Du kannst deine eigene Sprache in deiner eigenen Sprache beschreiben: aber nicht ganz.
Kendi lisanını kendi lisanında tasvir edebilirsin: fakat tam olarak değil.Hans Magnus Enzensberger (Yaşasın Kurt Gödel)

4.024 Einen Satz verstehen, heißt, wissen was der Fall ist, wenn er wahr ist.
(Man kann ihn also verstehen, ohne zu wissen, ob er wahr ist.)
Man versteht ihn, wenn man seine Bestandteile versteht.
Bir cümleyi anlamak demek, o doğru olursa durumun ne olacağını bilmek demektir.
(Yani doğru olup olmadığı bilinmeden de anlaşılır o.)
Parçaları anlaşılırsa, o da anlaşılmış olur.Ludwig Wittgenstein,Tractatus

531. Wir reden vom Verstehen eines Satzes in dem Sinne, in welchem er durch einen andern ersetzt werden kann, der das Gleiche sagt; aber auch in dem Sinne, in welchem er durch keinen andern ersetzt werden kann. Im einen Fall ist der Gedanke des Satzes, was verschiedenen Sätzen gemeinsam ist; im andern, etwas, was nur diese Worte, in diesen Stellungen, ausdrücken.

Bir cümlenin anlaşılmasından, onun, onun söylediğini söyleyen başka bir cümleyle değiştirilebileceği, ya da başka hiçbir cümleyle değiştirilemeyeceği manasında konuşuruz. Bir durumda cümlenin düşüncesi, farklı cümlelerin ortak olduğu şeydir; öteki durumda sadece bu kelimelerin bu şekilde dışa vurabilecekleri şey.Ludwig Wittgenstein, Philosophische Untersuchungen

Bu iki alıntı Ludwig Wittgenstein’ın –Bertrand Russell WI ve WII olarak ifade ediyor– önceki düşüncesiyle sonraki düşüncesi arasındaki farkın en temelde ne olduğunu son derece açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bir tarafta WI, vertikalite, öte tarafta WII, horizontalite; siz buna dikeysellik ve yataysallıkta da diyebilirsiniz. Mesele, öyleyse, diyebiliriz ki, bir cümleyi nasıl anlarız, ya da bir cümleyi anlamak ne demektir sorusunda kilitleniyor. Buradan yola çıkarak bir ilk adımda meselenin iki tarafı olduğunu ve bu iki tarafın dünya ve lisan tarafından teşkil ve temsil edildiklerin belirtelim. Dolayısıyla vertikalite bu iki taraf arasında var olan bir ilişkiyi, horizontalite ise lisanın kendisiyle olan ilişkisini tematize eder.

Niklas Luhmann Sosyolojiyi tanımlarken Tractatus’un ilk cümlesinden yola çıkar kanımca. Söz konusu cümleyi hatırlayalım: Die Welt ist alles, was der Fall ist. Yani; Dünya durumların tamamından oluşur. Luhmann’a göre Sosyoloji akademik kariyerinin ilk anından itibaren nesnesine iki farklı şekilde yaklaşmıştır: Was ist der Fall? ve Was steckt dahinter? Yani; Durum nedir? ve [Bu durumun] arkasında ne vardır? Bu şu anlama gelir kısaca; her görünen durumun arkasında bir de görünmeyen bir durum vardır. Bu iddia eleştirel Sosyolojinin motivasyonudur. İlki, genel anlamda, pozitivist Sosyolojinin. İkincisi dünyaya öğretir; buna örnek olarak Eleştirel Teoriyi verebiliriz. Çünkü onlar genellikle ve büyük ölçüde görünenin arkasında aslında başka bir şey olduğunu ve ne olduğunu bilirler ve bunu bize öğretmeye çalışırlar. Nitekim kendimize yabancılaşmamızı, ki bu kendine yabancılaşmanın sebebi tam olarak görünenin arkasında olanı görememektir onlara göre, ortadan kaldırarak bizi özgürleştirmek isterler. Canlarım benim yaa!!! Zincirlerimizi kırmadan insanca yaşamanın mümkün olmadığına inanırlar onlar. Oysa zincirlerimizin bizi biz, dolayısıyla insan yaptığını unuturlar. Buna ”sol” da diyebiliriz aslında; daha kolay anlaşılır belki. İkincisi ise dünyadan öğrenir, buna da Luhmann’ın kendisini, dolayısıyla Sistem Teoriyi örnek verebiliriz. Onlar sadece ne olup bittiğini anlamaya çalışırlar. Onlar işler neden bu kadar kötü gidiyor diye sorup arkaya bakmaz ve cevap aramazlar mesela. Bir şehirde neden her gün 20 hırsızlık vakası oluyor değildir onların sorusu. Bu vakaların sayısı neden 200 değildir sorusu ilgilendirir onları ve bunun cevabını olanda ararlar. Çünkü onlara göre işler hiçbir zaman gitmeleri gerektiği kadar kötü gitmez. Dolayısıyla işlerin neden gitmesi gerektiği gibi kötü gitmediğini anlamaya çalışırlar. Buna da ”sağ” diyelim isterseniz.

O halde toparlayalım ve şunu söyleyelim; Wittgenstein bağlamında meseleyi her ne kadar bir cümleyi nasıl anlarız, ya da bir cümleyi anlamak ne demektir sorusu olarak verdiysek de, aslında bunun arkasında saklı olan başka bir şey vardır. Bu arkada saklı olanı ise şöyle öne çıkartabiliriz; lisandan bağımsız bir dünya var mıdır, dolayısıyla lisan bu kendisinden bağımsız olan dünyaya ulaşabilir ve onunla ilgili nesnel doğru yargılar oluşturabilir mi? Wittgenstein Tractatus’un 5.6’ncı cümlesinde, Die Grenzen meiner Sprache bedeuten die Grenzen meiner Welt diyor. Yani; Dünyamın sınırları dilimin sınırları anlamına gelir. Burada bazen dünyamın sınırları dilimin sınırlarıdır şeklinde bir ifade kullanılıyor. Bu doğru olmaz. Bu noktada Wittgenstein’ın bedeuten fiilini Gottlob Frege’vari kullandığını söyleyebiliriz sanırım. Nitekim Tractatus’un son cümlesinde wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen, yani hakkında konuşulamayan hakkında susmalı derken, hakkında konuşulabilecek şeylerin varlığını dolaylı olarak kabul eder o. Dolayısıyla biraz önce sorduğumuız soruya WI’in olumlu bir cevap verdiğini ileri sürebiliriz.

Bunu Russell da kabul ediyor. Nitekim ona göre Tractatus’un en temel öğretisi, muhtemelen kaydıyla birlikte, bir cümlenin iddia ettiği gerçekliğin bir tasviri olmasıdır. (Perhaps the basic doctrine in the philosophy of the Tractatus is that a proposition is a picture of the facts which it asserts.) Bir nevi bir araziyi yansıtan bir harita gibi yani. Bu harita doğru olabilir, dolayısıyla söz konusu araziyi doğru yansıtabilir, fakat yanlış da. Ve doğru yansıtması durumunda burada söz konusu olan haritayla arazi arasındaki, burası önemli, yapısal benzerliktir. Nitekim harita o anlamda arazinin bir fotoğrafı değildir. (A map clearly conveys information, correct or incorrect; and when the information is correct, this is because there is a similarity of structure between the map and the region concerned.) Russell’a göre Wittgenstein için bu aynı şekilde lisan ile dünya arasında da böyledir. (Wittgenstein held that the same is true of the linguistic assertions of a fact.) Örneğin der Russell, Wittgenstein’a atıf yaparak, eğer a ile b arasında var olan bir ilişkiyi göstermek için ‘aRb’ sembolünü kullanırsan, kullandığın sembol bu işi görür, çünkü onun ”a” ile ”b” arasında kurduğu ilişki, a nın b ile arasında R ilişkisinin olduğu gerçeğini yansıtır. (He said, for example, that, if you use the symbol ‘aRb’ to represent the fact that a has the relation R to b, your symbol is able to do so because it establishes a relation between ‘a’ and ‘b’ which represents the relation between a and b.) Bu bağlamda Wittgenstein için yapısal benzerlik temel öneme haizdir. (This doctrine went with an emphasis upon the importance of structure.) Mesela, der Wittgenstein, der Russell, gramofon plağı, musıki düşünce, yazılı notalar, ses dalgaları, bunların tümü lisan ile dünya arasında var olan tasviri bir içsel ilişki içerisinde bulunurlar. Hepsinin mantıki yapısı ortaktır. (He says, for example, ‘The gramophone record, the musical thought, the score, the waves of sound, all stand to one another in that pictorial internal relation, which holds between language and the world. To all of them the logical structure is common. (4.014))

Russell’ın söylediklerine dikkatlice bakmak ve Wittgenstein’a karşı içinde, muhtemelen, 1913’den itibaren canlanan ressentiment’yu iyi görmek gerekir. Biraz niyet okumak gibi gelebilir, fakat değil. Sadece okuduğunu iyi okumak, ve tabii ki aynı derece iyilikte anlamak gerekir, o kadar. İnsan işte, ne yaparsın. Birçok İngiliz gibi Sir Russell da oldukça vasat bir filozof, fakat tam bir insan; olması gerektiği gibi değil ama, olduğu gibi. Kaldı ki bu konuda haklı da olabilir, mesele o değil. Ona göre Wittgenstein yapının önemine yaptığı bu vurguyla haklıydı, ki kendisi de halihazırda o kanaatte olmaya devam ediyor, fakat doğru bir cümlenin ilintili olduğu gerçekliği tekrar ürettiği iddiası konusunda, her ne kadar vakti zamanında Wittgenstein’la aynı kanaatte olsa da, artık o kadar da emin değil. (In emphasizing the importance of structure, I still think he was right, but as to the doctrine that a true proposition must reproduce the structure of the facts concerned, I now feel very doubtful, although at the time I accepted it.) Her halükarda; bu iddia bir şekilde doğru da olsa, onun öyle çok da şey olduğunu düşünmüyor Lord Russell yine de. (In any case, I do not think that, even if it be in some sense true, it has any great importance.) Wittgenstein için ise temele taalluk eden bir mesedir bu. (For Wittgenstein, however, it was fundamental. He made it the basis of a curious kind of logical mysticism.) Nitekim, Russell’a göre, Wittgenstein bu iddiayı tuhaf bir mantıki mistisizmin temeli kılmıştı. Son derece açıkça görünen şu: Russell mücadele ediyor, vicdanıyla mücadele ediyor. Bu noktada mesele felsefi bir sorunun çözümü değil artık. Tabii ki, bunu kolayca başardığını söylemek mümkün değil, nitekim söz konusu mücadele bir bütün olarak kullandığı lisana yansımış ve nasıl güreştiği ortada. O denli ki, sadece WII olarak tanımladığı sonraki Wittgenstein’a değil saldırısı, aynı zamanda bir şekilde WI’le arasında olan ilişkiyi de ortadan kaldırmaya çalışıyor. Dolayısıyla Wittgenstein’la olan ilişkisiyle alakalı söylediği neredeyse her şeyi, kısmen görüldüğü ve kısmen de görüleceği gibi, sürekli hem de, öylesine geçerken, by the way, yan cümleler, ya da parantez içinde Wittgesntein’nın önemini düşüreceğini düşündüğü ve umduğu şekilde kayıt altına alıyor. Bu bana Harold Bloom’un Anxiety of Influence kuramını hatırlattı. Mesela; Wittgenstein’ın öğretilerinin, ki bu noktada WI’den söz ediyor, kendisini oldukça derinden etkilediğini kabul ediyor, ediyor da, fakat birçok noktada onunla hemfikir olarak çok fazla ileriye gittiğine inanıyor. (Wittgenstein’s doctrines influenced me profoundly. I have come to think that on many points I went too far in agreeing with him.) Nitekim, diyor, onun öğretilerinden vakti zamanında bilebildiklerimin tümünü yayınlanmamış kaynaklardan biliyordum. (What I knew of his doctrines at this time was derived entirely from unpublished sources.) Ve, burası ilginç ve de önemli, o zaman da, daha sonra da ondan aldığımı sandığım düşüncelerin haddizatında gerçekten onun düşünceleri olduklarına emin değilim. (I do not feel sure that, either then or later, the views which I believed myself to have derived from him were in fact his views.)

Wittgenstein, Russell devam ediyor, doğru bir cümlenin örtüştüğü gerçeklikle paylaştığı şekil sadece gösterilebilir fakat söylenemez diyor. (He maintained that the form which a true proposition shares with the corresponding fact can only be shown, not said.) Tractatus 4.121’de şu şekilde ifade ediliyor bu düşünce; Was sich in der Sprache ausdrückt, können wir nicht durch sie ausdrücken, yani lisanda kendisini dışa vuranı, lisanla dışa vuramayız. Bu sorun Russell’ın, vakti zamanında Wittgenstein’la en hemfikir olduğu noktada dahi tam olarak ikna ol(a)madığı tek meseledir. (This raises the only point on which, at the time when I most nearly agreed with Wittgenstein, I still remained unconvinced.) Nitekim Tractatus’a yazdığı ön sözde, her verili lisanda söz konusu lisanın dışa vurmaktan aciz olduğu şeyler var olsa da, bu şeylerin dışa vurulmasını mümkün kılan bir üst lisan oluşturmak her zaman mümkündür iddiasını ileri sürmüştü. Ve bu süreç sonsuza kadar tekrarlanabilir de ona göre. (In my introduction to the Tractatus, I suggested that, although in any given language there are things which that language cannot express, it is yet always possible to construct a language of higher order in which these things can be said. There will, in the new language, still be things which it cannot say, but which can be said in the next language, and so on ad infinitum.) Böylece, dolayısıyla söz konusu dönemde henüz yeni, fakat artık genel kabul görmüş olan bu teklifle birlikte, sadece Wittgenstein’ın mistizminden değil, aynı zamanda Kurt Gödel’in bulmacalarından da (Rätsel) kurtulabiliriz. (This suggestion, which was then new, has now become an accepted commonplace of logic. It disposes of Wittgenstein’s mysticism and, I think, also of the newer puzzles presented by Gödel.) Russell’a göre tabii ki. Bir taşla iki kuş.

Sonraki Wittgenstein’a gelince; o tamamen bir esrar zaten, bu dünyalı değil o, uzaylı. (WII remains to me completely unintelligible.) O denli ki, koca kitap içerisinde kayda değer tek bir şey bile bulmak mümkün değil. (I have not found in Wittgenstein’s Philosophical Investigations anything that seemed to me interesting.) Böyle olunca haliyle insanların fevc fevc ona yönelmeleri de ayrı bir esrar; anlamak imkansız. Ne buluyorlar ki orda? (And I do not understand why a whole school finds important wisdom in its pages.) WI, ki onu yakından tanıdığını söylüyor Russell, bütün mistizmine rağmen yine de tutkuyla düşünen, derin düşünen, derin düşünce bağımlısı olan biriydi. Aynı zamanda, aynen Russell gibi, çözülmesi gereken önemli ve zor soruların farkındayıdı, hem de, kelimenin her iki anlamıyla, en içerden. Ve tabii ki o gerçek bir felsefi dahiydi de üstelik, Russell’a göre; yani en azından, ki yine aynı kuyruk acısı, öyle olduğunu sanıyormuş; Russell. Russell’ın Wittgenstein lehine kullandığı gibi görünen kelimeler dahi özenle seçilmiş; addicted, passionately, intense, possessed. (The earlier Wittgenstein, whom I knew intimately, was a man addicted to passionately intense thinking, profoundly aware of difficult problems of which I, like him, felt the importance, and possessed (or at least so I thought) of true philosophical genius.) Buna karşın WII sadece, geçen yazıda sözünü ettiğim Ankaralı dangalağın dediği gibi, kafayı yemiş, ciddi düşünmekten yorulmuş, dolayısıyla adam gibi düşünmeyi gereksiz kılacak şeyler uydurmuş bir meczup. (The later Wittgenstein, on the contrary, seems to have grown tired of serious thinking and to have invented a doctrine which would make such an activity unnecessary.) Ki Russell tek bir an bile bu aptal ve saçma şeyleri beraberinde getiren düşüncelerin doğru olduklarını aklının en ama en ucundan geçirmiş olsun. (I do not for one moment believe that the doctrine which has these lazy consequences is true.) Yaşlı bunak, nasıl olduysa, ki biz hiç anlamadık zaten, bütün bu aptal ve saçma şeylere karşı hem overpoweringly hem strong hem de overpoweringly strong bir ikrah hissediyormuş; ilginç. Ve bir şekilde bunun farkına varmış, iyi mi? Kemal Sunal’ın dediği gibi, Allah Allah. (I realize, however, that I have an overpoweringly strong bias against it.) Nitekim; eğer bunlar, yani bu aptal ve saçma şeyler, doğruysa, o zaman felsefe ya, en iyi durumda, sözlük yazarları için küçük bir el aleti, ya da, en kötü durumda, çay saati dedikodusundan başka bir şey olamaz. Almancada, starker Tobak diyoruz. (For, if it is true, philosophy is, at best, a slight help to lexicographers, and at worst, an idle tea-table amusement.)

Oysa Russell öyle mi? WII’den önceki bütün filozoflarla birlikte onun da maksadı sadece dünyayı, mümkün olduğu kadar tabii ki, anlamak ve sapı samandan ayırmaktır. (In common with all philosophers before WII, my fundamental aim has been to understand the world as well as may be, and to separate what may count as knowledge from what must be rejected as unfounded opinion.) Da işte birileri çıkmış diyorlar ki, dünyayı değil sadece cümleleri anlamaktır mesele. (But we are now told that it is not the world that we are to try to understand but only sentences.) Russell benzer bir düşünceye, tuhaf bir düşünceye, daha önce bazı Mantıkçı Pozitivistlerde de rastladığını söylüyor. Bu düşünceye göre lisanın dünyasıyla olanların dünyasını birbirinden ayırmak mümkündür. (There is a curious suggestion, already to be found among some Logical Positivists, that the world of language can be quite divorced from the world of fact.) Hatta bazı Mantıkçı Pozitivistler açıkça cümlelerin olanlarla örtüşmelerinin gerekmediğini söylerler. (Some Logical Positivists maintained explicitly that sentences must not be confronted with fact.) Onlara göre iddialar iddialarla karşılaştırılmalıdırlar, yaşantılarla değil ve bizim için gerçekliği cümlelerle karşılaştırmak mümkün olmayacaktır; hiçbir zaman. (They maintain that assertions are compared with assertions, not with experiences, and that we can never compare reality with propositions.) Bu bile başlı başına bir skandalken Russell için, WII taraftarları meseleyi bir adım daha öteye taşırlar. (But the adherents of WII go a step further.) Deneysel ifadelerle ilgili olarak her zaman iki görüş olmuştur; bir görüş onların meşruiyetlerini bir şekilde olan bitenle girdikleri bir ilişki üzerinden elde ettiklerini söylerken, diğer görüş cümle yapısal kurallar çerçevesinde meşruiyet kazandıklarını kabul eder. (There had been two views about empirical statements: one that they were justified by some relation to facts; the other that they were justified by conformity to syntactical rules.) Oysa WII taraftarlarının, nasıl olursa olsun, herhangi bir meşruiyet umurlarında dahi değildir, (But the adherents of WII do not bother with any kind of justification…) dolayısıyla lisana ipini koparmış danalar gibi gezebileceği ve bugüne kadar hiçbir zaman sahip olmadığı son derece geniş bir özgürlük alanı açarlar. (…thus secure for language an untrammelled freedom which it has never hitherto enjoyed.) Saldım çayıra mevlam kayıra. Onlara göre dünyayı anlamak arzu ve çabası modası geçmiş bir saçmalıktan başka bir şey değildir zaten. (The desire to understand the world is, they think, an outdated folly.) Ve işte tam da budur Russell’la onlar arasındaki en temel anlaşamamazlık. (This is my most fundamental point of disagreement with them.)

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU