Okullarda yaşanan şiddet olaylarının ardından, gündem medyada yer alan dijital içerikler, televizyon programları ve özellikle şiddet temalı Türk dizileri üzerinden şekillenmeye başlamıştır. Bu tartışmaların odağında, söz konusu içeriklerin çocuk ve ergenlerin davranış kalıpları üzerindeki etkisi yer almakta; şiddet eğilimli bireylerin yetişmesinde medyanın rolü sorgulanmaktadır. Nitekim önceki değerlendirmelerde de medya, bu süreçte belirleyici faktörlerden biri olarak ele alınmıştır.

Ancak sosyolojik açıdan bakıldığında, bu tür olayları yalnızca medya etkisiyle açıklamak indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Bireyin davranış gelişimi çok katmanlı bir sosyalizasyon sürecinin ürünüdür. Bu sürecin ilk ve en temel kurumu ailedir. Çocuk, toplumsal normları, değerleri ve davranış biçimlerini ilk olarak aile içinde öğrenir. Dolayısıyla ebeveyn tutumları, çocuk gelişiminde belirleyici bir rol oynar.

İkinci aşamada okul süreci devreye girer. İlkokul ve ortaokul dönemlerinde çocuk, sosyal çevresini genişleterek akran ilişkileri kurar ve toplumsal yaşamın dinamiklerini deneyimlemeye başlar. Bu süreçte okul, yalnızca akademik bilgi aktaran bir kurum değil; aynı zamanda bireyin sosyal becerilerini geliştiren önemli bir sosyalizasyon alanıdır.

Lise ve sonrası dönem ise bireyin kimlik gelişimini büyük ölçüde tamamladığı, daha bağımsız kararlar alabildiği ve yaşamına yön verdiği bir evre olarak öne çıkar. Bu noktada bireyin önceki sosyalizasyon süreçlerinden ne ölçüde sağlıklı geçtiği belirleyici olur.

Olayların genel çerçevesine bakıldığında, özellikle aile ile çocuk arasındaki bağın zayıflaması ya da kopması, sonraki tüm eğitim süreçlerini doğrudan etkilemektedir. Bu bağın zedelendiği durumlarda; en donanımlı öğretmen kadrosu, en güçlü rehberlik hizmetleri ve en üst düzey güvenlik önlemleri dahi tek başına yeterli olmayacaktır. Çünkü eğitim süreci, yalnızca kurumsal müdahalelerle değil, aynı zamanda aile ile kurulan süreklilik arz eden ilişkiyle anlam kazanır.

Bu bağlamda öğretmenin rolü de yeniden düşünülmelidir. Öğretmenin öğrenciyi yalnızca kontrol edilmesi gereken bir unsur olarak görmesi ya da ebeveynin okulu sadece “güvenli bir bakım alanı” olarak değerlendirmesi, eğitim sürecinin niteliğini zayıflatmaktadır. Eğitim, paydaşlar arası işbirliği gerektiren bütüncül bir süreçtir.

Sonuç olarak, rehberlik hizmetlerinin en kritik ayağını ebeveyn eğitimi oluşturmaktadır. Aile içi iletişimin güçlendirilmesi, ebeveyn farkındalığının artırılması ve sağlıklı aile yapısının korunması, çocukların gelişiminde bir dönüm noktası niteliğindedir. Bu nedenle toplumsal düzeyde aile kurumunun desteklenmesi ve güçlendirilmesi, şiddet davranışlarının önlenmesinde temel stratejilerden biri olarak ele alınmalıdır.

Maksut SARIHAN