وَمَا يُهْلِكُنَٓا اِلَّا الدَّهْرُۚ
Qur’an
1
Kısa bir süre önce bir tanıdığımla birlikte Safranbolu’daydım, hoşuma gitti, beğendim Safranbolu’yu. Dar sokaklarını beğendim. Donostia-San Sebastián ya da Bilbao’nun dar sokakları gibi olmasa da, güzeldi yine de. ‘Safranbolu Evleri’ varmış, öncesinde resimlerini görmüştüm, bu sefer kendilerini de gördüm. Bildiğimiz ev işte. Bizim köyün evlerine benziyorlar. Ertesi gün bir başka tanıdığımla daha karşılaştım. Merhaba Mustafa bey dedi, hoş geldiniz. Sevindim sizi tekrar gördüğüme, nasılsınız, iyi misiniz? Sevindiğinize sevindim dedim, iyiyim, Elhamdulillah, ya siz? Ben de iyiyim dedi, Allah’a şükür.
…
Felsefe klasik ayrıma göre üçe ayrılır: 1- Ontoloji/Metafizik, 2-Mantık/Epistemoloji, 3-Etik/Estetik. Aristoteles de üçe ayırır felsefeyi: 1- Teorik Felsefe, 2- Pratik Felsefe ve 3- Poetik Felsefe. Teorik Felsefe olana bakar, Pratik Felsefe olanı dönüştürür, Poetik Felsefe olmayan bir şey çıkartır ortaya. Teorik felsefeyi Gorgias’tan yola çıkarak kendi içinde üç farklı kategoriye ayrıştırabiliriz: Ne var ve arkasında ne var (1-Ontoloji/2-Metafizik), bu olanı nasıl bilebilirim (3-Zihin Felsefesi/4- Epistemoloji) ve bu bildiğimi nasıl iletebilirim (5-Dil Felsefesi/6-Mantık). Pratik Felsefeyi de kendi içinde şu alt başlıklara ayrıştırabiliriz: Birey olarak nasıl davranmalı ve nasıl yaşamalıyım? (1- Etik) Toplum olarak birlikte yaşamımızı nasıl düzenlemeliyiz? (2- Siyaset Felsefesi) Düzenlediğimiz bu birlikte yaşamımızı daha iyi nasıl yapabiliriz (3- Sosyal Felsefe). Ve her seferinde daha iyi yaptığımız bu birlikte yaşamımızı daha da iyi yapana kadar nasıl koruyabiliriz? (4. Hukuk Felsefesi) Poetik Felsefe: Sanat ve İktisat.
…
Biliyor musunuz dedim, kötü insanları hiçbir zaman iyi yapamazsınız, sadece iyi insanlara zarar vermelerinin önüne geçebilirsiniz. Diğer taraftan insanlara en az kötü insanlar zarar verir. Dünyanın en kötü insanları, insanlara en az zararı dokunan insanlardır aslında. Kötü insanlar sıklıkla dindar olurlar. Dindarlık arttıkça kötülük de artar. Nitekim dünyada kötü kalarak iyi olmaya imkan veren tek kurum dindir. Kötü insanlar işlerine hiçbir zaman geç kalmazlar. Gidin bir firmaya, işe en az geç kalanların listesini çıkarın, göreceksin ki bunlar sıklıkla o firmada çalışan en kötü insanlardır. Komşularıyla en iyi kötü insanlar geçinir. En kötüler herkese selam verir, yasalara son derece bağlıdırlar, kimseden borç almazlar. Tek bir kez bile kırmızı ışıktan geçtiklerini göremezsiniz, yere çöp attıklarını da. Saat 10dan sonra çıt çıkmaz kötülerin evlerinden, hafta sonları hakeza. Kimseyi rahatsız etmezler. Müslüman olduğunu söyleyenler için, cuma ve bayram namazlarında, özellikle de cenaze namazlarında, en ön safta en kötüler durur. Mevlitlerde de öyle. Kurban bayramında en besili hayvan onlarınkidir. Zekatlarını verirken bir tane değil, beş tane hocaya sorar kötüler ve sonra bir altıncısına çıkan sonucu onaylatırlar. Konuşurken bağırmazlar, kimsenin sözünü kesmezler. İsim zikretmezler, kimseyi hedef almazlar, ortaya konuşurlar, dolayısıyla hiçbir şey söylemezler. Onları hiçbir zaman kontrollerini kaybetmiş göremezsiniz, kontrolü her zaman ellerinde tutarlar. Suratlarına karşı hakaret edilse bile, nezaketlerini bozmazlar, tek kötü söz bile çıkmaz ağızlarından. Susmasını, her anlamda, en iyi kötüler bilir. Susmanın binbir çeşidine vakıftırlar. Sürekli temiz giyinirler, güzel kokarlar. Büyüklere saygılıdırlar, küçüklere karşı sevgi dolu. Ağırdırlar, öyle zırt pırt şaka yapmazlar, sululuk hele hiç. Ölçülü gülerler, kahkaha atmazlar, kullandıkları kelimeleri son derece titiz ve ince eleyerek alırlar portföylerine. Oturmasını kalkmasını çok iyi bilirler. Sıklıkla özür dilerler, teşekkür ederler. Arabalarını hiçbir zaman yanlış yere park etmez kötüler. Hız sınırını aşmazlar. Faturalarını ilk onlar öder, kimsenin işine karışmazlar. Dedikodu yapmak isteseniz, hemen sözünüzü keserler ve yanlarında dedikodu yapılmasına müsaade etmezler. Dolayısıyla ve haddizatında tam da Bettina Stangneth’in dediği gibi … Wir kennen längst subtilste Formen der Gewalt aus Kultiviertheit, die kein Barbar sich je hat träumen lassen … Şiddetin/kötünün kültürlülükten kaynaklanan o denli subtil (eşik altı) şekillerini biliyoruz ki artık, aynılarını bir barbar rüyasında bile düşünemezdi. ‘Kültürlülükten’, ya da ‘dindarlıktan’ kaynaklanan kötü/lük. Yetim bir çocuğun başını okşarken ‘sen de bizim evladımız sayılırsın’ cümlesindeki ‘sayılırsın’ kelimesinde saklı olan kötü/lük mesela. Bir Kurban öncesiydi … İslamcı kanallardan birinde çıkan bir İslamcı reklamda bir İslamcı dede İslamcı torunuyla oyun oynuyor. Modern bir ev, modern döşenmiş. İslamcı dede İslamcı torununa harçlık veriyor ve İslamcı torun İslamcı dedenin verdiği harçlığı hemen koşup kumbarasına atıyor. Ardından İslamcı dedesine: ‘Afrika’ya göndermek için para biriktiriyorum’ diyor. Bunun üzerine İslamcı dede İslamcı torununa, ‘ne güzel, çok hayırlı bir iş yapıyorsun. Allah razı olsun. Nitekim Afrika’daki kardeşlerimizin de hiç olmazsa senede bir kez et yemeye hakları vardır’ diyor. Sadece şu sahnede, haddizatında aynısının ‘hiç olmazsa senede bir kez’ kısmında, saklı olan kötüyü/şerri çözümlesek, şeytan ve entourage’ını (avanelerini), bu demek Netanyahu’yu kankaları (…) ve Trump’la birlikte paket halinde, bütün zamanlar için emekliye ayırabiliriz.
…
Modern etik genelde iki şekilde çalışır, bir tarafta Platon ve Aristoteles’ten tevarüs eden ‘iyi (mutlu) yaşam nedir?’ sorusu çerçevesinde, diğer tarafta Immanuel Kant’ın yenilediği şekliyle mutlak bir ‘Sollensethik’ (deontoloji) olarak. Almancadaki altı modal fiilden (können, dürfen, wollen, mögen, müssen, sollen) biri olan ‘sollen’ zorunluluğu kasteder, fakat kırmızı ışıkta durmak gibi bir (yasal) zorunluluğu (müssen) değil, içeriden gelen bir (ahlaki) zorunluluğu, bu demek (ahlaki) yasaya karşı duyulan saygı gereği (Notwendigkeit einer Handlung aus Achtung vor dem Sittengesetz) gerekli kabul edilen bir zorunluluğu. Yani her iki durumda da belirli bir şekilde davranmak zorundasınız, fakat mesele kırmızı ışıkta durmak olunca isteseniz de istemesiniz de söz konusu yasaya uyacaksınız, bu durumda bu davranışınız ahlaki, ama aksi durumda gayri ahlaki de, olamaz, nitekim size soran yok. Fakat mesele adam olmak olunca ve bu işin (ahlaki) zorunluluğuna (sollen) inanarak adam olursanız, ahlaki davranmış olursunuz. Adam olmak zorunda (müssen) değilsiniz ya hani. Dolayısıyla da sadece adam desinler diye adam olursanız ahlaksızın, en azından Kant’a göre, önde gideni olursunuz. Tabii ki bir davranışın her şeyden önce formel açıdan (kategorik imperatif) doğru olması gerekir, ki ancak bu durumda söz konusu davranışın arkasındaki niyete, o da bakabilirsek, bakılır. Hz. Peygamber’in إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ hadisini, aynısı olmamakla birlikte, bu şekilde anlamak gerekir. De kimsenin içine bakamayız, bakmak zorunda da değiliz. Hz. Peygamber’in Üsameye أَفَلَا شَقَقْتَ عَنْ قَلْبِهِ حَتَّى تَعْلَمَ أَقَالَهَا أَمْ لَا derken kastettiğini bu şekilde anlamak gerekir. Nitekim o noktada henüz o an edilmiş bir taahhüt var, o halde aynısına göre davranabilmek için, şayet böyle bir niyet gerçekten varsa son tahlilde bu şekilde çıkacaktır ortaya, müteahhide yeteri kadar zaman verilmesi gerekir. Diğer taraftan yıllardır kuduz köpek gibi kendisinden olmayan herkese saldıran, kendisinden olmayanların haklarını gasp eden, özgürlüklerine ve mallarına, yaşam ve var oluşlarına çöken, içindeki pislik suratına, haddizatında tüm bedenine yansımış bir cahiliye artığının içine bakmaya zaten gerek yok.
Bu iki etik arasında bir uyuşmazlık var ama, nitekim ‘iyi yaşam etiği’ realiteden yola çıkar, oysa ‘Sollensethik’ realiteye aldırış etmez, haddizatında zorunlu olarak realitenin dikkate alınmamasını şart koşar. Ne olursa olsun, hani biliyoruz ya, biraz önce içeriye aldığınız nefes nefese kalmış bir arkadaşınızı öldürmek için aynısının peşinden koşan katiller en nihayetinde kapınıza dayansalar ve size arkadaşınızın içerde olup olmadığını sorsalar bile yalan konuşamazsınız, evet içerde demelisiniz. Kant için burada bir epistemik engel var çünkü, dolayısıyla yalan konuşarak arkadaşınızı katillerin elinden kurtarabileceğinizi düşünürseniz bilmeniz mümkün olmayan bir şeyi bildiğinizi iddia etmiş ve aynısına göre davranmış olursunuz, bu demek geleceğe el atmış. Davranışınızın sonucunu (telos/teleoloji) gördüğünüzü söylemiş olursunuz yani. Bu arada, Üsame de, farklı da olsa, söz konusu epistemik engeli dikkate almadan davranmıştı. Değil mi? Oysa bir düşünün, kapıdaki katillere hayır, arkadaşım içerde değil dediniz, bu demek arkadaşınızı katillerin ellerinden kurtarmak için onlara yalan konuştunuz, aslında yalan konuşarak arkadaşınızı katillerin elinden kurtarabileceğinize inandınız, ve katiller de bunun üzerine geri dönüp tam gitmek üzerelerken arkadaşınız da arka kapıdan kaçmak üzere dışarı atarsa kendisini aniden, tam da gitmek üzere olan katillerin önlerine düşebilir. Bu durumda evde yaptığınız hesap çarşıya uymamış olur. Göz yapayım derken kaş çıkartırsınız ya da vice versa. Oysa şayet katillerin sorusuna evet, arkadaşım içerde, sizden saklanıyor demiş olsaydınız, yani doğru konuşsaydınız, katiller içeri gireceklerdi ve tam da bu esnada arkadaşınız katillerle tesadüfen karşılaşma tehlikesinden ari arka kapıdan çıkıp kaçabilecekti. Bir nevi haddinizi bilin diyor Kant, her zaman yaptığı gibi, dolayısıyla diyor ki, bilmeniz mümkün olmayan şeylere göre (hipotetik) davranamazsınız. Bu ahlaki olmaz. Ki aynısını daha önce Hz. Peygamber de söylemişti halihazırda, değil mi? Ne yani demişti Üsame’ye, adamın içini açıp da baktın mı doğru mu yoksa yalan mı konuştuğuna? Bu demek, diğer taraftan, şayet insan olarak bu epistemik engele maruz olmasaydık, ona göre davranabilirdik, ama maruzuz işte. Fakat Allah için böyle bir engel yok, o halde o davranabilir. Burada da Friedrich Hegel’in ‘aklın hilesi’ giriyor devreye. Ve Hegel’de ‘akıl’ demek (Gott, Vernunft, Geist, Absolute) Allah demek olduğunu düşünürsek, Allah’ın hilesi:
An seinen Werkzeugen besitzt der Mensch die Macht über die äußerliche Natur, wenn er auch nach seinen Zwecken ihr vielmehr unterworfen ist.
İnsan aletleri üzerinden dış doğanın efendisidir, amaçları üzerinden aynısına köle olsa da.
Die teleologische Beziehung ist der Schluss, in welchem sich der subjektive Zweck mit der ihm äußerlichen Objektivität durch eine Mitte zusammenschließt, welche die Einheit beider als die zweckmäsige Tätigkeit und als die unter den Zweck unmittelbar gesetzte objektivität, das Mittel, ist.
Teleolojik ilişki öznel amaç’ın kendisini kendisine dışsal olan bir nesnellikle bir orta üzerinden birleştirdiği tasımdır. Ki aynısı[, yani söz konusu orta,] ikisinin birlikteliği şeklindeki ereksel eylem ve amaç’ın aralıksızca onun altında konumlandığı nesnellik olarak araç’ı teşkil eder.
Der zweck schließt sich durch ein Mittel mit der Objektivität und in dieser mit sich selbst zusammen. Das Mittel ist die Mitte des Schlusses. Der Zweck bedarf eines Mittels zu seiner Ausführung, weil er endlich ist.
[Ve] amaç [bu] orta üzerinden kendisini nesnellikle ve son tahlilde aynısında kendisiyle bir araya getirir. Araç tasımın ortasıdır. [Dolayısıyla a]maç uygulanabilmesi için bir ortaya ihtiyaç duyar.
Der charakter der Vernünftigkeit im Menschen zeigt sich in den Mitteln, Werkzeugen, die er gebraucht. Durch diese Werkzeuge wird die Tätigkeit weiter spezifiziert. Durch das Werkzeug schiebt der Mensch zwischen sich und die Natur ein Mittel und verhindert das Aufreiben seiner Kräfte dadurch, dass er das Mittel dem Abnutzen preisgibt und sich so selbst erhält. Das Vernünftige ist überhupt das sich erhaltende, sich der Veränderung entnehmnde. Die Vernunft hat diese Vermittlung durch Werkzeuge erfunden, und die Selbsterhaltung macht dies dem Menschen zur Pflicht.
İnsani akliliğin karakteri kendisini insanın kullandığı araç ve aletlerde gösterir. Bu araçlar vasıtasıyla eylem (yapış) daha da özelleştirilir. Aletle birlikte doğayla kendi arasına bir orta (araç) sokar insan ve aleti kullanılarak tüketilmeye arz ve bu şekilde kendisini muhafaza ederek kendi kuvvetlerinin yıpranmasının önüne geçer. Akli olan zaten kendisini muhafaza eden, kendisini değişimin dışında tutandır. Akıl araçlar üzerinden işleyen bu aracılığı icat etti ve kendini muhafaza etmek aynısını[, yani aracılığı,] insan için bir görev olarak belirledi.
Daß der Zweck sich unmittelbar auf ein Objekt bezieht und dasselbe zum Mittel macht, wie auch daß er durch dieses ein anderes bestimmt, kann als Gewalt betrachtet werden, insofern der Zweck als von ganz anderer Natur erscheint als das Objekt und die beiden Objekte ebenso gegeneinander selbständige Totalitäten sind. Daß der Zweck sich aber in die mittelbare Beziehung mit dem Objekt setzt und zwischen sich und dasselbe ein anderes Objekt einschiebt, kann als die List der Vernunft angesehen werden.
[En nihayetinde a]maç’ın aralıksızca bir objeye[, e.g. Bıçak,] yönelerek aynısını araç kılmasını ve, aynı şekilde, onunla birlikte bir başka objeyi[, e.g. Ekmek,] belirlemesini şiddet olarak düşünülebiliriz, nitekim amaç’ın doğası objenin doğasından farklıdır ve söz konusu [bu] iki obje birbirlerinden bağımsız iki ayrı bütünlüktürler. Amaç’ın [bu şekilde bir] objeyle aralıklı bir ilişkiye girmesini ve kendisiyle [aynısı] arasına bir başka obje sokmasını aklın hilesi olarak düşünülebiliriz.
Ich habe die list, zwischen mich und die äußere Dingheit hineingestellt, – mich zu schonen und meine Bestimmtheit damit zu bedecken und es sich abnutzen zu lassen.
Ben dış şeysellikle kendim arasına hileyi koydum, – ki kendimi muhafaza edeyim (koruyayım) ve kendi belirliliğimi aynısıyla örteyim ve yıpratmayayım.
Man kann […] sagen, daß die göttliche Vorsehung, der Welt und ihrem Prozeß gegenüber, sich als die absolute List verhält. Gott läßt die Menschen mit ihren besonderen Leidenschaften und Interessen gewähren, und was dadurch zustande kommt, das ist die Vollführung seiner Absichten, welche ein anderes sind als dasjenige, um was es denjenigen, deren er sich dabei bedient, zunächst zu tun war.
[O halde] şunu söyleyebiliriz ki ilahi yazgı dünya ve sürecine karşı kendisini mutlak hile olarak konumlandırır. Allah insanları kendilerine has tutkularında ve ilgilerinde serbest bırakır ve [insanlar aynılarının peşinde koşarlarken] ortaya çıkanlar Allah’ın amaçlarının gerçekleşmesidir, ki söz konusu amaçlar söz konusu insanların peşinde koştukları söz konusu şeylerden çok farklı şeylerdirler.
Unsere Betrachtung ist insofern eine Theodizee, eine Rechtfertigung Gottes, welche Leibniz metaphysisch auf seine Weise in noch unbestimmten, abstrakten Kategorien versucht hat, so daß das Übel in der Welt begriffen, der denkende Geist mit dem Bösen versöhnt werden sollte.
Bizim meseleyi [bu şekilde] ele alışmız bir Teodisedir [son tahlilde], daha önce Leibnizin kendine has henüz belirlenmemiş soyut kategorilerle denediği gibi bir Allah savunusu, ki dünyadaki kötü kavranabilsin ve düşünen tinle barıştırılarak araları bulunsun.
Friedrich Hegel
Bu arada… Anlamayı geçtim, o zor iş, tek satır Hegel okumadan Marksist olanlar var, oysa, en azından ama en temelde, biraz önce Hegel’den aktardıklarımı okuyup anlamadan Marksist olursanız kendisini Müslüman sanan İslamcılara benzersiniz. Dolayısıyla Allah’ın, aynen bizim ‘Hızır’’ınkiler gibi, bazı davranışları bize tuhaf gelse de ne olup bittiğini ve işin nereye varacağını bilmediğimiz için bir hükümde bulunamayız, şayet bulunursak yine söz konusu epistemik engeli dikkate almamış oluruz. Eğer, haşa, Allah’a inanmıyorsak, Hızır’ın varlığına da o halde, Allah, dolayısıyla Hızır böyle davranarak, haşa, yanlış yapmıştır deriz, nitekim formel açıdan olup biten bu anlamda gerçekten de yanlış. Yoksa hangi kitapta yazar, mesela, ileride anne ve babasına zarar vereceğinden korkulduğu için (فَخَشٖينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ) masum bir çocuğun öldürülebilmesi (فَقَتَلَهُۙ)? Allah’ın kitabında, Qur’an’da yazar. Ama biz tabii ki, Elhamdulillah, inanıyoruz Allah’a. Bu kural bizim indimizde sadece normal insanlar için geçerlidir. Kant’ın hipotetik imperatif dediği böyle bir şey bir yerde, ahlaki davranışla alakası yok yani, varsayımda bulunuyorsunuz nitekim, de bu durumda bulunabilirsiniz de, dolayısıyla hesap etmiş oluyorsunuz. Mesela: Zengin olmak mı istiyorsun, o halde İslamcı, dolayısıyla hırsız olacaksın (teknik imperatif/eli yatkın olmak (Geschicklichkeit)). Ya da uzun ve insan gibi yaşamak ve öldükten sonra da cennete mi gitmek istiyorsun, o halde sigara ve alkol kullanmayacaksın, faiz reklamı yapmayacaksın, namaz kılacaksın, oruç tutacaksın ve İslamcılardan uzak duracaksın (pragmatik imperatif/(o anlamda) akıllı olmak (Klugheit)). Hani babalar der ya çocuklarına, ‘akıllı ol evladım’.
…
Sollensethik öncelikle özneleri (Subjekte) içlerinde bulundukları, bu demek içlerine örülü (verwoben) oldukları, reel şartlardan soyutlar. Ardından aynılarının, bu demek içlerine örülü oldukları reel şartlardan soyutladıktan sonra ayrıca bir de ideel yükümlülüklerle ağırlaştırdığı öznelerin, bizzat kendi realitelerini de görmezden gelir. Ve en nihayetinde söz konusu öznelere yüklediği söz konusu ideal yükümlülüklerin yerine getirilebilir olduklarını ileri sürer. O bu şekilde aslında, ne dersiniz siz Türkler, kendi çalar, kendi söyler ve kendi oynar. Diğer taraftan, öznenin kendisini bu şekilde birebir muhatap aldığı için o bir ahlak felsefesidir (Moralphilosophie) ve söz konusu özneyi mutlak talepler/yükümlülükler (absolute Forderungen) üzerinden muhatap aldığı için bir değerci etik (normativistische Ethik) aynı zamanda. Ve söz konusu yükümlülükerin yerine getirilebilir oldukları yönündeki inancı dolayısıyla eylem kuramsal açıdan (handlungstheoretisch) bir iyimserciliktir (Optimismus) o. Sören Kierkegaard’nın ‘birinci etik’ dediği dolayısıyla. Da, yine Kierkegaard, o bu olarak son tahlilde öznenin günahkarlığına (Sündigkeit des Einzelnen) çarpar, batar ve en nihayetinde karaya vurur. Aslında kirli bir realiteye (status corruptionis) çarpar o. Onun özünü özgürlüğün, be demek otonominin teşkil ettiğini düşünürsek, o böyle davranarak aynısının, dolayısıyla özgürlüğün, suistimalini hesaba katmaz. Nedir özgürlüğün suistimali? Yine Kierkegaard: Günah. Dolayısıyla böyle davranarak kimi muhatap aldığından bihaber olduğunu gösterir. Sadece kimi muhatap aldığından habersiz değildir o, muhatap aldığı şeyin içine gömülü olduğunu realiteden de habersizdir, bu demek muhatabından istediklerini muhatabının yerine getirip getiremeyeceğine, aslında onun içinde bulunduğu şartların o çok kıymetli otonomiye izin verip vermediğine, bakmaz. E o zamanda batar işte. Oysa bizim Allah’ımız öyle mi? Değil tabii ki. O kulundan altından kalkamayacağı hiçbir şey istemez: لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ. Nitekim O kimi muhatap aldığını çok iyi bilir: اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ۟.
Excursus
Realiteyi kaybetmek aslında (gerçek) anlamı kaybetmek olur. Hepimiz, en azından bir çoğumuz, hiç olmazsa bazılarımız, John Searle’ün ‘Çin Odası’ düşünce deneyini biliyoruz. İşte bir odaya kapatılmış bir bilim adamı var ve bu bilim adamı tek kelime Çince anlamıyor. Fakat Çince sorulan bir soruya upuygun Çince cevap verebilmek için gerekli bütün teknik imkanlara sahip. Dolayısıyla odanın bir input tesisatından içeri verilen Çince soruları söz konusu teknik imkanları kullanarak upuygun Çince cevapladıktan sonra aynısını söz konusu odanın output tesisatını kullanarak dışarı iletiyor. Cevaplar upuygun olmalarına rağmen söz konusu bilim adamı tek kelime Çince anlamıyor. Neden anlamıyor? Searle’ün kendisi biyokimyadan söz ediyor, bu noktada üzerinde durmaya gerek yok. Stevan Harnad (Symbol Grounding Problem) meseleye farklı bakıyor. Soru kısaca şu: Kullandığımız işaretler anlamlarına nasıl ulaşırlar? Nasıl temellenirler (grounding)? Dolayısıyla, biri size Türkçe-Türkçe bir sözlük verse ve ‘elma’ nedir diye sorsa ve bu soruya söz konusu sözlüğü kullanarak cevap vermenizi istese, ama siz Türkçe bilmiyor ve anlamıyor olsanız, Almansınız nitekim, açarsınız sözlüğü ve bakarsınız ve ‘meyve’ dersiniz. Peki ‘meyve’ nedir diye sormaya devam etse, yine aynı sözlüğü açar bakar ve bu sefer ‘bitki’ dersiniz, peki ‘bitki’ nedir diye sorsa, yine açarsınız sözlüğü ve bakarsınız … Sahi ya, bitki ne demek? Neyse … Dolayısıyla bu noktada aradığınız anlamın sürekli öteye taştığını, bu demek bir işaretten başka bir işarette sıçradığını görürsünüz, fakat bu süreç hiçbir noktada yere, dünyaya, ya da toprağa, dokunmaz, aşağıya inmez. Adeta Wilhelm Leibniz’in ‘prästabilierte Harmonie’’si gibi paralel işleyen, fakat birbirine dokunmayan iki farklı dünya var burada. O halde gerçek bir anlam oluşmaz. Jacques Derrida’nın ‘différance’’ı giriyor bu noktada devreye. Adım adım oluşan, aslında oluşamayan, sonu gelmez bir oluşum. Dolayısıyla o son noktaya, yani toprağa, yine Derrida’nın dediği gibi, ‘signifié transcendental’’e, ulaşamıyorsunuz. Yani devenizi (işaret) sağlam bir kazığa (anlam) bağlayamıyorsunuz. Zaten öyle bir derdiniz de yok artık. Dolayısıyla bu süreç bir noktada duvara çarpıp durmuyor. Her işaret sizi kendisinden öteye başka bir işarete gönderiyor ve siz de ömür boyu bir anlamın peşinde işaretten işarete koşup duruyorsunuz. Yatay bir hareket var, dolayısıyla ayakları yere basmayan, realiteden uzak, Jean Baudrillar’nın ‘le simulacre’ dediği realiteden ari ve dışlayıcı olarak işaretlerden oluşan bir dünya. Ha öyle bir realite var mı, o da başka bir sorun, ya da varsa biz ona ulaşabilir miyiz ve ulaşabilirsek nasıl ulaşabiliriz?
Mesela, tekrar baştan alalım, biri size Mustafa Ömer Faruk’tan daha ağırdır dedi ve siz, yine, Türkçe bilmiyorsunuz fakat sözlüğünüz var ya, onu, yani Türkçe-Türkçe sözlüğünüzü, kullanarak, dolayısıyla teknik imkanlarınızı devreye sokarak, şu sonuca vardınız: Mustafa Ömer Faruk’tan daha ağırdır demek, şayet bu ikisi tartıya çıkarsa tartının display’inde görünen rakam Mustafa çıkınca Ömer Faruk çıkınca olduğundan daha fazla olur demektir. Mustafa Ömer Faruktan ağırdır demek bu anlama gelir. De bu durumda gerçekten ‘ağır olmak ne anlama gelir’’i anlamış olur musunuz? Hayır, olmazsınız aslında. Ne zaman anlamış olursunuz? Mustafa’yı da Ömer Faruk’u da sırayla tek tek tutup kaldırırsanız, dolayısıyla dünyaya dokunursanız, anlamış olursunuz ‘…dan/den ağır olmak ne demek?’’in aslında ve gerçekten ne anlama geldiğini. Onun için de bizzat Mustafa ve Ömer Faruk’u bulmanız gerek, sonra da her ikisinden izin isteyerek her ikisini tutup kaldırmanız. Da, bu durumda başka bir sorun giriyor devreye. Nitekim bu şekilde ulaştığınız, dolayısıyla birebir tecrübe ettiğiniz anlamı bir başkasına, ki buna siz kendiniz de dahilsiniz, aktarabilmek için yine bir işarete baş vurmanız, yazmanız ya da konuşmanız gerekecek. Rene Descartes’ın ‘cogito’’da yaşadığı sorun, ve işaret kullanmaya başladığınız noktada biraz önce ulaştığınız anlamı yine kaybedeceksiniz. Bu bir lanet mi yoksa Rahmet mi? Sorun şu: Bu şekilde, aynen parada olduğu gibi, durmadan kafanıza göre anlam basabilirsiniz, dolayısıyla anlam enflasyonu oluşur. Sonra bir kahraman, Wilhelm von Ockham, girer devreye, girerse o da, ve bütün bu anlamları yok eder, ortalığı temizler. Ama şayet böyle bir kahraman çıkmazsa ortaya İslamcıların mide bulandırıcı dünyası hergün uydurduğu mide bulandırıcı anlamlarla boğazınızı biraz daha sıkar. Bok boktan rahatsız olmaz, ama siz nefes alamazsınız.
Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN
