecek ne var ne yok onu da kendileri belirliyorlar. Quine aslında tam olarak bunu söylüyor. Ve şayet Amerika birilerinin hayalini kurduğu gibi bir gece yarısı ansızın elini kolunu sallaya sallaya gelip Maduro ve karısını, her anlamda, kaldırıp götürebiliyorsa ve herkes suspus olup göt korkusuyla adına korktuğu o götün üzerine oturup olanı biteni izlemekle yetiniyor, ve hatta söz konusu göt korkusu artarak acaba sıra bana da gelir mi paranoyasına dönüşüyorsa, ki bu işe alkış tutan dal ….. ları söylemiyorum bile, bu işin kökenini burada aramak gerekir. Ve bu kökeni kısmen Frege’ye kadar geri taşımak. Felsefe o kadar da masum bir şey değil anlayacağınız. 

19’uncu yüzyıl, aslında 17’den itibaren 20’ncinin ortalarına kadar hepsi, bizim yüzyılımızdı, pardon, yanlış anladınız, biz Türklerin değil, biz Almanların yüzyılı. Allah’a şükür, biz Türkler olarak bizim diyebileceğimiz bir yüzyılımız olmadı henüz. De bunun için biraz erken sanırım. Hele dur, daha yeni çıktık yola. Yürüyoruz arkadaşlar. Friedrich Nietzsche 1844 yılında geldi dünyaya, Gottlob Frege 1848’de. Aynı toprağın adamları ikisi de, aynı kültürün çocukları, aynı Geist’ın dışa vurumları. İkisi de katı bir protestan eğitimden geçmiş, ilki bırakıp gitmiş sonra gerçi, de sen onu bıraktın diye o da seni bırakmıyor ki … Ve bir diğer katı bir protestan eğitimden geçmiş kişi, Immanuel Kant. Dolayısıyla kısmen Frege demiş olsam da aslında bu işi Kant’a kadar geri götürmek gerekir, nitekim Frege Kant’in birinci sorusuna verdiği cevap üzerinden ilerliyor. Kant ‘Ne bilebilirim?’ diye sorup aynı soruyu ‘gördüğümü’ diye cevaplıyorsa, ki bu noktada görme fiilini bütün bir duyumsama adına pars pro toto kullanıyorum, Frege de ‘Ne söyleyebilirim?’ diye sorup aynı soruyu ‘gördüğümü’ diye cevaplıyor. Kant görmediklerime inanabilirim ama derken, Frege görmediklerimi anlatabilirim ama diyor. İnsanız, konuşacağız bir şekilde. De nasıl konuşacağız. Sen dışarıda yağmur yağıyor demesen de dışarıda yağmur yağıyorsa dışarıda yağmur yağıyor. İki gelenek var burada bugüne kadar uzanan. İlkine bazıları, mesela Jürgen Habermas, postmodernite diyorlar, bazıları ikincisine, en azından Birleşik Devletlere yansıyan kısmıyla, mesela Michael Dummett, analitik felsefe. İlki Nietzsche üzerinden Martin Heidegger ve Jacques Derrida’ya diyelim, diğeri Frege üzerinden Carnap ve bizim Quine’a ilerliyor. İki farklı düşünme tarzı, ama aslında daha fazla.

2

Fregeye geçmeden önce genel bir çerçeve çizmek istiyorum. Biraz önce iki gelenekten söz etmiştim, Nietzsche ve Frege’yle başlayan iki gelenekten ve bu ikisini iki farklı düşünme tarzı, aslında daha fazla, olarak belirlemiştim. Düşünme tarzı olarak aralarındaki farkı, nispeten daha güncel kavramlar tercih etmek gerekirse, analog ve dijital düşünme tarzı olarak verebiliriz. Dijital düşünmede argümanlar sınırları keskin ve kesin olarak belirlenmiş kavramlardan oluşur, dolayısıyla aynıları üzerinden gelişir. Analog düşünce ise bu sınırları geçişken (permeable) kılar. Bu demek ilki aynı gibi olanı farklılaştırırken, ikincisi prima facie farklı duranı birbirine benzetmeye çalışır. Dolayısıyla dijital düşünme tanımlarda, analog düşünme ise karşılaştırmalarda vurur kendisini dışarıya. Bu aslında felsefede ta dibinden beri var olan bir tartışmanın bizzat kendisidir: Logik ve Rhetorik tartışması. Ve günümüzde büyük ölçüde analitik ve kıta felsefe(si) tartışması olarak adlandırılır aynısı. Temelde ise iki farklı dünya kavrayışı (Weltauffassung) temsil edilir burada: Bilimsel dünya kavrayışı ve estetik dünya kavrayışı. Tabii ki estetiğin tamamıyla retoriğe indirgenebilir olduğunu söylemiyorum. Fakat, mesela Habermas’ın Derrida’ya karşı ‘die Einebnung des Gattungsunterschiedes zwischen Philosophie und Literatur’ başlığıyla dile getirdiği, dolayısıyla felsefe ve edebiyat arasındaki tür farkının düzeltilmesi çabası, retoriğin mecaz üzerinden mantıki düşünceye karşı başlattığı bir tür estetik baş kaldırıdır. Bu retorik dönüşümün (rhetorische Wende) ilk bakışta hedefi edebiyat ve felsefe ve aynılarıyla birlikte her ikisinin idrak şekilleri arasındaki farkı düzlemek olsa da, meselenin arkasında saklı olan aslında bir bütün olarak Batı rasyonalizminin sorgulanmasıdır. Ve bunun arkasında da insanın dünya ile nasıl bir ilişki kurabileceği, haddizatında söz konusu ilişkinin uygun (adequate) olanının nasıl ya da hangisi olduğu sorusu vardır. 

Söz konusu başkaldırıyı (retorik dönüşüm) özünde anlamak için, mantıki düşüncenin (logik, dijital) özünü kavramak gerekir, ki bu şekilde bu başkaldırının asıl hedefinin ne olduğu çıkar ortaya. Mantığın hedefi, kısaca ifade etmek gerekirse, doğru yargılardan (ön kabuller) doğru yargılar (sonuçlar) çıkarabilmenin kurallarını vaz etmektir, ki bu kurallar adamakıllı uygulanmaları durumunda ve şayet ön kabuller de doğruysa, çıkan sonuçların da doğru olmalarını garanti ederler. Bu hedef Aristoteles için ne kadar belirleyici idiyse vakti zamanında, Frege için de aynı derecede belirleyiciydi geçtiğimiz yüzyılda ve hala daha. Dolayısıyla her ikisinin merkezinde de doğruluk kavramı vardır. Daha da daraltmak gerekirse, yargıların doğruluğu. Bu bağlamda yargıların parçaları, bu demek kavramlar, doğru ve yanlış yargıların doğruluk ve yanlışlıklarına sağladıkları katkı çerçevesinde değerlendirilirler. Geleneksel mantık bu minvalde ve yapısı itibariyle basitten girifte doğru kendi içinde kavram öğretisi, yargı öğretisi ve sonuç öğretisi olarak üçe ayrılır. Ve retoriğin mantığa başkaldırısı bu her üç alanda da gesondert (ayrı ayrı) hayat bulur. İki şekilde zahir olur aynısı: Bir tarafta idrakin imkanından bir bütün ve bu olarak şüphe eder, diğer tarafta mantıki düşüncenin idrak değerini sorgular. İlk durumda formel sonuçların genel geçerli, yargıların doğru ve kavramların keskin ve kesin olarak belirlenebilir olduklarını kabul etmez. İkinci durumda ise sonuçların verimsiz, yargılarla düşünmenin dar ve soyut kavramların gerçeklikle uyuşmadıklarını iddia eder. Bu bağlamda mantık düşünmeyi dışlayıcı olarak mantıki bir sonuç çıkarımına indirgemekle suçlanır. Bu eleştirinin dışa vurduğu genelleme açısından haksız olduğu söylenebilir, fakat mantıki düşüncenin kapsamına yönelik soruyu ortadan kaldırmaz aynısı yine de. Ve tabii ki farklı düşünme ve idrak şekillerine ve aynılarının kapsamlarına yönelik soruyu da. Ki farklı düşünme ve idrak şekillerinden bahsederken hem argumentatif hem de non-argumentatif olanlarından söz ediyorum. Yoksa deduktif argümantasyon kapsamında kalmayıp non-deduktif argümantasyon şekillerini de içeri alarak, dolayısıyla sadece bu şekilde genişleyerek, bu sorunun üstesinden gelmek istiyorsanız eğer, ben söyleyeyim size, bu olmaz. Çünkü mesele bu bağlamda argümantasyon alanını tamamen terk ederek non-argumentatif düşünme ve idrak şekillerini de içeriye almak olmalıdır aslında. Mesela Müslümanlar olarak oldukça aşina olduğumuz kıssaları ele alalım. Bu noktada aynılarının fiktif olup olmadıkları önem arz etmez. Kıssaların yargılarla yargıları birleştirip kanıt üretmediklerini biliyoruz. Dolayısıyla onların maksadı olguları kanıtlamak değil, aynılarını şimdileştirmektir (vergegenwärtigen). Aslında mümkün olan bütün tasvir şekillerinin hepsinin idrak değerini ortaya koymak gerekir, ki bu bile dar kalabilir son tahlilde. Nitekim öyle tasvir şekilleri olabilir ki onların maksadı, kelimenin tam anlamıyla, bir idrak sağlamak değildir. 

Her ne kadar retoriğin eleştirisi biraz önce söylediğim gibi söz konusu her üç alanda gerçekleşiyor olsa da, son tahlilde aynısının merkezinde yargı vardır yine de dolayısıyla. Nitekim retorik eleştirinin derdi birincil olarak doğruluk kavramıdır. Ve mantık tarafından doğruluk kavramının mekanı yargı olarak belirlenmiştir. Yargı derken ama şunu da, teknik açıdan, göz önünde bulundurmak gerekir: Felsefi gelenek yargı denilen bu şey için bize diğer bazı alternatif isimler sunuyor: Cümle, iddia, ifade, Gedanke ve günümüzde muhtemelen en çok kullanılan olarak proposition. Buna Türkçede önerme diyorlar sanırım, da ben pek anlamadım, kim kime ne öneriyor, bildiğim kadarıyla burada bir iddiada bulunuluyor, neyse, dolayısıyla bu kelimenin kendisini de kullanımını da sevmedim, onun için orijinalini kullanacağım gerekirse, bu demek proposition’da kalacağım. Bir de şu, geleneğin alternatif olarak sunduğu bütün bu kavramların eşdeğer olduklarını söylemiyorum tabii ki, tabii ki aralarında farklar var, haddizatında bazen önemli farklar, fakat bütün bu farkları bir tarafa bırakırsak hepsini de gönül rahatlığıyla Aristoteles’in kimdir veya nedir o onun hakkında doğrudur diyebileceğimiz, ya da Frege’nin kimdir ya da nedir o ona doğru ve yanlış olma doğruluk değerini atfedebileceğimiz diye aradıkları şey için kullanabiliriz. Doğru olabilme kapasitesine sahip bütün şekiller yapı olarak ve dilbilgisel (grammatisch) açıdan ifade cümlesinin yapısına sahiptirler. Halihazırda Aristoteles genel olarak anlamlı cümlelerle özel olarak iddia eden cümleler arasında bir fark gözeterek birincileri doğru olabilme kapasitesine sahip olmadıkları için mantıktan dışlayarak retoriğe, dolayısıyla poetiğe havale eder. Bu durumda mantığın propositional bir doğruluk kavramından yola çıktığını söyleyebiliriz. Ve retoriğin hedef aldığı şey tam olarak bu doğruluk kavramıdır. Buna biz Türkçede ‘dırdır’ diyoruz. Şaka yapmıyorum, dolayısıyla karının dırdırından söz etmiyorum. Gerçekten de retoriğin hedefi son tahlilde bütün bu ‘dır’’lar’dır’. Bu noktada kavramlar giriyor devreye yeniden, dolayısıyla aynılarının söz konusu doğruluk kavramına uygun olabilmeleri için sağlamaları gereken şartlar sorgulanıyor. Doğruluk kavramı öncelikle bir yargının doğru ya da yanlış olup olmadığının kesinlikle belirlenebilir olmasını ön koşar ve kesin ve keskin kavram talebi aslında mantığın bu şekilde çift değerli olmasından kaynaklanır. Belirli bir şeyin bir kavramın kapsamı altına düşüp düşmediğinin belirlenememesi, bu tarz bir alt konumlanmayı dışa vuran ifadenin doğru veya yanlış mı olduğunu kesin olarak tespit edebilmeyi engeller. Bu demek Frege’ye göre, Begriffsschrift’te, bu tarz kavramların görüldüğü içerikler yargılanabilir, dolayısıyla da doğru ya da yanlış olabilir olmayarak elenmek durumundadırlar. Fakat şurası önemli, Frege bu tarz kavramları tamamen dışlamaz, onları sadece mantık için işe yaramaz kabul eder. Muğlak kavramlar mantığı ve bu bağlamda özellikle Fuzzy Logic dediğimiz şey analojik düşünmenin belirli şekillerini mantıki açıdan rehabilite etme çabasıdırlar son tahlilde. Dolayısıyla mantık, birlikte çalışacağı kavramları kendisi seçer, aslında sıkça onları onlarla çalışılabilir bir şekle kendisi sokar. Ve bu noktada soru şu, bu sokmak, dolayısıyla kavramlara onlarla çalışılabilir bir şekil vermek, aynı zamanda gerçekliği de onunla (kafana göre) çalışılabilir bir şekle sokmak olmaz mı? Olur, kesinlikle olur. Dolayısıyla da gerçekliği saptırmak olur? Haddizatında kendi gerçekliğini yaratarak güç sendeyse diğer herkesi de bu gerçekliğe zorlamak. Prokrustes’in yatağı gibi bir şey o zaman mantık. Yatır gerçekliği içine, kes, doğra, biç. El hak, öyle. İşte Nietzsche’ye bu yatak dar geldi. Dar da zaten.

Excursus

Diğer bir ‘neredeyse Maduro’ vakası 1984 yılında yaşanır. 

Paris’te kurulan bir felsefe enstitüsünün başına kurucu müdür olarak Derrida’nın atandığını duyan bizim Quine’nın yakın dostlarından bir hanımefendi, Ruth Barcan Marcus, ‘Ne??? Bana sormadan ha…!!!’ dercesine eline kalemi aldığı gibi ilgili devlet bakanına, Laurent Fabius, hemen bir mektup yazar:

Fonder un ‘Collège international de philosophie’ sous la direction de Derrida est une sorte de plaisanterie ou, plus sérieusement, soulève la question de savoir si le ministère d’État est victime d’une fraude intellectuelle.

Derrida’nın yönetimi altında bir uluslararası felsefe okulu kurmak bir tür şaka olsa gerek, ya da, ki bu daha ciddi [bir durum], sayın bakan acaba entelektüel bir dolandırıcılığın kurbanı mı oldu sorusunu akla getiriyor.

Bakan şaşkın, kim lan bu, ne oluyoruz falan derken … Derrida’ya söz konusu mektubun bir kopyasına iletmekle yetinir ama kendisine gereken ikazı da yapar yani:

 ‘… ne jamais descendre un escalier devant cette dame’.

[Lütfen, sakın haa … ] Hiçbir zaman [, hiçbir şekilde ve hiçbir durumda, hiç]bir merdivenden bu hanımefendinin önünde inmeyin.

Bana şeyi hatırlattı bu mektup, hani bir zamanlar bizim buralarda da anlatılırdı ya, hala daha anlatılıyor mu bilmiyorum. İşte Paris’te dans lokalleri açılınca bizimkisi tedirgin olmuş, acaba bu iş bizim buralara da sıçrar mı endişesiyle almış kalemi eline ve bu işin sorumlularına bir mektup yazmış. Demiş ki: ‘Eeeey bre kafirler, duydum ki dans ediyormuşsunuz … Ettirmem. Kadın erkek bir araya gelip uygun olmayan şekillere giriyormuşsunuz … Girdirmem. Sabahlara kadar kokain mokain, esrar mesrar, eroin meroin, oradan buradan, alttan yukarıdan girip çıkıp toplu seks partileri falan … . Yaptırmam. Atıma biner bir gece ansızın gelebilirim ha, ona göre’. Tabii ki Paris anında tilt. 

Yani, oluyor böyle şeyler. Her anlamda … 

Şeyi gördünüz mü şeyi, hani Jennifer Lopez ‘zensiz olmaz’ diyor ya, sonra da götünü dönüp sırıtarak gidiyor … Bitiyorum bu karıya … dermişim … Şaka lan, şaka … O kadar zevksiz miyim ben? Teessüf ederim…

3

Gelelim yılanın başına, yani Gottlob Frege’ye. Hani derler ya, bir deli kuyuya bir taş attı, bin akıllı çıkaramadı, ki Frege aynı zamanda Yapay Zekanın, mantık bağlamında, George Boole’la birlikte önemli modern babalarından biridir de. Şaka ya, ne yılanın başı. Adam garibanın biri. Ludwig Wittgenstein’a yazdığı mektupları bir okusanız…, yok ağlamazsınız, ama gülersiniz. Yeri en iyi ihtimalle sanayide işlek bir esnaf lokantasında tezgahın arkası olması gerekirken etrafına topladığı kendisi gibi tezgahtarlarla koca bir Türk akademisini tek başına idare eden ama bununla yetinmeyip TRT, MEB ve belediyelere de el atan sayın üstad-ı azam İhsan Fazlıoğlu bu pensumundan dolayı haklı olarak küçük dağlar bana ait havasında ortalıkta cirit atarken, Frege gariban zırt pırt, ben anlamam, ben bilmem modunda. Frege’den kısaca bahsetmek zor, ama deneyeceğim yine de. Fakat yüzeysel olacak, zorunlu olarak öyle olacak, detaylara takılmayacağım, ki zaten Frege’yi Almanca konuşamayan birine detaylarıyla anlatmak pek bir şey kazandırmaz o kişiye. Çerçeveyi yakalayamaz. Yok, mesele o değil, ben anlatırım, en âlâsını anlatırım da … Neyse.  

Ohne damit eine Definition geben zu wollen, nenne ich Gedanken etwas, bei dem überhaupt Wahrheit in Frage kommen kann. Was falsch ist, rechne ich also ebenso zu den Gedanken, wie das, was wahr ist. Demnach kann ich sagen: der Gedanke ist der Sinn eines Satzes.

Aynısıyla bir tanım vermek derdinde olmadan, Gedanke derken kastettiğim doğru olmanın ancak kendisi(yle/nde) mümkün olduğu şeydir, dolayısıyla yanlış olanı da dahil ediyorum ona, aynen doğru olanı ettiğim gibi. Buna göre şunu diyebilirim ki, bir cümlenin anlamı o cümlenin Gedanke’sidir.

Bu son cümle (‘bir cümlenin anlamı o cümlenin Gedanke’sidir’) Frege’nin varmak istediği son noktadan hemen bir öncesidir aslında, fakat buraya gelene kadar uzun bir yol geride bırakır, nispeten uzun bir yol. Frege’nin bu cümlede kullandığı her üç ismi de (der Gedanke, der Satz, der Sinn) iyi anlamak gerekir, nitekim normal kullanımla birebir örtüşmez kastettikleri onun burada ve biraz önce Almanca bilmeyen çerçeveyi yakalayamaz derken bunu söylemek istemiştim. Burada cümle derken Frege kendisiyle bir iddiada bulunulan ve semantik açıdan kusursuz olan bir ifade cümlesini kasteder. Böyle bir cümle ne muğlaktır (vage), ne de çok nesneli/anlamlı (mehrdeutig). Onda olan bütün isimler dünyada bir nesneye işaret ederler. Böyle bir cümle ya doğrudur, ya yanlış, tertium non datur. Ve hangi doğruluk değerine sahipse artık böyle bir cümle, o ona ebediyen sahiptir. 

Frege öncesinde bazı ayrıştırmalar yapar: 

1- Logische Eigennamen, özel isimler, 

2- Kennzeichnungen, tanımlar ve 

3- Sätze, cümleler. 

Daha sonra kavramları da (Begriffsausdrücke (Prädikatoren)), belirli modifikasyonlarla birlikte, dahil eder bu sisteme, de biz onları burada dışarıda bırakabiliriz. Ardından bir ikinci adımda, yapmış olduğu bu ayrıştırma sonucu elde ettiği bu üç unsur için dört özellik belirler:

1- İşaretin kendisi, dolayısıyla maddi tarafı. 

2- İşaretin anlamı, Sinn. 

3- İşaretin nesnesi, Bedeutung 

4- İşaretin zihinde canlandırdığı tasavvur, Vorstellung. 

Ben Müslümanım, Elhamdulillah, dolayısıyla örneklerim de öyle olmalı. Biliyorum, verdiğim örnek Frege tarafından onay bulmazdı, da kim takar Frege’yi … Şaka şaka, takmaz olur muyum, da benim için bu noktada önemli olan meselenin anlaşılması. Dolayısıyla özel isim için örnek olarak Muhammed diyebiliriz, tanım için Allah’ın son elçisi ve Fregevari cümlemiz için de Muhammed Allah’ın son elçisidir. Bu bir iddia, dolayısıyla burada o anlamda bir Gedanke var. Peki Frege neden onay vermezdi bu örneğe? Allah için, o anlamda, hayli hayli de, belki Hz. Muhammed için de şüpheyle yaklaşabilirdi meseleye. Nitekim;

Der Satz ‘Odysseus wurde tief schlafend in Ithaka ans Land gesetzt’ hat offenbar einen Sinn. Da es aber zweifelhaft ist, ob der darin vorkommende Name ‘Odysseus’ eine Bedeutung habe, so ist es damit auch zweifelhaft, ob der ganze Satz eine habe.

‘Odysseus derin bir uyku içerisinde Ithaka’da karaya bırakıldı’ cümlesinin bir anlamı vardır açıkça. Fakat aynı cümle içerisindeki ismin, ‘Odysseus’, bir nesnesi olup olmadığı şüpheli olduğu için cümlenin de bir nesnesi olup olmadığı şüphelidir.

Ama Allah’a inanmadığı için onay vermezdi değil tabii ki … Nitekim her nekadar öğrencisi Carnap için naturalist ve onun öğrencisi Quine için hardcore naturalist diyebilirsek de, Frege için bunu diyemeyiz. Diğer taraftan biraz önce örnek verdiğim Hz. Peygamberle ilgili cümleye yine de doğru diyebilirdi Frege ama. Şöyle: Diyelim ki Frege bir cemiyette yakın dostlarıyla sohbet ediyor ve konu bir şekilde, Allah aşkına nasıl ve niçinini sormayın, Hz. Muhammed’e geldi. Ve Frege’nin dostlarında biri Müslümanlara göre Muhammed Allah’ın son elçisi değildir dedi. Bu durumda Frege, kültürlü ve bilgili biri olduğu için, hemen müdahale ederek, hayır efendim, söylediğiniz doğru değil, nitekim Müslümanların kutsal metni Mushaf Muhammed’in Allah’ın son elçisi olduğunu söylüyor. Dolayısıyla o bu noktada doğruluk kavramını dolaylı kullanmış olurdu, aslında metaforik, paraziter de diyebiliriz. Bu demek Hz. Muhammed’in Allah’ın son elçisi olduğu iddiasını bilimsel cümlelerde olduğu gibi ampirik bir nesneye geri (re-) taşıyarak (-ferre) değil, Mushafa geri taşıyarak doğrulardı. Buna dolaylı doğruluk diyor.   

Sinn ve Bedeutung arasındaki fark anlatılırken genel olarak Venus gezegeni kullanılır örnek olarak, dolayısıyla akşam ve sabah yıldızı tanımları. Bu demek venus söz konusu gezegenin ismidir, akşam ve sabah yıldızı aynı gezegenin her seferinden farklı bir açıdan zikredilmesi, dolayısıyla anlamı. Bir ismin ve tanımın, ki tanım da bir isimdir aslında, anlam ve nesnesi böyle. Maddi tarafı, dolayısıyla işaretin kendisi zaten malum. Bir de zihinde canlandırdıkları tasavvurlar var. Burada herkes ayrılır. Diyelim ki eşinize bir akşam yıldızlı gecede evlenme teklif ettiniz ve eşiniz bu teklifi kabul etti. Aradan yıllar geçti ve evliliğiniz hala daha intakt, yani ayakta. Siz memnunsunuz bundan, fakat, siz bilmezsiniz de, eşiniz değil, dolayısıyla onun akşam yıldızına bakarken zihninde canlananla sizin aynı yıldıza bakarken zihninizde canlanan çok farklı şeyler. Dolayısıyla o noktada her ikiniz için de Venus işaretinin hem maddi tarafı, hem anlamı, hem nesnesi aynı olmakla birlikte, aynısının her ikinizin zihninde canlandırdığı tasavvur farklıdır. Farkettiyseniz burada üç farklı dünya var: Nesnelerin dünyası, dışarısı yani. Orada doğru ve yanlış olmaz, ağaç ağaçtır, kedi köpek de kedi köpek. Tasavvurların dünyası, orada ağaç herkes için farklı bir şeydir. Ve anlamın dünyası, işte burası ortaklaşa buluştuğumuz ve bilimin mümkün olduğu dünyadır. Ne demiştik, bir cümlenin anlamı ondaki Gedanke’dir.

Ein drittes Reich muß anerkannt werden. Was zu diesem gehört, stimmt mit den Vorstellungen darin überein, daß es nicht mit den Sinnen wahrgenommen werden kann, mit den Dingen aber darin, daß es keines Trägers bedarf, zu dessen Bewußtseinsinhalte es gehört. 

Bir üçüncü dünya kabul etmeliyiz. Bu dünyaya ait olan şeyler tasavvurlarla duyumsanamaz olmaları dolayısıyla ortaktırlar, dışardaki şeylerle ise kendisinin bilinç içeriği olmak zorunda oldukları bir taşıyıcıya ihtiyaç duymamaları dolayısıyla ortaktırlar.

Peki her cümlenin bir Gedankesi var mıdır? Bu demek her cümlenin bir anlamı vardır, d’accord. Mesela ‘Bir bardak su rica etsem?’ desem beni anlarsınız, ama burada bir Gedanke yok. Aynı şekilde Ömer Faruk’a, ‘Oğlum pencereyi kapatır mısın lütfen?’ desem, bu cümlem de anlaşılır, fakat burada da bir Gedanke yok, nitekim buralarda bir iddia söz konusu değil. Aynı şekilde ‘bu sabah kahvaltıda ne yedin?’ diye sorsam Ömer Faruk’a, bu cümlede de Gedanke olmaz. Fakat Ömer Faruk’a ‘bu sabah kahvaltıda kuymak mı yedin?’ diye sorarsam iş değişir. Nitekim bu noktada cümledeki soru ekini çıkartırsam, dolayısıyla ‘mı’’yı, geriye ‘bu sabah kahvaltıda kuymak yedin’ kalır ve aynı cümleyi formel açıdan düzgün bir şekilde verirsem, ‘Ömer Faruk bu sabah kahvaltıda kuymak yedi’ olur ve burada bir Gedanke vardır. Bu cümle ya doğrudur ya yanlış, ki doğruysa ebediyen doğrudur, yanlışsa da ebediyen yanlıştır. Geriye cümlenin nesnesi kalıyor. Nedir bu? Cümlenin maddi tarafı belli, aha bu yazdığım. Anlamı belli, Gedanke. Zihinde canlandırdığı tasavvurlar da tamam. E peki nesnesi nedir?

Daß wir uns überhaupt um die Bedeutung eines Satzteils bemühen, ist ein Zeichen dafür, daß wir auch für den Satz selbst eine Bedeutung im allgemeinen anerkennen und fordern. Der Gedanke verliert für uns an Wert, sobald wir erkennen, daß zu einem seiner Teile die Bedeutung fehlt. Wir sind also wohl berechtigt, uns nicht mit dem Sinne eines Satzes zu begnügen, sondern auch nach seiner Bedeutung zu fragen. Warum wollen wir denn aber, daß jeder Eigenname nicht nur einen Sinn, sondern auch eine Bedeutung habe? Warum genügt uns der Gedanke nicht? Weil und soweit es uns auf seinen Wahrheitswert ankommt.

Genel olarak bir cümlenin nesnesinin peşine düşmemiz, cümlenin kendisi için de bir nesne kabul edip talep ettiğimizin bir göstergesidir. Gedanke bizim için, onun herhangi bir parçasının nesnesi olmadığını fark ettiğimiz noktada bütün değerini yitirir. Dolayısıyla haklıyız bir cümlenin anlamıyla yetinmezken ve ayrıca bir de onun nesnesini isterken. Ama neden her özel ismin sadece bir anlamının değil aynı zamanda bir de nesnesinin olmasını istiyoruz? Gedanke neden yetmiyor bize? Çünkü bizim meselemiz son tahlilde onun [kendisi değil] doğruluk değeridir.

Dolayısıyla diyor Frege, biz sadece konuşmak istemiyoruz, biz konuştuklarımızın, en azından aynılarına bilim sıfatını vereceksek, bu demek onlara doğru diyeceksek, bir yere dayanmalarını, ampirik bir veriye geri taşınabilir olmalarını istiyoruz. Bu yüzden de…

…[s]o werden wir dahin gedrängt, den Wahrheitswert eines Satzes als seine Bedeutung anzuerkennen. Ich verstehe unter dem Wahrheitswerte eines Satzes den Umstand, daß er wahr oder daß er falsch ist. Weitere Wahrheitswerte gibt es nicht. 

…bir cümlenin doğruluk değerini onun nesnesi olarak görmeye sevk ediliyoruz. Bir cümlenin doğruluk değeri derken benim anladığım onun ya doğru ya da yanlış olmasıdır. Daha başka doğruluk değerleri yoktur. 

Şöyle düşünebiliriz: Frege için söz konusu üçüncü dünya bu doğruluk değerlerinden müteşekkildir ve nasıl ki şeylerin dünyasında bir isim, mesela ağaç, bahçede duran ağacı nesnesi biliyorsa, bir Gedanke de onda dışa vurulan doğru ve yanlışı nesnesi bilir. Yine kendi örneğimize dönersek: Muhammed Allah’ın son elçisidir bir doğru Gedanke olarak adeta bir şeyin dışa vurumudur, Frege’nin demesiyle der an sich unsinnliche Gedanke kleidet sich in das sinnliche Gewand des Satzes und wird uns damit faßbarer. Wir sagen, der Satz drücke einen Gedanken aus. Bu demek, kendinde duyumsanamaz olan Gedanke cümlenin duyumsanabilir fistanına bürünür ve bu şekilde bizim için ele gelir olur. Ve biz cümle bir Gedanke’yi dışa vuruyor deriz. Musa Allah’ın son elçisidir ise yanlış bir Gedankedir ve o da bu yanlışlığa işaret eder. 

Terbiye edilen her şey azalır, zaten azalsın diye terbiye edilir, iyiki de terbiyesizim’ demiştim, merhum babam yine kirli görüşçülerin şikayeti üzerine ‘Oğlum rahat bırak şu insanları, bırak uğraşma kimseyle, hangi cehenneme gidecekse gitsinler, sana ne?’ dediğinde. Gülmüştü merhum, ‘sana laf yetiştiremeyeceğim, ama sen dediğimi yap yine de’. ‘Önemli olan ahlaklı olmak ve en ahlaksızlar en terbiyeli olanlardır her zaman.’ diyerek bitirmiştim sözümü sonra. Bu söylediklerimle Nietzsche’yi özetlediğimi çok sonraları öğrendim ama. Adam (filozof) olacak çocuk hesabı. Mesele neydi? Mesele şuydu: Abdullah ibn Mesud’u okumuştum bir önceki akşam ve etkilendim. O yaparsa ben de yaparım dedim ve kalktım bizim oradaki Mescid-i Zarar’a gittim. Girdim içeri, zarar mescidinin lokaline ve oturdum. Beni görünce anladılar işi tabii ki, ama önlerine dönüp konuşmaya devam ettiler. Hıyanetçiler, hatmeciler, kirli görüşçüler, ağlayan adamın adamları … hepsi orada. Düdük hıyanetçiler de ama. Duvarda da babalarının resmi. Ben bekliyorum, bir fırsat kolluyorum. Bir ara sesleri yükselir gibi oldu, aha dedim, Allah beklediğin fırsatı verdi Mustafa, yürü: Allah’u Ekber. Sakin olun dedim, bağırmayın. Hep birden ne diyor bu dercesine bana döndüler. Babalarının resmine işaret ederek, bak babanızı sizi gözetliyor yukardan, kızar sonra size, böyle bağırmayın, üzmeyin babanızı. Şey gibi dura kaldılar öylece. Önce birbirlerine baktılar, sonra içlerinden biri, bizim Yomralı, ‘Bak oğlum dedi, rahat dur, ateşe atar yakarım seni.’ Yaşlı başlı adam o zaman, babamın arkadaşı. Ağır konuşamadım, Allah affetsin, sadece, hele gel yak da görelim diyebildim. Bu esnada hani kendi kuburlarına girince kahraman kesilen kirli görüşçüler var ya, sus pus. Camdan dışarıyı seyrediyorlar. Yani bir ıslık çalmadıkları kaldı. Bir tanesi bırakın dedi şu deliyi, o babasını bile Müslüman saymıyor. Sonra iki tanesi üzerime yürüdü, ayağa kalktım, üzerinde oturduğum sandalyenin ağırlığını kontrol ettim ve bekliyorum. Ama anladım, gelenlerin niyetleri kötü değil, yani tamam Mustafa, yapacağını yaptın, artık uzatma havasında dışarı çıkmamı istiyorlar. Tamam dedim, çıkıyorum ve çıktım. Dışarıda bir köşede bekliyorum ama. Sonra kalktılar hep birlikte namaza girdiler. Namazdan sonra o esnada içerde oturan kirli görüşlü bir amcaya yaklaşarak; ‘Ne oldu hacı amca, hani deviriyordunuz, sanırım mutfakta tencereyi devirmekle yetineceksiniz bu sefer?’ ‘Sen ne diyorsun?’ dedi, ‘terbiyesizlik yapma’ ve beni babama şikayet etti. Mesele bu. Siz kimden cesaret, adalet, merhamet veya insanı özel kılan herhangi bir özellik bekliyorsunuz? Siz tanımıyor musunuz bunları? Bunlara verin makamı, verin parayı, sırtlarını sıvazlayın biraz … Birileri sizi boğazlarken sıvazlandıkları sırtlarını dönüp camdan dışarı bakar ıslık çalarlar.

Hayat böyle bir şey işte ve şayet ona ayak uyduramıyorsan işin zor. Almanca öğretmenim demişti; pass auf dich auf, wenn du so weiter machst kommst du unter die Räder. Öyle de oldu. Yaşlandık artık, adam gibi ölmekten başka bir şey kalmadı dünyadan alabileceğimiz. İnsan elinde bir kumanda olsun istiyor bazen, geri sarıp yeniden başlayabilmek için. Veya bilgisayar oyunu gibi, kötü başlamışsa ve iyi gitmiyorsa kapat yeniden başla. Reset. Babamı çok özledim, annemi daha çok özledim. Onlarla daha çok vakit geçirmek isterdim. Gerçekten de öyleymiş, insan kaybedince anlıyor asıl değerlerini. De … Kierkegaard’nın dediği gibi, ki o da aslında herkes gibi bildiğini sandığı bir çok şeyi Friedrich Hegel’den çalmış, hayat ileriye doğru yaşanır, ama geriye doğru anlaşılır, dolayısıyla (Hegel) [d]ie Eule der Minerva beginnt erst mit der einbrechenden Dämmerung ihren Flug, bu demek Minerva’nın baykuşu karanlık çökmeye başlayınca açar kanatlarını.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN