Sabit Din – Dinamik Şeriat – Tarihselcilik
0
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ
Bazı insanlar Allah’a denk tuttukları şeyleri Allah’ı sever gibi severler. Mü’minler ama Allah’ı daha çok severler.
Ben (Sarıyer) Rumeli Kavağı’lıyım. Bizim burada küçük bir liman var. O limanda öğrendim ben yüzmeyi, ilkokula daha henüz yeni başlamıştım. Bir yaz tatilinde. Bugün oradaydım yine (01.02.2026). Olsa olsa on on iki metrelik bir girişi var. Bir ucundan atlar diğer ucuna kadar yüzerdik. Teknelerden akan mazot suya karışırdı ve biz o suya dalardık. Renkli renkli motifler oluştururdu mazot suyun yüzeyinde. İlginç. Ben olsam çocuğuma o suda yüzmeye izin vermezdim. Almanya’da trende görürsünüz bazen, ufacık çocuklar yerde oturur, neredeyse yalarlar oturdukları yeri. Ellerini her yere sürer, sonra da ağızlarına sokar parmaklarını emerler. Anneleri ya da babaları yanlarında durur gazete okur. Kimseyi rahatsız etmedikleri sürece müdahale etmezler ama. Düşünebiliyor musunuz? Burada mümkün olmazdı böyle bir şey muhtemelen. Hangi Türk anne veya baba böyle bir manzaraya izin verir ki? Herkesler sever çocuklarını, hatta Sting’in söylediği gibi muhtemelen the Russians[, or the Israelis,] love their children too … Da Türkler farklı seviyorlar çocuklarını. Aslında Türkler genel olarak farklı seviyorlar. Sahip olmak kavramı değişik bir boyut kazanıyor İpsala ya da Kapıkule’den bu tarafa geçince. Selami Şahin’in kadınına taptığı gibi Türkler sahip oldukları her şeye tapıyorlar. Değişik bir şey bu. Gerçekten de, bir Müslümandan Allah’ı nasıl sevmesi isteniyorsa, Türkler çocuklarını ve sahip oldukları her şeyi tam olarak öyle seviyorlar. Beni korkutuyor bu sevgi, bu sahip olma şekli. Diese Intensität haddizatında. Eşlerini de öyle seviyor Türkler, ama öyle de dövüyorlar … Tutku ve iştiyakla. Neyse, güzel şeylerden bahsedelim. İşte söz konusu o limanın başında durup burnumun dikine kuzeye doğru bakarsam, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü görürüm (Modernite/Teknoloji); ama o noktada durmaz ayaklarımın üzerinde yaklaşık yetmiş seksen derece sağa doğru dönersem, Yoros Kalesi’ne gelirim (Tarih); ve orada da durmaz on on beş, belki de yirmi derece daha yali yali dönmeye devam edersem, Yuşa Tepesi’ni alırım karşıma (Gelenek). Ardından binerim arabaya ve üç dakika Sarıyere doğru sürer Telli Baba’ya varırım. Die Gleichzeitigkeit des Ungleichzeitigen diyor Ernst Bloch, eş zamansızların eş zamanlılığı.
Yazları tatile gelince arkadaşlarımla birlikte Telli Baba’ya gider ziyaret için gelen gelin arabalarının önünü keserdik. Zarflar genellikle boş olurdu, ama olsun, biz de daha önce toplayıp buket haline getirdiğimiz Katırtırnaklarını satar yine de bir şekilde çıkartırdık harçlıklarımızı. Sonra da ver elini plaj, akşama da yoğurt banyosu. Ziyaretçiler, gelin damat ve hatta sünnet çocukları, tel ve mum alıp öyle girerlerdi içeriye. Çok sonraları öğrendim niçin geldiklerini ve içerde nelerin olup bittiğini. Bana ters böyle şeyler. Bir Allahımı bilirim ben bir de Peygamberimi. Adam gibi Müslüman olmakla o kadar meşgulüm ki, başka şeylerle uğraşmaya ne vaktim, ne enerjim, ne de arzum ve isteğim var. Da … Bana ters, dolayısıyla benim kafam böyle şeylere basmıyor diye aynılarına kafaları basan insanlara gidip de bak hemşehrim, bu yaptığın ateşe götürür seni, sonun felaket olur, gel sen en iyisi mi bu işten vazgeç diyemem ki. Bana ne? Ateş benim değil ki. Kadıncağız şayet pirinç tanelerini veya suyu okuyup/okutup çocuğuna yedirince, dolayısıyla içirince yavrusunun daha başarılı olacağına inanıyorsa kendisi bilir, bırak, nasıl istiyorsa öyle yapsın. Hacı amca Allah’ın kendisini işitebilmesi için yanına, diri veya ölü, kendisinden daha uzun sarıklı ve kendisinden daha uzun sakallı bir pîr-i fânîyi alma ihtiyacı hissediyorsa so what … Sana mı duyurmaya çalışıyor kendisini? Almanya’nın güneyi, güney batısı daha çok belki de, yani Schwarzwald veya Schwabenland, genellikle daha muhafazakar olur, hatta daha dindar, öyle söylenir en azından, dolayısıyla oralarda, o aşağılarda işte, orman yollarında gezintiye çıkmış gelip geçen insanlar için kutsal su (Weihwasser) durakları bulunur, ki şayet isterlerse gelip durup çöküp dua edip istavroz çıkarabilirsin diye insanlar. Güneşli bir yaz günü Martin Heidegger ve öğrencisi Max Müller bu yollardan birinde gezinirlerken bu duraklardan birine denk gelirler. Heidegger çöker istavroz çıkartır. Müller perplexed, ‘Hocam, ne iş, siz ayrılmamış mıydınız?’ Heidegger sakin, ‘Tarihsel düşünmeliyiz, var mı yok mu meçhul, ama varsa şayet en çok nerede zikrediliyorsa orada olma ihtimali en yüksek.’ Buradan bakınca Yuşa Tepesi veya Telli Baba oldukça tercihe şayan birer alternatif gibi duruyorlar.
1
Dieser moralische Beweis ist nicht etwa ein neu erfundener, sondern allenfalls nur ein neu erörterter Beweisgrund; denn er hat vor der frühesten Aufkeimung des menschlichen Vernunftvermögens schon in demselben gelegen, und wird mit der fortgehenden Kultur desselben nur immer mehr entwickelt. Sobald die Menschen über Recht und Unrecht zu reflektieren anfingen, in einer Zeit, wo sie über die Zweckmäßigkeit der Natur noch gleichgültig wegsahen, sie nützten, ohne sich dabei etwas anderes als den gewohnten Lauf der Natur zu denken, mußte sich das Urteil unvermeidlich einfinden: daß es im Ausgange nimmermehr einerlei sein könne, ob ein Mensch sich redlich oder falsch, billig oder gewalttätig verhalten habe, wenn er gleich bis an sein Lebensende, wenigstens sichtbarlich, für seine Tugenden kein Glück oder für seine Verbrechen keine Strafe angetroffen habe. Es ist, als ob sie in sich eine Stimme wahrnähmen, es müsse anders zugehen.
Bu ahlaki kanıt yeni icat edilmiş bir şey değil, aksine ve olsa olsa yeni yorumlanmış bir kanıt zeminidir sadece. Nitekim o insanın akıl gücünün en erken filizlenmesinden önce halihazırda aynısının içinde mahfuzdu ve onun kültürünün ilerlemesiyle birlikte sadece daha fazla gelişti. İnsan adalet ve zulmü yansıtmaya başladığı anda, doğanın erekselliğini dikkate almadan, üzerine kafa yormadan ve onun günlük akışından başka hiçbir şey düşünmeyerek onu kullandığı bir zamanda, kaçınılmaz olarak şu yargı ortaya çıkmalıydı: İnsanın doğru mu yanlış mı, iyi mi kötü mü davrandığı son tahlilde aynı olamaz, her ne kadar ömrünün sonuna kadar, en azında görünürde, iyiliklerinin ve kötülüklerinin cezasını, dolayısıyla mükafatını bulmuş olmasa da. Sanki içimizden bir ses bunun böyle olmaması gerektiğini söylüyor gibi.
Immanuel Kant
Öyle ya, bir tarafta bütün gününü çalışarak tüketen, akşam eve geldiğinde çocuklarını çoktan uyumuş oldukları, sabah evden çıkarken ise henüz daha uyanmadıkları için göremeyen, yorgunluktan yemek yiyecek gücü dahi kalmadığından masanın başında uyuyakalan, ama yine de bir türlü yettiremeyen, utancından eşinin gözlerine bakamayan, ama yine de harama el uzatmayan, çalmayan, hak yemeyen ve Allah’a verdiği söze sadık kalan bir insan, diğer tarafta sahip olduğu hiçbir şeyi hak etmeyen mel’un bir İslamcı hırsız. Hemen hemen her şeye sahip. Tam bir domuz. İşte Kant’ın sözünü ettiği ses bu noktada devreye giriyor. İnsanda devreye giriyor, İslamcı o sesi çoktan susturdu. Bu böyle olmamalı, bu işte bir terslik var diyor o ses. Fıtrat değil, ama Kant’ın burada Furkan’dan söz ettiğini söyleyebiliriz, öyle ki aynısı ta en başından beri insanın yanında taşıdığı, gelirken yanında getirdiği bir özellik. Hatta şunu bile söyleyebiliriz, bu özellik bir pusula gibi insana Allah’ı buldurur, ve hatta şunu bile söyleyebiliriz ki, bu özellik sayesinde insan Allah’ı her zaman halihazırda içinde bulur, dolayısıyla da, o anlamda, vahye ihtiyaç duymaz. Kant’ın ‘Vernunftreligion’, dolayısıyla Aydınlanmanın ‘Akıl (Ahlak) Dini’ dediği tam olarak böyle bir şey. Bu özelliği ausbuchstabieren yaparsak, yani adım adım açımlarsak, son tahlilde Kant’ın ikinci eleştiride (Kritik der praktischen Vernunft) ileri sürdüğü pratik aklın üç postulatına (Postulate der praktischen Vernunft) varırız: Allah’ın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü ve iradenin özgürlüğü. İrade özgür olacak ki yaptığından sorumlu olsun, ruh ölümsüz olacak, dolayısıyla ölümle her şey son bulmayacak ki bu dünyada şahit olduğumuz biraz önceki ve benzeri dengesizlikler hiç olmazsa ölümden sonra dengeye otursun ve Allah olacak ki söz konusu dengesizlikleri vakti gelince dengeye oturtsun. Bir umut ama bu, hepsi o, sadece bir umut. Bu durumu şuna benzetebilirsiniz: Bilinen bir hikayede bir Arap üç oğluna on bir deve miras bırakır ve bu develeri 1/2, 1/3 ve 1/12 şeklinde aralarında paylaşmalarını ister. Fakat kardeşler bu paylaşımın kan akıtmadan mümkün olmayacağını anlayınca bu soruna bir çözüm bulsun diye bir bilgeye giderler. Bilge söz konusu onbir deveye kendi develerinden bir deve ekler ve ardından on iki deveyi vasiyette öngörüldüğü şekilde paylaştırır. Büyük kardeşe 1/2, dolayısıyla altı deve verir. Ortanca kardeş 1/3, bu demek dört deve alır ve en küçük kardeşe de 1/12, yani bir deve kalır. Ve bilge paylaşımı bu şekilde yaptıktan sonra biraz önce on bir deveye onikinci deve olarak eklediği kendi devesini alır ve kardeşleri kendi develeriyle birlikte yolcu eder. Kant’ın postulatları da, aslında Kant’ta Din, söz konusu onikinci devenin işlevine benzer bir işlev görür.
2
Der wahre Atheismus, der eigentliche Unglaube, und Gottlosigkeit besteht darin, daß man über die Folgen seiner Handlungen klügelt, der Stimme seines Gewissens nicht eher gehorchen will, bis man den guten Erfolg vorherzusehen glaubt, so seinen eigenen Rat über den Rat Gottes erhebt und sich selbst zum Gotte macht. Wer Böses tun will, damit Gutes daraus komme, ist ein Gottloser.
Hakiki ateizm, asıl imansızlık ve Allah’sızlık, yapıp ettiklerinin sonuçlarıyla ilgili akıl yürütmektir, vicdanının sesine iyi bir sonuç kendisini göstermeye başlayana veya sen öyle vehmedene kadar kulak vermemektir, dolayısıyla bu şekilde kendi hesabını Allah’ın hesabının önüne geçirmek ve nefsini ilah edinmektir. İyi bir şey olsun diye kötü bir şeye tevessül eden herkes Allah’sızdır.
Johann Gottlieb Fichte
Fichte’nin hesap dediği noktada siz meseleye kendi durduğunuz yerden isterseniz maslahat deyin, ister takiye, ister hangi zamanda yaşıyoruz be kardeşim, ya da daha henüz çok erken, her hâlükârda bu noktada Allah’ın hesabından farklı bir hesap söz konusu. Şöyle: Diyelim ki, mesela, farzımuhal, Allah size faizi kategorik olarak haram kıldı, wohlgemerkt kategorik!!! olarak – da burada şimdi kategorik haramla hipotetik haram arasındaki farkı açıklamayacağım –, bu demek Allah böyle bir hesap yaptı. Ama bu sizi pek memnun etmedi gibi. Dolayısıyla fındık kabuğunu doldurmaya dahi yetmeyen İslamcı/ilahiyatçı aklınızı harekete geçirerek güya düşünmeye başladınız, yani kendi hesabınızı yapmaya. D’accord dediniz Allah’a, tamam, patron sensin, amenna, onda ne şüphe, de sen bu aşağıları bilmiyorsun, buralarda işler senin sandığın gibi yürümüyor, zaman değişiyor. Görmüyor musun, halimiz perişan, sana inananlar, dolayısıyla ümmet, zulüm altında inliyor, cehalet diz boyu. Buna bir son vermek lazım, onun için de güçlü olmak. Güç nedir? Güç paradır. Bizim köşede bir bankacık var, işte o bankacık düşücük faizciklerle kredicikler veriyor. Ben şimdi kalkacağım ve o bankacık’a gideceğim. Söz konusu düşücük faizciklerle verilen o krediciklerden birini temin edeceğim ve sonra da gidip o parayla bir gemicik alacağım. Bir dakika ama, sakın yanlış anlama, kendim için değil, ümmet için yapacağım bunu. Aldığım o gemicikle İsrail’e mal taşıyacağım sonra ve bu şekilde İsrail’in parasını azaltırken kendi paramı, pardon, küçük bir sürç-i lisan, yoksa küçük bir Freudscher Versprecher mı acaba, ümmetin olacak tabii ki, parasını çoğaltacağım. Hani sen diyorsun ya nurumu tamamlayacağım, ha işte bak, ben sana bu konuda yardım etmek istiyorum sadece. Dolayısıyla sen henüz farketmemiş olabilirsin, fakat ben bütün dünyaya İslamı hakim kılmaya çalışıyorum. Emin ol, hepsi bu … Başka bir şey varsa ne olayım.
Daha ne olacaksın lan zındık domuz, sen olacağını çoktan olmuşsun zaten kirli görüşçü Allah’sız.
3
Gewiß ist auch Religionsphilosophie als die vernünftige Selbstauslegung eines praktizierten Glaubens mit Mitteln der Philosophie ein verdienstvolles Geschäft. Aber das nachmetaphysische Denken, für das die religiöse Erfahrung und der religiöse Glaubensmodus einen undurchsichtigen Kern behalten, muß auf Religionsphilosophie verzichten. Es versucht auch nicht, den vernünftigen Gehalt religiöser Überlieferungen auf das zu reduzieren, was es sich jeweils nach eigenen Standards durch Übersetzung in diskursive Rede anzueignen vermag.
Tabii ki, pratik bir inancın felsefenin imkanlarını kullanarak uyguladığı bir kendini açımlama çabası olarak din felsefesi de takdire şayan bir uğraştır. Fakat dini tecrübenin ve dini inanç modunun kendisi için içinden geçilemez bir çekirdeğe sahip olduğu metafizik sonrası düşüncenin din felsefesiyle işi olmaz artık. O ama aynı zamanda dinsel geleneklerin içeriklerinden akli olanları kendi standartlarına göre tercüme ederek diskursiv tartışmada sahiplenebileceklerine indirgemekten de uzak durur.
Jürgen Habermas
Bu alıntıda Habermas’ın bu bağlamda Kant’a yönelttiği eleştirinin temelini okuyoruz, da bir bahs-i diğer bu. Kant’ın din felsefesini Habermas’ın metninden (Die Grenze zwischen Glauben und Wissen) esinlenerek vermek istiyorum, metnin tamamını ele almayacağım ama, başlıkta dile gelen ibarenin, bu demek ‘sabit din, dinamik şeriat’, ne olduğunu nispeten anlatmaya yetecek kadarını sadece. Evet, doğru anladınız, dün tesadüfen önüme düşen bir İlhami Güler videosu izledim. Tamam, kabul ediyorum, öyle çok parlak bir kafa değil sayın Güler, ama sempatik. Üstelik yaşlandıkça daha da katlanılabilir bir hal almış, artık dinleyebiliyorum kendisini, tamamını olmasa da bir kısmını en azından. Nefes almak için verdiği aralar uzadıkça, saçmalamak için kalan zamanı azalıyor. Fakat hala daha söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum, da bu o kadar önemli değil. ‘Sabit din, dinamik şeriat’ ibaresi en dört başı mamur halini Kant’ta bulur, hatta mucidi odur dahi diyebiliriz. Dolayısıyla onun din felsefesi bu ibarenin açımlanmasıdır aslında. Aynısı aynı zamanda Aydınlanmanın ‘akıl (ahlak) dini’ olarak isimlendirdiği fenomeni de karşılar. Bu, bunu birazdan anlatacağım, bildiğimiz anlamda din’in sonu demektir son tahlilde. Varacağı en son nokta bir ‘insanlık dini’dir çünkü. Buna ‘Tarihselcilik’ denildiği de oluyor bizim buralarda. Dolayısıyla bir anlığına sayın Güler’in söz konusu videoda yaptığı son derece aptal tanımlarda kalırsak diyebilir ki: Selefilik çocukluk, Sünnilik ergenlik, Tarihselcilik ise isyan psikolojisidir.
4
Warum ist überhaupt Seiendes und nicht vielmehr Nichts?
Niçin bir şey dır da, hiçbir şey değil?
Martin Heidegger
Die Ordnung der menschlichen Dinge schritt so vorwärts: zunächst gab es die Wälder, dann die Hütten, darauf die Dörfer, später die Städte und schließlich die Akademien.
İnsanlı[k] … Önce ormanlar vardı, sonra kulübeler geldi, onların üzerine köyler, daha sonra şehirler ve en nihayetinde akademi.
Giambattista Vico
Yani, evet, bu hikaye böyle de anlatılabilir, ama bu durumda Heidegger’nın sorusu cevapsız kalır. Ne ve nasıl olduya değil, hikayeler birincil olarak niçin olduya cevap verirler, olup biten ikincildir. Müslüman için mesele çok açık. Allah var ve Allah insanı yarattı, ona şekil verdi ve ona ruhundan üfledi. Niye yarattı, yaratmasaydı olmaz mıydı? Yaratmasaydı olurdu tabii ki, de yarattı işte. Orası bizi ilgilendirmiyor. Sonra meleklerden insanın önünde secde etmelerini istedi. Melekler de Allah’ın bu emrini yerine getirdiler. Ama bir tanesi, şeytan (iblis), emre uymadı, secde etmek istemedi. Neden emre uymadığı sorulunca da böyle bir davranışın kendisine yakışmayacağını söyledi. Bu itaatsizliği sebebiyle huzurdan kovuldu ve lanetlendi. Huzurdan çıkmadan önce son bir istekte bulundu ama Allah’tan, süre istedi. Müsaade et insanı kendime benzeteyim dedi. Sen beni nasıl yoldan çıkardıysan, ben de onu yoldan çıkarayım. Tamam dedi Allah, müsaade senin. Allah, Adem ve eşini cennete koydu ve ne isterlerse yiyebileceklerini söyledi, sadece bir ağaç hariç. Ona yaklaşmamalarını istedi. Ama şeytan Adem’i, maalesef çok çabuk ve çok kolay oldu bu iş, kendisine benzetti, onu İslamcı yaptı, dolayısıyla âsî olmasını sağladı ve böylece Adem ve eşinin de huzurdan kovulmalarına yol açtı. Adem ve eşi yeryüzüne inmek zorunda kaldılar. Nitekim Adem yaptığı hatanın farkındaydı ve geri dönmek istiyordu, fakat Allah’a itaatsizlik yaparak kendisini kirletmişti, dolayısıyla geri dönebilmesi için temizlenmesi gerekiyordu. Onun için de yer yüzüne inmesi. Allah son derece merhametli olduğu için Adem’i bu zor zorunlulukta yalnız bırakmadı ama ve ona nasıl temizlenebileceğini, dolayısıyla kul olmayı, öğretti. Ve bu şekilde Adem ve onun çocukları için Allah’ın verdiği bu bilgiler doğrultusunda temizlenerek geri dönebilme imkanı hasıl oldu. Allah yarattı bu imkanı. Müslüman olup bitene böyle anlam verir. Adem’in yeryüzüne inmesiyle başlar her şey, haddizatında cennetten çıkıp yeryüzüne inmek zorunda kalmasıyla, ve hesap görülünce son bulur. Temizlenmeyi başaranlar geri dönerler, kirli kalanlar ateşe girerler. Ve belki de asıl hikaye o noktada başlar ve dünya hayatı kısa ve arızi bir intermezzo’dan başka bir şey değildir, kim bilir. Hidayet tarihi diyebilirsiniz bu temizlenme sürecine veya kurtuluş tarihi, Heilsgeschichte. Budur Müslümanın büyük hikayesi (grand récit) ve aynısı bir Müslüman için, pace Jean-François Lyotard (Le grand récit a perdu sa crédibilité), hiçbir zaman inanılırlığını kaybetmeyecektir. Veya öbür taraftan bakalım: Bu hikayenin kendisi için inanırlığı kalmayan hiç kimse artık Müslüman olma iddiasında bulunamaz. O halde Müslüman için neden bir şey var veya burada neler olup bitiyor ve neden olup bitiyor bütün bu olup bitenler burada sorusunun cevabı çok, haddizatında oldukça açık. Tabii ki olup bitene verdiğiniz her anlam, bu demek büyük hikayeniz, geri teper, dolayısıyla olup bitene anlam verip sonra da vermemiş gibi işinize bakamazsınız. Verdiğiniz anlam son tahlilde varlığınıza siner ve sizi sevk ve idare eder, etmesi gerekir, nitekim olup bitene bunun için anlam verirsiniz, şayet şizofren bir dangalak, dolayısıyla İslamcılar gibi ortalıkta dolaşmak istemiyorsanız.
5
Daß der Mensch keinen andern Gott verehre, als den er sich einstimmig mit dem moralischen Gesetze macht.
İnsanın, ahlak yasasıyla uyumlu olarak, kendi yarattığı [içindeki] Allah’tan (vicdan) başka bir Allah’a kulluk etmemesi için.
Immanuel Kant
Es besteht kein Zweifel, dass Kant – am Maßstab der christlichen Dogmatik bemessen – kein “rechtgläubiger Christ” war.
Kant’ın, Hristiyan akidesini göz önünde bulundurursak, “sahih imanlı” bir Hristiyan olmadığında şüphe yok.
Rudolf Langthaler
Hüseyin Atay’a göre İslam bir iyi insan yetiştirme projesidir. Kant’ın din felsefesine yakından bakınca onun da, o ama genel olarak din bağlamında, aynı şeyi söylediğini görüyorsunuz. Ve tabii ki sayın üstad İlhami Güler’in de. Bazı bazı o kadar benziyor ki söylenenler birbirine, şaşırıp kalıyorsunuz. Da sonra aklınıza geliyor, e yani diyorsunuz, Bandırma Belediyespor da futbol oynuyor Arsenal London da. Kant’a göre bildiğimiz din, o pozitif din diyor, dışsal ve partiküler bir inançtır. Dolayısıyla peygamberler tarafından vazedilen, doktriner, bu demek bir akidesi olan ve İslam’ı örnek alırsak, namaz, oruç ve hac gibi ibadetler üzerinden uygulanan bir din. Bu dinler belirli tarihi şart ve olaylara bağlı olarak ortaya çıkarlar ve etkinliklerini de aynı şart ve olaylar bağlamında sürdürürler. Vahyedilmiş hakikatlere dayanan bu inançlar farklı şekilde zahir olurlar. Buna karşın doğal dinin, akıl veya ahlak dini de diyebilirsiniz siz bu dine, saf ahlaki içeriği her insana, aklı olan her varlığa haddizatında, zaman ve mekandan bağımsız olarak aynı şekilde hitap eder. Her zaman aynı şeyi söyler. O halde sabit din bir tanedir, dinamik şeriat haddinden fazla. Bu arada: Bu konuda haklılar aslında, buna katılmak gerekiyor, fakat yanlış değerlendiriyorlar meseleyi. Nitekim Müslüman olmak zaman ve mekandan bağımsız içeriklere, akıl veya ahlak dinine, tâbî olmakla olmuyor, aynısının Hz. Muhammed tarafından vazedilen yansımasına, bu demek onun şeriatinde hayat bulmuş şekline ittiba ederek oluyor. Söz konusu mutlak (akli/ahlaki) içeriklere tabi olursanız akıl/ahlak veya insanlık dininin bir mensubu olursunuz, İslam’ın değil. Onun için zaten Müslüman olmak için Qur’an yetmiyor, ayrıca bir de, haddizatında özellikle Hz Muhammed’e ihtiyaç duyuluyor. La ilahe illa Allah, Muhammed al-Rasul Allah diyoruz ya hani… La ilahe illa Allah, al-Qur’an al-Kitab Allah demiyoruz ya hani … Qur’an, dar anlamda, İslam (din) değildir çünkü, İslam’ın (dinin) kaynağıdır. İslam Hz. Muhammed’dir.
Veya şöyle düşünebilirsiniz: Dostejewski’nin engizisyon papazını hatırlayın, hani Hz. İsa geliyor da tutuyor onu zindana atıyor, ne işin var burada, niye geldin diyor ya … öyle. Diyelim ki yarın öğle namazından sonra meydan kalabalıklaşmaya başlayınca Hz. Muhammed geliyor ve sağ elinde tuttuğu mushafla birlikte Taksim’de etrafına topladığı insanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Yaklaşıyorsunuz siz de ve Hz. Muhammed’e kulak veriyorsunuz. Elinde tuttuğu mushafa işaret ederek diyor ki Hz. Muhammed, ben size bu kitabın içinde yazılanların Allah’ın kelamı olduklarını söylemiştim, fakat durum öyle değil aslında. Bu kitabın içinde yazılanların tümü bana ait sözler, Allah’la bir alakaları yok. Ne olur? Tamam, İslamcılar bayram ederler, onu biliyoruz, da onu demiyorum. Gerçekten ne olur? Şu olur: Qur’an artık Allah’ın kitabı olmaktan çıkar. Siz istediğiniz kadar ama onun içinde kendisinin Allah’ın kitabı olduğu yazıyor, o mucizevi bir metindir, o korunmuştur, onun eşi ve benzeri yoktur deyin ve benzeri onlarca argüman getirin ve ileri sürün, bunların hiçbirisi durumu değiştirmez, nitekim Qur’an içinde öyle yazdığı ve diğer biraz önce zikrettiğim argümanlar dolayısıyla Allah’ın kitabı olmaz. Qur’an’ı Allah’ın kitabı yapan özellik kitaba içsel değildir. Qur’an Hz. Muhammed o Allah’ın kitabıdır dediği için Allah’ın kitabıdır, dolayısıyla o öyle değildir dediği zaman da öyle olmaktan çıkar. Kum saati gibi düşünün ve Hz. Muhammed’i kum saatinin tam ortası olarak … Ne Allah oradan geçmeden insana, ne de insan oradan geçmeden Allah’a ulaşabilir. Teknik bir mesele bu, başka bir şey aramayın altında. Yoksa Allah’ın neyi yapıp neyi yapamayacağını söylemek kimin haddine. De bütün bunlar bir bahs-i diğer.
Kant’a göre saf pratik akıldan neşet eden söz konusu akıl/ahlak dini herhangi bir organizasyona ihtiyaç duymaz. Yazılı kurallar da gerekmez ona. O insanın iç dünyasına, Bandırma Belediyesporlular vicdan diyorlar buna, demir atar ve oradan insanın yapıp etmelerini gözetler. Dolayısıyla dışardan yasak ve emirlere ihtiyaç duymaz. Bu çerçevede bahse konu yasak ve emirleri dinin akli/ahlaki içerikleriyle birbirine karıştırmamak gerekir. Dolayısıyla da İncil’in/Qur’an’ın öğretileri sadece dış kabuğu oluştururlar. Meseleye buradan bakınca, bu ön kabuller bağlamında, Kant’a göre filozoflar, biz aklını kullananlar diyelim, yani bizzat akıl, Qur’an’ın özüne, bu demek ahlaki-pratik açıdan nasıl davranmalıyım sorusuna yönelik yorumlama faaliyeti bağlamında teologlara karşı, dolayısıyla metincilere, biz selef diyelim, öncelikli bir konuma sahiptirler. Bu minvalde Kant aklı/ahlakı dinin yorumlanmasının tek ölçüsü kılar ve yine bu şekilde insanın ahlaki gelişimini söz konusu yorumlama faaliyetinin, dolayısıyla insanlık dininin, tek ve şaşmaz hedefi. Geldik mi sayın Atay’ın dediği yere. Kant burada durmaz ama, devam eder, aklın hakkıdır der, haddizatında sorumluluğu, İncil’in (Qur’an’ın) hakikat içerikleri üzerinde söz sahibi olmak ve bu çerçevede aklın saf ahlaki ve yanılmaz kavramları tarafından idrak edilemeyen ne var ne yok hepsini ekarte etmek. Ve Kant burada akıl derken içimizdeki Allah’a işaret eder (der Gott in uns). Bu demek metnin otantik yorumlayıcısı içimizdeki o Allah/akıldır. Bunun meşruiyeti ise yine içimizdeki ahlak yasası (Sittengesetz) tarafından temin edilir. Hepsi aynısıdır zaten. Son tahlilde bu antroposantrik temelde rasyonel hermeneutik birçok inanç maddesini tarihsel katkı (historische Beimengung) olarak kenarda bırakmak zorundadır: Hz. İsa’nın bakire bir anneden doğması, Tanrının İsa olarak yere inmesi … Biz buna Qur’an’daki benzer temel inanç maddelerini de ekleyebiliriz tabii ki. Sizin de aklınıza bizim Çaykaralı geldi mi? Kant devam eder. İlahi rahmeti (Gnade) der, dolayısıyla hidayeti, içimizde kutsallık uyandıran dışsal bir güce, yani Tanrıya, teslim olmak, onun gösterdiği yolda yürümek olarak değil, daha çok kendi kendimize yüklediğimiz bir adam olma, bu demek halihazırda içimize bulunan ahlaki eğilimi mükemmelleştirme çabası ve sorumluluğu olarak yorumlamalıyız. Farkındaysanız, adım adım Allah’ı gerekli kılan her unsur, içeri alınıyor, her tür dışsallık yorumlanarak bir içselliğe dönüştürülüyor. Dünyevi anlamda ahlaki gelişim ve aynısını mümkün kılan her tür çaba kurtuluş tarihsel bağlamı – günah, tevbe, mağfiret, küfür, ateş – ortadan kaldırıyor ve aynısıyla birlikte ‘son günsel’ (eskatolojik) retroaktiv bir mağfiret ve aynısının sahibi Rahman ve Rahim Allah’a olan güven, dolayısıyla iman, boşa düşüyor. Din öte tarafını, dolayısıyla Allah’ını, Peygamberini ve Ahiretini, yani dini din yapan (Tevhid, Risalet, Ahiret) her şeyini kaybediyor ve en sonunda dışlayıcı olarak bu tarafsal bir adam olma sürecine dönüşüyor. Ahlaki yaşam, ahlaklı olmak yani, kurtuluş için bir zorunluluk olmaktan çıkıp, bizzat kendisi için istenen bir değer haline geliyor. Ahlaklı olmak insana mutluluğu garantilemez nitekim, ama onu bir mutluluğu hak eden kılar ve son tahlilde mutluluğu hak etmektir insanın ulaşabileceği en üst nokta. Ne diyordu Aşık Veysel … ‘Kış ola bağlana yolların …’ Ahireti olmayan bir ahlak dini kalıyor elinizde en sonunda, şayet kıvırmaz ve girdiğiniz yolu adam gibi bütün sonuçlarıyla birlikte tutarlıca sonuna kadar yürürseniz. Yok ama kıvırır, pis pis pişmiş kelle gibi sırıtarak biz de Müslümanız kardeşim derseniz … İşte o zaman tarihselci oluyorsunuz.
Kant’ın eleştirel felsefesini iki yönlü bir süreç olarak düşünmeliyiz, metafizik eleştirisi (1. Eleştiri) ve din eleştirisi (2. Eleştiri). Metafizik eleştirisi bir epistemolojik daralmayla son bulur, zaten maksat da en başından beri odur. Dini öğretilerin yukarıda anlattığım gibi akli/ahlaki özlerine indirgenmeleri de ilk bakışta benzer bir daralma hedefliyor gibi gelebilir. Fakat yakından bakınca Kant’ın din felsefesi dışlayıcı olarak din eleştirisinde tüketmez kendisini. Nitekim tam o noktada, ahlaklı olmak mutluluğu garanti etmez dediği noktada Kant aklı dine yöneltir ve oradan kendisi için anlam devşirebileceğini söyler. Ve tam burada dinin araçsallaştırılması başlar, dolayısıyla yukarıda sözünü ettiğim pratik aklın postulatları girer devreye. Tabii ki bunu dini bir motivasyonla yapmaz Kant. Bütün mesele bir türlü susmak bilmeyen o sesi, susturmak olmasa da, bir şekilde sakinleştirmek, ki akıl işine bakabilsin. Dolayısıyla söz konusu kavramları pratik aklı bir tarafıyla daraltmak, diğer tarafıyla ama genişletmek için sokar devreye, bu demek bu noktada Kant pratik aklı genişleterek daraltır. Daraltır, nitekim aynı kavramlar bağlamında zorunlu olan ahireti iptal eder, genişletir, nitekim aynı kavramları aklı destekleyici, bir nevi yukarıda bahsettiğim Arap’ın on ikinci devesi gibi, dolayısıyla dışlayıcı olarak birer düzenleyici (regülatif) unsur olarak devreye sokar. Kant’ın bu işe, hadi diyelim çok ama çok iyi niyetliyiz, ahlakı, kendi anladığı şekliyle, tam anlamıyla saf kılmak için girdiğini söyledik, dolayısıyla kategorik imperatifi sınırına götürerek. Şöyle: Hani bir davranışın ahlaki olabilmesi için, en basitinden söylersek, bir karşılık beklemeden yapılması gerekir ya, e ahirette cennet var ya, … bu olmaz, olmamalı. Da bundan bize ne … Biz Müslümanız ve biz ahlaklı değil, Müslümanca davranırız. Hani sosyal medyada sıklıkla Nikola Tesla’ya atfedilen bir cümle var ya; “Dininiz var diye ahlaka ihtiyacınızın olmadığını (mı) düşünüyorsunuz?” Evet, tam olarak öyle. Dini olanın ahlaka ihtiyacı olmaz. Evi olanın evinde otururken ve dışarıda yağmur yağarken şemsiyeye ihtiyacı olmadığı gibi, meğerki tavan delik olsun, dolayısıyla dinin sahibi dininden bihaber … De dini delen ahlakı haydi haydi deler …
6
Kendine iyi bak, beni düşünme
Su akar, yatağını bulur.Ahmet Kaya (Ali Çınar)
Ben de herkes gibi kaybolurum, oldukça sıklıkla hem de, ve kaybolunca, nefes alamaz hale gelirsem yani, kendimi dışarıya atarım. Allah’tan Sarıyer çok güzel bir yer. Arabayla merkeze gelir ardından yürüyerek devam eder, Kefeliköy-Aachen Meydanı’nda bir bankın üzerine oturur düşünmeye başlarım. Saatlerce … Bir denize bakarım bir gökyüzüne. Önümden türlü türlü insanlar geçer ve her geçen insanla birlikte bu adamın veya bu kadının sıkıntıları yanında senin sıkıntılarının konusu bile olmaz der rahatlarım. Rabbime şükrederim. Ömer Faruk’tan öğrendim, senin sahip olduklarına sahip olamayan milyonlarca insan varken bu kadar dibe inip kaybolmaya hakkın var mı diye sorar yüzüm ve omuzlarım düşünce, tutar çıkartır beni o karanlıktan. Rabbimin görevlendirmesiyle, Rabbimin izniyle. Bazen de söz konusu meydanda durmaz yürümeye devam ederim, gidebildiğim kadar giderim. İşin iyi tarafı şu ki sahilde sürekli otobüs var, dolayısıyla yorulmam veya başka bir şekilde artık yürümek istememem durumunda otobüse binerek çok rahat bir şekilde geri dönebilirim. Aşiyan’ı çok seviyorum. Merhum babam Türk Sanat Müziği dinlerdi, severek; özellikle Emel Sayın ve Esengül. Bilmem … Belki de sarışın kadınlara karşı özel bir zaafı vardı. Fakat merhum annemi çok sevdiğini düşünürsek ve de annemin sarışın olmadığını, farklı bir sebebi olmalı söz konusu bu iki şarkıcıyı severek dinlemesinin, veya tabii ki annemi çok ama çok sevmesinin. Zaten Esengül öyle çok da uzun yaşamadı, biliyorsunuzdur. Bir keresinde babamla arabadayken Emel Sayın’ın ‘Kız sen İstanbul’un neredinsensin?’ şarkısı çalıyordu. Sarıyer’den Beşiktaş’a kadar neredeyse bütün sahil semtlerinin adı geçiyordu şarkıda: Sarıyer, Tarabya, İstinye, Emirgan, Hisar, Aşiyan, Bebek, Arnavutköy, Kuruçeşme, Ortaköy ve Beşiktaş. Hepsini, Aşiyan hariç, tanıyordum, dolayısıyla ‘Aşiyan nerede?’ diye sormuştum babama. ‘Bebek’ten biraz önce.’ demişti, Türkiyeye gidince inşallah birlikte gideriz istersen diye de eklemişti. Kısmet olmadı ama babamla Aşiyan’a gitmek. Babam aklıma geldikçe, sıklıkla yani, yalnız gidiyorum.
Bazen de denizi tercih ederim nefes almak, kendimi bulabilmek için, bu demek Rumeli Kavağı’dan Eminönü’ye doğru vapurla yola koyulurum. İlk başlarda birkaç kez vapurda okumayı denedim fakat beceremedim, olmadı; artık okumuyorum, müzik dinliyorum. Sia, Calum Scott, Lewis Capaldi, nadiren de Akon. Bazen de klasik: Vivaldi ve Chopin en çok. Türkü dinlediğim de oluyor ama, Musa Eroğlu. Dolayısıyla kulaklıklarımı takıyorum, sonra sakin bir köşeye çekilip etrafı seyrediyorum. Milyonlarca kez aynı yerleri görmüş olmak hiçbir şey değiştirmiyor, her şey her defa ilk seferindeki gibi heyecan ve ama bir o kadar da hüzün veriyor. Her yerde binlerce hatıra, binlerce hüzün, binlerce …. İstanbul benim için hiçbir zaman Hz. Muhammed’in, güya, ki öyle bir şey yok tabii ki, müjdelediği ve Fatih’in, 21 olacak yanlış hatırlamıyorsam, söz konusu müjdeye mazhar olabilmek için fethettiği şehir olmadı. Muhtemelen o, İstanbul, ağırlıkla muhtemelen, Fatih’in kendisi için de öyle olmadı hiç. Gemilerin karadan taşınmaları veya yürütülmeleri ve aynı işlemin arkasındaki iman gücü heyecanladırmadı beni, gözlerim yaşarmadı, tüylerim diken diken olmadı. Ayasofya’ya bakarken hiçbir zaman duygulanmadım, etkilenmedim, anlamadım haddizatında her tür estetikten mahrum bu yapıda yığınların ne bulduğunu. Kendimden saymadım, dünyamın bir parçası kılmadım. İlgilendirmedi beni. Aynı şekilde Süleymaniye ve Mavi Cami de öyle. O taraf eksik bende. Dedim ya, bana ters böyle şeyler. Benim için İstanbul gündüzleri gecelere katarak içinde kaybolduğum, aynen Paris gibi, kocaman ve rengarenk bir dünyaydı her zaman. Artık ama geçmişten kalan parçalarımı topladığım bir çöplük. Bitti zaten, ne kaldı ki şunun şurasında; yaklaşıyor yaklaşmaktan olan; hesap yaklaşıyor. Vapur Çamlıca Camii’nin önünden geçer sonra.
Paris’in merkezinde, Île de la Cité üzerinde, adeta ebediyet için yapılmaşcasına Notre Dame Katedrali duruyor; Paris’in vakti zamanında en yüksek binası. İnşaatının yaklaşık iki yüz yıl sürdüğünü biliyoruz ve Thomas von Aquin işe giderken her sabah, bu demek Paris Üniversitesi’ndeki dersine, söz konusu bu inşaatın önünden geçermiş. Dolayısıyla belki de haklı olarak ikisi arasında bir ilişki kurulur sıklıkla, nitekim von Aquin’in eseri de, ve o da adeta, ebediyet için yazılmışçasına duruyor raflarda. Thomizm henüz daha son yüzyılın ortalarına kadar katolik kilisesini domine ediyordu, ama artık bu muhafazakar çevrelerde bile işler değişti, zaman değişti çünkü. Zaman, adeta dümdüz ve kesintisiz ilerleyen, veya bizim öyle ilerlediğini düşündüğümüz zaman, on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren kırılmalar barındırıyor içinde ve biz bu kırılmaların üzerinden öyle kolay kolay atlayıp geçemiyoruz; maalesef. Demirden yapılmış devasa bir başka yapı daha var Paris’in merkezinde, Eyfel Kulesi. Sadece iki senelik bir yapım süresinin ardından 1889 yılında Fransız İhtilalinin yüzüncü yıl dönümüne yetiştirilmişti aynısı. Herhangi bir dini çağrışımdan tamamen uzak ve bütünüyle seküler bir ilerlemeciliğin göstergesi olarak yükseliyor yerden yukarıya doğru bu profan yapı; vakti zamanında dünyanın en yüksek binası. Parisli sanatçılar ama, Dumas, Maupassant, Verlaine mesela, hiçbir zaman ısınamadılar bu canavara, çok iyi biliyorlardı çünkü sahip oldukları, haddizatında favorize ettikleri estetik dünyanın işlevsel ve teknik olanı bu denli öne çıkartan, adeta göze sokan bu garabet ve arkasındakiler tarafından bugün olmasa da en geç yarın sabah sorgulanmaya başlayacağını. Fransız Katolisizmi ama, son derece katı ve ulusalcı bir yapı, sadece Eyfel Kulesi’ne ve simgesi olduğu modern ruha karşı çıkmakla kalmadı. Bir idrar müsabakası çerçevesinde, siz isterseniz sidik yarışı deyin, şehrin en yüksek doğal tepesine, Butte Montmartre (Şehitler Tepesi), şehrin her yerinden ve haddizatında en ötesinden görünebilsin diye aynısına mukabil ve siyasi muhafazakarlığın simgesi olarak Sacré-Coeur Bazilikasını inşa etti: Beyaz, bembeyaz başka bir garabet. Bu şekilde vizüel anlamda beklenen, bu demek arzu edilen, ya da en azından umulan denge sağlanıp sağlanmadı mı bilinmez, fakat bu işin uzmanları bu yapıyı da hiçbir zaman kabul etmediler. Nitekim tersinde de olsa aynısı bir gösteriş aracı olarak ve seküler modern dünyanın ruhuna karşı inşa edilmiş bir yapı olması hasebiyle yine de aynısı tarafından belirlenmişti. Bu şekilde o da modern ruhun bir dışa vurumuydu sadece.
Aklın mı yolu bir, yoksa şeytan mı alışkanlıklarından bir türlü vazgeçemiyor?
Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN

Saygı değer Mustafa bey, yazılarınızı heyecan, merak ve hatıra duygusuyla okuyorum. Düşünce dünyamıza açtığınız kapılar için teşekkür ederim.
Metniniz, bende şu soruyu daha da keskinleştirdi: Allah’a iman, peygambere iman öncülünden ilerliyor gibi görünüyor. Bu nedenle iman, yalnızca teorik postülalarla kurulabilen bir şey değil, yaşanmış bir hakikat olmalıdır.
Bu yaklaşımı, Kant’ın “ahlak yasası” ile ortaya koyduğu iç muhasebe anlayışıyla birlikte düşündüğümüzde, metninizde geçen “12. deve” benzetmesi zihnimde daha da anlam kazandı. Paylaşımı mümkün kılan o “ek deve”, denklemin dışında görünse de çözüm üreten bir unsur olarak katılır. Benzer şekilde iman da (Allah ve ahiret ufku), hayatın içinde “haksızlık” ve “mutsuzluk” gibi görünen durumlara anlam kazandıran ilahi bir boyut açmaktadır. Bu bakış, makasıd diliyle şöyle ifade edilebilir sanki: İnsan, yalnızca sonuç hesabı yapan akıl yerine, kendini sorgulatan ve yönünü tayin eden bir iç ölçüye (vicdan/furkan) çağrılmaktadır.
Bu durumu kendi hayatımdan iki küçük örnekle daha somut biçimde fark ediyorum:
Eşimle tartıştığım zamanlarda aklım bana “Haklıysan geri adım atma, duruşunu koru” diyebiliyor. Vicdanım ise “İnsan hatasız değildir; merhamet ilişkiyi genişletir. Bazen haklı olmak değil, gönül almak gerekir” diye hatırlatıyor.
Geçmişte bir öğretmenime istediği cevabı veremediğim için beni sınıftan çıkarması durumunda aklım bunu “haksızlık ve saygısızlık” olarak yorumlayabiliyor. Vicdanım ise “Öğretmen otoritesini ve sorumluluğunu ciddiye almış olabilir ya da o an kendisini yetersiz hissetmiş olabilir; o da insandır. Ben ise yoluma devam etmeliyim” diyerek daha geniş bir çerçeve sunabiliyor.
Buradan hareketle şu soruları sormak istiyorum:
Aklını, dilini, susuşunu ve imanını bir eğitim sürecine tabi tutan insan, geçmişine baktığında olayları tek tek yaralar olarak değil, anlamlı bir bütün olarak okuyabilir mi? Yazar, Anlam, Metin, Okur bağlamında Modern okuma yerine postmodern okuma benzetilebilir mi ?
“Kötü” olarak nitelendirdiğimiz deneyimler, furkan (hakkı batıldan ayırma yetisi) ile değerlendirildiğinde bizi daha iyiye taşıyan derslere dönüşebilir mi?
Daha da ötesinde, geçmişte iğrendiğimiz ya da kötü olarak gördüğümüz tecrübeler, bu yetilerimizi daha dengeli ve bilinçli kullandığımızda, hayatımızın en büyük derslerine ve en önemli kazanımlarına dönüşebilir mi?
Ben şöyle düşünüyorum: Teorik postülalar bir taslak ise, yaşanan iman o taslağa can veren ruhtur. İman (Allah ve ahiret ufku), denkleme giren “12. deve” gibi parçaları yerli yerine oturtur. Böylece “mutsuzluk” ve “haksızlık” olarak yaşanan durumlar, Hz. Âdem’in yeryüzüne inişini andıran bir arınma ve geri dönüş hikâyesinin (hidayet tarihi) anlamlı duraklarına dönüşebilir.
Sacré-Cœur ile Çamlıca Camii örneklerinde, farklı coğrafyalarda dindarların sekülerizme karşı zaman zaman “en büyük yapıyı biz inşa edeceğiz” refleksi göstermeleri, aklın evrensel bir gereği midir? Yoksa bu durum, güç ve kibir arzusunun (Şeytanın/İblis’in Âdem’i kandırma yönteminin) tarih boyunca biçim değiştirerek tekrar eden bir yansıması mıdır?
Yazınızın devamını merakla bekliyoruz.