When I find myself in times of trouble, [Hz. Muhammed] comes to me
Speaking words of wisdom, let it be
And in my hour of darkness [he] is standing right in front of me
Speaking words of wisdom, let it be

And when the broken hearted people living in the world agree
There will be an answer, let it be
For though they may be parted, there is still a chance that they will see
There will be an answer, let it be

And when the night is cloudy there is still a light that shines on me
Shinin’ until tomorrow, let it be
I wake up to the sound of music, [Hz. Muhammed] comes to me
Speaking words of wisdom, let it be

Paul McCartney/John Lennon

Köşedeki gitar ve duvardaki resimler (Sammlung Prinzhorn) çekmişti dikkatimi kapı ilk açıldığında. Yer göstererek buyrun oturun dedi, içeriye davet etti. Babam yanımdaydı. Siz lütfen dışarıda kalın dedi babama. Ben buradayım oğlum dedi babam, merak etme, sakın da korkma. Oturdum. Hoş ama tuhaf bir koku vardı içerde, ağır bir sessizlik bir de. Nasılsınız dedi. İyi değilim dedim, korkuyorum. Anlıyorum dedi. Sonra uzunca bir süre konuşmadık. Ben yere baktım o bana. Daraldığımı fark etmiş olacak ki, bugün burada noktalayalım isterseniz dedi, haftaya devam ederiz. Nasılsınız dedi yine. İyi değilim dedim korkuyorum. Neden korkuyorsunuz dedi. Ben Müslümanım dedim ve Allah’ımı çok seviyorum. Kafamda tuhaf tuhaf sesler, kötü kötü düşünceler … Anlıyorum dedi. Ama Allah da sizi çok seviyor. Gerçekten öyle mi der gibi bakmış olmalıyım ki yüzüne, evet dedi, gerçekten öyle. Hz. Hatice’nin Hz. Peygamber’e söylediğini söyledi sonra: Siz iyi bir insansınız, Allah iyi insanlara zarar gelmesine müsaade etmez … Peygamberinizden bahsetmek ister misiniz dedi biraz. Tabii ki dedim. Konuşmak çok yakışıyor size dedi çıkarken, ama susmak hiç. Bir daha susmayın lütfen, olur mu? Uzun bir süre görüşemedik. Beni kapıda görünce tekrar, neredeydiniz dedi, neden gelmediniz? Babam öldü dedim, sonra da eşimden ayrıldım. Nasılsınız dedi. İyi değilim dedim, ama artık korkmuyorum. Ach, wie schön (ne güzel) dedi … Allah kulunu sevince, kulunun kendisinden başka tutunduğu bütün dalları tek tek kırarmış ve kul bunu idrak ettiğinde artık korkmazmış. Annemin hastalığı (1999), dolayısıyla ölümüyle (2003) başlayan süreç babamın ölümüyle (2011) son bulmuştu. Tabii ki iyileşmemiş, iyileşememiştim, fakat artık korkmuyordum. Byung-Chul Han’a göre depresyon narsistik bir hastalıktır, insanı dünyasız (weltlos) ve metruk (verlassen) bırakır. Eros, diye devam eder Han, insanı çekip kendi içinden dışarıya çıkarırken, depresyon onu kendi içine yıkar devirir. Paul Celan’ın dediği olur. Yükler seni (senin) kendi sırtına dünya, ve çeker gider sonra (Die Welt ist fort, ich muss dich tragen).

Beterin beteri var, haline şükret dostum. Bilinen bir şarkı sözü. Benim dostum yok, hiç olmadı. Zaten insanlara güvenmiyorum. Aslında dost, arkadaş, yoldaş, kardeş ve benzeri şeylere inanmıyorum. Hepimiz yalnızız bu dünyada, bir kere ve bütün zamanlar için yalnız. İlk karşılaşmamızda bütün ruh hekimlerinin sordukları o ilk soruya ben de muhatap olmuştum: İntihar düşünceleriniz var mı? Yok demiştim, bu yalnızlık ölümden sonra da devam edecek, hiçbir zaman son bulmayacak, meğer ki bir ölümden sonrası olmasın. Ama var, dolayısıyla ha burası ha orası. Ancak Allah giderebilir bu yalnızlığı. Allah’ın en başat işlevi, belki de tam olarak bu yalnızlığı ortadan kaldırabilecek tek güç, benim acımı aynen benim tecrübe ettiğim gibi tecrübe edebilecek tek merci olması. Cennet bu olsa gerek. Dünyaya benim gözümden bakabilmesi, ben gibi hissedebilmesi, haddizatında ben olması: A doppelganger adeta (Alm: Doppelgänger). Bu bile Allah’a inanmak için yeter. Yoksa anneymiş, babaymış, evlatmış, hele kardeş … Aman aman, uzak olsun, o kadar uzak. Zaten uzak. Thomas Nagel ‘What is it like to be a bat?’ diye sormuştu ya vakti zamanında, dolayısıyla ‘Yarasa olmak nasıl bir şeydir?’ Bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Geçici olarak yarasa olabilsek bile, sadece geçici olarak yarasa olmak nasıl bir şeydir onu bilebilebiliriz, ama bu yarasa olmak nasıl bir şeydir anlamına gelmez, sadece geçici olarak yarasa olmak nasıl bir şeydir anlamına gelir. Dolayısıyla gidip gelirsek olmaz, gidip kalırsak yine olmaz. Ancak Allah bilir yarasa olmak nasıl bir şeydir, yarasının kendisi bile bilemez. O sadece yarasadır. Hani (modern) İslamcıların çok sevdikleri Fazlur Rahman’ın gidişli gelişli aptalca bir önerisi vardı, hatırladınız mı? Önce Mekke’ye gideceksin, orada meseleyi Mekkeliler gibi ele alacaksın, anlayacaksın, sonra o anlayışını ve anladıklarını yanına alıp geri döneceksin ve bu güne uygulayacaksın. Sanki zamanın paralelinde, aynen ana yolun paralelindeki stabilize yol gibi, bir yan yol var ve sen zamandan çıkıp o yan yoldan geri gideceksin ve yine o yan yoldan geri geleceksin. İşte bu tam olarak aptallarla akıllılar arasındaki farka işaret eder. Akıllı adam bilir ki, geriye doğru adım atamaz, ki atabilecek olsa bile geriye doğru attığı her adım şimdiyi siler, dolayısıyla geçmişte bulduğunu alıp gelip uygulayabileceği bir şimdi kalmaz. Haddizatında geriye gitme ihtiyacı kalmaz. Buna İngilizler zero-sum game diyorlar, biz Almanlar Nullsummenspiel. Türkler yorganı kullanıyorlar, ayaklarını örtersen kafan açık kalır, kafanı örtersen ayakların. Ben o aptallardan değilim ama, da akıllı olmak da gidermiyor yalnızlığı, bir işe yaramıyor, daha da zorlaştırıyor. Siyonistleri sevmiyorum, Franz Kafka’yı bile, ama adam derin. Yani Siyonist olmak derin olmaya engel değil. Daha henüz yirmi yaşındayken arkadaşı!!! Oskar Pollack’a yazdığı bir mektupta şöyle demişti:

Wenn Du vor mir stehst und mich ansiehst, was weißt Du von den Schmerzen, die in mir sind und was weiß ich von den Deinen. Und wenn ich mich vor Dir niederwerfen würde und weinen und erzählen, was wüßtest Du von mir mehr als von der Hölle, wenn Dir jemand erzählt, sie ist heiß und fürchterlich. Schon darum sollten wir Menschen voreinander so ehrfürchtig, so nachdenklich, so liebend stehn wie vor dem Eingang zur Hölle.

Önümde dursan ve bana baksan, içimdeki acılardan ne bilebilirsin ki, ya da ben senin içindekilerden ne bilebilirim. Ve kendimi senin önünde yere atsam ve ağlasam ve anlatsam, benim hakkımda cehennem hakkında birinin sana onun ateş dolu ve korkunç olduğunu söylemesi durumunda bildiğinden daha fazla ne bilebilirsin ki. Sadece bu yüzden bile insanlar olarak birbirimizin kapısında aynen cehennemin kapısında duruyormuşçasına ürkek, düşünceli ve sevgi dolu durmalıyız.

Son cümlenin başındaki ibareyi alalım: ‘Schon darum’, dolayısıyla ‘tam da bu yüzden’. Bu noktada Kafka’nın epistemolojiden etik’e geçiş yaptığını görüyoruz. Diğer bir Siyonist Emmanuel Levinas bütün düşüncesini bu geçiş üzerine inşa eder. Bu demek bilemeyeceğimiz için, birbirimizin acısını hissedemeyeceğimiz için … Dolayısıyla ‘her ne kadar bilemesek de…’ değil, ‘tam da bilemeyeceğimiz için’ birbirimizin karşısında cehennemim kapısında duruyormuşcasına durmalıyız ve cehenneme giden o kapının tam da karşımızda duran o insanın gözlerinde açıldığını, kapandığını da, bilmeliyiz. 

… es ist die Möglichkeit von Geld selbst, des Preises, d.h. des Prinzips der Aquivalenz, das die Differenzen auch neutralisieren laesst, um zur reinen Singularitaet als Würde oder als universellem Recht zu gelangen. Der Zugang zur Würde des Anderen ist der Zugang zur Singularitaet seiner absoluten Differenz, gewiss, aber das ist nur durch eine bestimmte Indifferenz, durch die Neutralisierung der Differenzen möglich […]. Indem sie das Wissen und alle objektive Bestimmung übersteigt, erlaubt alleine diese Neutralisierung, zur Würde zu gelangen, d.h. zur Tatsache, dass jeder und jede ebenso viel Wert ist wie der oder die andere, eben jenseits des Wertes: preislos.

… paranın imkanının kendisidir, haddizatında fiyatın, bu demek eşdeğerlilik prensibinin, onur ya da evrensel hak olarak bir-tekliğe ulaşabilmek için farklılıkları ortadan kaldıran. Ötekinin onuruna ulaşabilmek onun mutlak farklılığındaki bir-tekliğe ulaşabilmektir, evet, bu kesinlikle öyledir, de işte bu belirli bir aynilikle, dolayısıyla farklılıkları ortadan kaldırmakla mümkün olur. Bilginin, dolayısıyla her tür nesnel belirlemenin ötesine taşmakla birlikte tam olarak bu farksızlaştırmadır onura ulaşımı sağlayan, bu demek herkesin öteki kadar değerli olduğu gerçeğine, dolayısıyla değerin ötesine: Pahasız.

Jacques Derrida

Dolayısıyla, aynı olacağız ki bir-tek olabilelim.

Şu cümleler de (muhtemelen) bu dünyaya ait değil:

… wie nutzlos müht er sich ab; immer noch zwängt er sich durch die Gemächer des innersten Palastes; niemals wird er sie überwinden; und gelänge ihm dies, nichts wäre gewonnen; die Treppen hinab müsste er sich kämpfen; und gelänge ihm dies, nichts wäre gewonnen; die Höfe wären zu durchmessen; und nach den Höfen der zweite umschließende Palast; und wieder Treppen und Höfe; und wieder ein Palast; und so weiter durch Jahrtausende; und stürzte er endlich aus dem äußersten Tor – aber niemals, niemals kann es geschehen, liegt erst die Residenzstadt vor ihm, die Mitte der Welt, hochgeschüttet voll ihres Bodensatzes. Niemand dringt hier durch und gar mit der Botschaft eines Toten. – Du aber sitzt an deinem Fenster und erträumst sie dir, wenn der Abend kommt.

… nasıl da boşu boşuna yoruyor kendisini görüyor musun, yırtınıyor saraydan çıkabilmek için, de nafile. Hadi diyelim ki bir şekilde çıktı saraydan, eline ne geçeceğini sanıyor? Sonrasında merdivenlerden inmeli, kavga kavga üstüne; bunu da başardı diyelim? So what. Önünde açılan koca koca meydanları aşmalı, ardından ilk sarayı çevreleyen ikinci bir saray, yine merdivenler, yine meydanlar, sil baştan. Bin yıllarca. Ve en nihayetinde diyelim ki en dış kapıdan dışarı atmayı başardı kendisini, ki bu hiç ama hiçbir zaman olmayacak, eee? Daha henüz ana şehre ulaşmış olacak. Dünyanın tam ortası burası. Yükseltilmiş de yükseltilmiş. Hiç kimse gelip de geçemez buradan, bir ölünün haberiyle hele hiç. – Ama sen, pencerende oturmuş onu hayal ediyorsun … Akşam yaklaşırken.

Franz Kafka

Armes Herz, du wirst sie nie erfragen,
Wenn dir nicht ein Traum von ihr genügt.

Zavallı kalbim, ona hiçbir zaman ulaşamayacaksın,

Hayaliyle yetinemezsen eğer.

Fridrich Hölderlin

Hastanelerde ve hapishanelerde senin dertlerine sahip olmayı isteyen o kadar çok insan var ki, yeterki içinde bulundukları durumdan kurtulabilsinler. Bir tanıdığım söyledi bunları bana, daha geçen gün.  Öyle, buna inanıyorum ve o insanlar için çok üzülüyorum, da … Mesela Kafka. Son alıntıyı alın. Tamam, kimsenin onun acısını hissedemeyeceğini biliyor, dolayısıyla dolaylı ve tek çare olarak dile başvuruyor: Anlatıyor. Ama yine, ilk alıntıda olduğu gibi, anlatsa ne olacak, sen dinlesen ne olacak? Benimle otursan ağlasan, kendini paralasan ne olacak. Akşam kalkıp evine gideceksin ve dizi izleyeceksin, ya ben? Herkesin acısı, maalesef ve gerçekten maalesef, kendisine. Cenazelere dikkat edin, toprak soğuktur derler, mezar kapanır kapanmaz dünya çekiyor insanı içine. Annemi defnettikten sonra acıktığımı hissetmiştim, dayımla birlikte döner yedik. Onun çok sevdiği ablası, benim de çok sevdiğim annem. Sonra dayım öldü. Onu defnettikten sonra da Sürmene’de köfte yedim. Babamı defnettikten sonra ise tam bir kilo biftek. Ne yapalım, dünya böyle … Ama dünya böyle olmak ve devam etmek zorunda değil. 

Hz. Peygamber geldi aklıma. Ya Rasulallah demişti yanındakilerden biri, senin yanında adeta cenneti gözlerimizle görüyor, cehennemi tenlerimizde hissediyor gibi oluyoruz. Oysa senin yanından uzaklaştıkça dünya bizi içine çekiyor ve … Biraz öyle biraz da böyle demişti Hz. Peygamber, nitekim sürekli benim yanımdaki gibi olacak olsaydınız melekler el verirdi size sokaklarda (والذي نفسي بيده، لو تدومون على ما تكونون عندي، وفي الذِّكْر، لصافحتكم الملائكة على فرشكم وفي طُرُقِكُمْ، لكن يا حنظلة ساعة وساعة). Kafam da kalbim de ruhum da dünya gibi karışık. Biraz öyle biraz böyle dedi Peygamber de bakın bakalım İslamcılara, ahiretin birazıyla dünyanın birazı aynı mı bu şarlatanlarda? Lacivert dergisi vardı elimde kısa bir süre önce, İslamcıların çıkardıkları bir dergi. Derginin kapağını açınca ilk iki sayfası Ziraat Bankasının, orta sayfası Vakıf Bank’ın ve sonlara doğru da bazı sayfaları, nitekim Kambersiz düğün olmaz, Halk Bank’ın reklamıyla dolu. Ve genel yayın yönetmeni, bir İslamcı, girişte şunları söylüyor (mealen): Dünyaya çok dalmak bizi ahiretten, ahirete çok dalmak ise bizi dünyadan koparır. İşte bu durumda İslam bize bir orta yol sunuyor. Demek ki İslam’ın bu küçük şeytana sunduğu orta yolda genel yayın yönetmenliğini yaptığı derginin faiz müesseselerinin reklamını yapmasına cevaz verilmiş. Oysa Allah’ın Rasulü faizi alanın, verenin ve reklamını yapanın, içkiyle ilgili söylediklerine paralel olarak, Allah’a ve Rasulüne savaş açtığını söylüyor. Eee, hani İslam? Hani orta yol? Pardon ya, unutmuşum. Bir şekilde Allah adına çaldıkları paraları yine Allah adına paylaşacaklar ya … Sorry …

Let’s dance in style, let’s dance for a while,
Heaven can wait we’re only watching the skies.
Hoping for the best, but expecting the worst,
Are you gonna drop the bomb or not?
Let us die young or let us live forever
We don’t have the power, but we never say never
Sitting in the sandpit, life is a short trip
The music’s for the sad man.
Can you imagine when this race is won?
Turn our golden the faces into the sun,
Praising our leaders, we’re getting in tune
The music’s played by the madman.
Forever young,
I want to be forever young.
Do you really want to live forever?
Forever, and ever
Forever young,
I want to be forever young
Do you really want to live forever?
Forever young.
Some are like water, some are like the heat
Some are a melody and some are the beat
Sooner or later they all will be gone
Why don’t they stay young?
It’s so hard to get old without a cause
I don’t want to perish like a fading horse
Youth’s like diamonds in the sun,
And diamonds are forever
So many adventures given up today,
So many songs we forgot to play.
So many dreams swinging out of the blue
Oh let it come true.
Forever young,
I want to be forever young.
Do you really want to live forever,
Forever, and ever?
Forever young,
I want to be forever young.
Do you really want to live forever,
Forever, and ever?
Forever Young
I want to be forever young
Do you really want to live forever … 

Alphaville, 1984

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN