Rahmet ve Mağfiret Ay’ı Ramazan – Olağanüstü Hâl
ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوْبُوٓا إِنَّ اللهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيْمُ
Onlara döndü sonra, onlar da dönsünler diye ona. Allah merhametlidir, döner.
Qur’an
Es gibt für [den Ausnahmezustand] ein anschauliches antikes Symbol, auf das auch Montesquieu hingewiesen hat: die Statue der Freiheit oder die der Gerechtigkeit wird für eine bestimmte Zeit verhüllt.
Olağanüstü hâl için Montesquieu’nün de işaret ettiği son derece açıklayıcı bir antik örnek vardır: Özgürlük veya adalet anıtının üstü belirli bir zaman için örtülür.
Carl Schmitt
1
Hagen-Plettenberg arası yaklaşık 45 kilometre, hemen hemen Üsküdar Gebze arası kadar bir mesafe, otoban yok, bu aslında Almanya için öyle çok da alışılmış bir durum değil, ama yol çok güzel. Yemyeşil dağlar, tepeler, kuşlar, inekler, atlar, vadiler, uzun dere kenarları. Özellikle erken yaz, bahar yaz arası, bir de altınızda bir cabriolet ve yanınızda güzel bir Yunan kızı varsa, o gün o gece bitmesin istersiniz, de biter, her şey biter (كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ), ancak Allah (اِلَّا وَجْهَهُۜ). Plettenberg, Schmitt’in doğduğu, öldüğü ve kabrinin bulunduğu şehir. Mahşerin üç atlısından biri Schmitt. Ernst Jünger, Martin Heidegger diğer ikisi. Kıyısından köşesinden Walter Benjamin’i de eklersek bu işe, kareyi buluruz. Four horsemen of the apocalypse. Okeye dördüncü arar gibi bir şey oldu bu, da o kadar da olsun artık. İlk kez lisede duymuştum adını, olağanüstü hâl kavramıyla bağlantılı olarak. Sonra Jacques Derrida üzerinden biraz daha yakından tanıdım kendisini. Olağanüstü hâl’i tanımlamak adına kısaca şunu söyleyebiliriz: Olağanüstü hâl bir devletin hukuk düzenini, emniyetini ve bekasını sağlayabilmek, aslında ayakta tutabilmek için geçici olarak devreye soktuğu bir son çaredir (ultima ratio). Dolayısıyla da bu son çarenin devreye girmesini gerekli kılan şartların belirlenmesi, bu demek bir devletin hukuk düzeni, emniyeti ve bekası ne zaman ve hangi şartlar altında tehlikede olur ve bu duruma karşı alınması gereken önlemler nelerdir sorusu, son derece titiz bir süreci gerekli kılar, kılması gerekir. Şöyle;
1- Olağanüstü hal ne zaman bir vakıadır, dolayısıyla bir potansiyel tehlike ne zaman akut bir hal alır, bu demek aciliyet arz eder?
2- Bu vakıayı bağlayıcı olarak hangi merci tespit ve iptal eder?
3- Bahse konu tehlikenin bertaraf edilebilmesi için hangi araçlar, kim tarafından, hangi alanda, nasıl ve ne kadar süreliğine kullanılabilir?
4- Anayasada ön alıcı önlemler var mıdır, bu demek bu önlemler söz konusu tehlikeyi henüz oluşmadan bertaraf etmek için yeterli midir?
5- (Anayasal) düzeni bütünüyle veya kısmen de olsa geçici olarak devre dışı bırakmak, aynı (anayasal) düzeni ayakta tutabilmek için meşru mudur?
6- Bir sürekli olağanüstü hal (Giorgio Agamben) mümkün müdür, bu demek anayasal hakların görünmez bir tehlike yüzünden – el altından ve ama sürekli – devre dışı bırakılmaları söz konusu olabilir mi?
7- Ve varsayılan tehlikeye karşı mücadele adı altında (sözde) demokratik iktidarlar kendi iktidarlarını konsolide etmek isteyebilirler mi?
Bir doğulu olarak insanı bir gülmek alıyor değil mi? Soraysun … Beka kavramının kahvehanelere kadar indiği ortamlarda fiilen olmasa da hissedilir bir olağanüstü hâl vardır halihazırda ve her zaman. Normal şartlarda olağanüstü hâl hayatı alt üst eder, etmesi gerekir, dolayısıyla bir sabah kalkarsınız ve hiçbir şey olduğu, aslında olması gerektiği gibi değildir, farklı bir dünyaya uyanmışsınızdır, da birileri bu durumu öncesinde size açıklamıştır ve belki de sizi ikna bile etmiştir, ve siz bu duruma geçici bir süreliğine katlanırsınız. Bizim olağan halimiz yok ki olağanüstü halimiz olsun. Bizde bu iş tam tersinden işliyor, ara sıra bazı şeyler olağanlaşıyor, öyle görünüyor diyelim en azından, bu demek bizde olağan olan olağanüstü olandır. Ve kimseyi rahatsız etmez bu durum. Çok sevgili annem tekrarlardı surekli, akşam çalmadım ki sabah korkayım derdi. De annem merhume o anlamda özgürlüğe pek fazla önem vermezdi. Diğer taraftan Müslümanlar olarak sürekli bir savaş hâlinde yaşarız biz. Ve bu durumun, olağanüstü halin yani, Qur’an anlayışımızla, aslında Qur’an’ın bizzat kendisiyle, oldukça fazla bir alakası var.
Mısır’da Hüsnü Mübarek dönemi bir sürekli olağanüstü hâl’in yönetim tarzı ve tekniği olarak yürürlükte olduğu bir dönemdi mesela. Enver Sedat’ın öldürülmesi sonrası 1981’de devreye sokulmuş, Mübarek’in devrilmesi ardından Şubat 2011’de biraz daha genişletilerek ilk olarak Mayıs 2012’de, dolayısıyla yaklaşık otuz yıl sonra, iptal edilmişti. Merhum Muhammed Mursi’nin indirilmesini takip eden süreçte ordu idareyi 2013 yazında bir geçiş dönemi yönetimine devretmiş ve 2014 yılındaki seçimlerde(!) Allah’ın düşmanı ama birilerinin kardeşi ve dostu (الرَّجُلُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ) TOGG kullanıcısı Abd al-Fatah al-Sisi yeni devlet başkanı olarak atanmıştı. Sen veya ben bir Allah düşmanı kafire, Trump’a mesela, (haşa) dostum dersek kafir oluruz, nitekim Allah’ın emri açık bu noktada:يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرٖينَ اَوْلِيَٓاءَ. Hz. Peygamber’in bu meseleye yaklaşımını da verdim biraz önce yukarda. Fakat bir İslamcı olmaz, olmuyor. İslamcı, mesela, putun önünde dursa, kafire sarılsa, kardeşim dostum dese, puta selam verse, mozolesine çelenk koysa, başına polis dikse korusa, puta saygı duysa, fotoğrafını odasına assa, kerhaneden, meyhaneden, kumarhaneden, faizhaneden vergi toplasa, faizhanenin hizmetlerinden(!) faydalansa, ribahanenin reklamını yapsa ve ve ve … ona yine bir şey olmaz. Nitekim İslamcı her iki alanda da olağanüstü hal’in koruması altındadır, o dokunulmazdır, bu demek sadece seküler hukuk onun için geçersiz değildir, ilahi hukukun da İslamcı için bir bağlayıcılığı yoktur. Çünkü İslamcı Allah yolunda savaşmaktadır, dünyaya Allah’ın dinini hakim kılmaya çalışmaktadır ve harp hiledir, bu demek savaş bitene, dolayısıyla da Allah’ın dini dünyaya hakim olana kadar hiçbir yasaya tabi değildir İslamcı. Durum neyi gerektiriyorsa İslamcı onu yapar. Ve durumu da gerektirdiği şeyi de o belirler. Tam olarak Agamben’in işaret ettiği gibi bir durum söz konusu burada: Was der Schrein der Macht in seinem Zentrum enthält, ist der Ausnahmezustand – aber dieser ist wesentlich ein leerer Raum, in dem sich menschliches Handeln ohne Bezug zum Recht mit einer Norm ohne Bezug zum Leben konfrontiert sieht. İktidar mabedinin merkezinde olağanüstü hâl bulunur – ama bu hâl özünde insanın yapıp etmelerinin hak ve hukuktan bağımsız olarak yaşamdan bağımsız bir normla karşı karşıya kaldıkları boş bir mekandan ibarettir. Das Non-plus-ultra veya saldım çayıra mevlam kayıra. Da … İslamcının savaşı kıyamete kadar bitmez ki. De kafası basmaz İslamcının: Dumm wie Stroh’dur o, veya ekmek, hatta hundert Meter Feldweg gibi. Sadece ekonomiden anlar, bir de güzel!!! şiir okur. Yani …
De gustibus non est disputandum.
2
Das Seiende aber hat nicht den Willen, schlecht regiert zu werden: nicht gut ist Vielherrenschaft, einer sei Herr.
Şeyler istemezler ama kötü idare edilmek: Çokların iktidarı[, dolayısıyla birden fazla efendi,] iyi değildir, sadece bir tek kişi muktedir[, efendi,] olsun.
Homer’dan iktibasen Aristoteles
Souverän ist, wer über den Ausnahmezustand entscheidet.
Egemen olağanüstü hâl kararını verendir.
Carl Schmitt
Önceleri, çok önceleri, yani daha işin henüz en başındayken, her şeyin bir iradesi vardı, bu demek her şey bir şey isterdi. Yağmur bir şey isterdi, orman bir şey isterdi, deniz bir şey isterdi, rüzgar bir şey isterdi. Karanlık bir şey isterdi, güneş bir şey isterdi. Hani animizm diyorlar ya, öyle bir şey işte. Bu şeylerin dili yoktu, hala daha yok, da bugün bir şey istemiyor bu şeyler zaten, en azından kendileri, dolayısıyla ne istediklerini insanın bizzat kendisi bir şekilde öğrenmek zorundaydı. Ama İslamcılar o zaman da vardı, yani birileri, bir şekilde bu şeylerin dilinden anladığını söyleyen ve insanları buna inandıran şarlatanlar. Bu birilerine şaman diyebilirsiniz sanırım, günümüzde reis veya hoca diyor Türkler, önceleri önder veya öğretmen diyorlardı. İtalyanlar duce diyorlar, Almanlar Führer. Yağmur şiddetli yağınca ve insanlar korkunca, hemen reisin yanına koşarlardı, bu yine ne istiyor diye sorarlardı. O da derdi ki, bana biraz müsaade edin, ben kendisiyle konuşup size döneceğim. Sonra bir yere girerdi reis, mabed diyorlar, ve on-on beş dakika sonra girdiği o delikten çıkıp, işte bu gün çok tembellik yapmışsınız, veya yemekleri çok tuzlu, kızdırmışsınız onu. Adam başı yüz lira vermeniz gerekiyor, öyle diyor, derdi. İnsanlar da verirdi yüz liralarını ve beklerlerdi. Bazen bu kadar ucuz kurtulamazlardı ama. Kurban dedikleri şeyin bu şekilde ortaya çıktığı söyleniyor. Sonra düşündü insanlar, düşündüler derken, bu şeylerin her birini ayrı ayrı memnun etmekten yoruldular artık, dediler ki, bu ne böyle ya, yağmuru ayrı, rüzgarı ayrı, gecesi ayrı, ateşi ayrı, fırtınası ayrı: Yok mu bunları idare eden bir ataları, yani bizim gibi onların da bir reisleri olmalı. Dolayısıyla hepsini tek tek memnun etmek yerine o en tepedeki reislerini memnun edelim yeter. Ondan ötesi onun işi olsun. Monoteizm dedikleri şeyin bu noktada ve bu şekilde ortaya çıktığı söyleniyor. Bir süre bu iş böyle yürüdü. Sonra baktı ki insanlar, yok ya, bu iş böyle olmuyor, bu yağmur, bu rüzgar, bu ateş ve daha ne varsa artık, bunların aslında bir şey istedikleri falan yok, bunların atası babası falan da yok, birkaç aklı evvel şarlatan İslamcı kandırmış bizi. Burası da aydınlanmanın başladığı nokta. Bilim girdi devreye ardından. Önceden irade olarak bilinen şeyin aslında belirli sebeplere göre seyreden bir süreç olduğu anlaşıldı. Bu durumda tehlikelerden korunabilmek için bu sebepleri bilmek yeterliydi, korkmaya gerek yoktu. Kimseyi kurban etmeye de. Bilimsel devrim diyebiliriz sanırım. Ama mesele hala daha tehlike arz ediyordu, insan vardı çünkü, en azından onun sürekli bir şeyler istediğini biliyoruz. Ama ne zaman, niçin ve ne istediğini kestirmek her zaman mümkün olmuyordu. Yani Tanrıyı öldürmekle iş bitmiyordu, insanın olduğu yerde Tanrı her zaman olacaktı çünkü. O halde hedef insan olmalı meseleyi kökünden çözmek istiyorsak. Şimdi de birileri çıkmış, yok, insan da aslında bir şey istemiyor, öyle sanıyor, nitekim o da söz konusu sürecin bir parçası sadece diyorlar. Yani bütün bu süreci bir iradeden arınma süreci veya mekanikleşme süreci olarak görebiliriz. Şayet kendi yaptığımız şeylerin, bunlara makine diyoruz, düşündüklerini gösterebilirsek, insanın iradesini de ortadan kaldırmış oluruz, o da o zaman söz konusu özel statüsünü kaybeder ve artık yarın ne olacak, öbür gün ne bitecek, ertesi gün kim ölecek … Hepsi ayan beyan ortaya çıkar ve biz de bu gırgır şamataya bir son vermiş oluruz. Hani Napoleon soruyor ya Laplace’a, ne iş, Newton’un kitabı Tanrıyla dolu ağzına kadar, seninkinde bir kere bile geçmiyor, o da diyor ya, öyle, öyle de, benim olanı biteni anlamak ve açıklamak için Tanrıya manrıya ihtiyacım yok (… je n’ai pas eu besoin de cette hypothèse). Onsuz da oluyor bu iş. Dünyayı tek bir anlığına durdurabilir ve onu bir arada tutan şeylerin ve kuvvetlerin yerini tek tek tespit edip aynılarını hesaba tabi tutabilirsem, her şeyi, geçmişi de geleceği de, olduğu gibi gözlerinizin önüne serebilirim. Buna da ὕβρις diyor Yunanlar.
Schmitt için modern devlet kuramının bütün belirgin kavramları teolojik kavramlardır. Sadece tarihsel gelişimleri açısından değil ama, yani teolojiden devlet öğretisine aktarılmış olmaları olarak. Sistematik yapıları açısından da öyledirler. Bu çerçevede mucize teoloji için ne anlama geliyorsa olağanüstü hal de hukuk için aynı anlama gelir. Schmitt modern hukuk devleti düşüncesinin deizmle birlikte öne çıktığını söylüyor, dolayısıyla mucizeyi tamamen dışlayarak. Bu demek doğa kanunlarını iptal eden ilahi müdahaleyi olduğu gibi egemenin olağanüstü hal üzerinden geçerli ve meşru yasal düzeni iptal etmesini de devre dışı bırakarak. Aydınlama rasyonalizmi her tür istisnai durumu inkar eder. Bu durumda karşı devrim ancak teistik bir teoloji üzerinden monarkın egemenliğini meşrulaştırabilirdi. Wilhelm Leibniz hukuku tıp ve matematikle benzeştirmez, teolojiyle benzeştirir ama, nitekim her ikisi de duplex principium’a sahiptirler, ratio ve scriptura. Bir doğal teoloji olduğu gibi, bir de doğal hukuk vardır, aynen yazılı ayet ve yasaların olması gibi. Diğer taraftan Hans Kelsen’in devlet ve hukuk sistemini özdeşleştirmesinin temelinde yatan metafizik, doğal yasallıkla normatif yasallığı özdeşleştirir. Tamamen doğa bilimsel bir düşünceye dayanır aynısı ve her tür kontrolsüz yasa dışı iradeyi (Willkür) yok sayar ve her tür istisnayı insanın tinsel (geistig) evreninin dışında tutar. Schmitt’e göre 18. yüzyıl rasyonalizmi, devletin hukuk sistemi bağlamında, değişmez İlahi yasaları gözet, takip et ve uygula düsturunda müşahhaslaşır. Jean-Jacques Rousseau’ya ait bir cümledir bu. Rousseau filozofların Allah tasavvurunu muktedire aktarır/uygular, o istediğini yapabilir, ama kötüyü isteyemez. Hükümdar (Prens) bir tür sürekli yaratımla birlikte devletin bütün imkanlarını/potansiyelini geliştirir/gerçekleştirir, o, hükümdar, siyasi dünyaya aktarılmış Kartezyen tanrıdır adeta. Hani bizim bazı dangalaklar var ya, kahvehanelere kadar inmiş diğer bir söylemi dillendiren dangalaklar, yok efendim Emeviler kendilerini Allah’ın halifesi olarak kabul etmişler veya Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, dolayısıyla bu Emeviler yüzünden geri kaldık. Ulan adamlar daha düne kadar hükümdara değil gölgesi veya vekili, bizzat Tanrının kendisi olarak bakıyorlar. Onlar niye geri kalmadı? Ama bizimkiler kaderciymiş, bu da başka bir dangalaklık. Gidin ve başında on metre sarık, suratında da on kilo sakal olan ve yürümekte zorlanan bir İslamcı hacı amcadan, hani o kaderci dediğiniz İslamcı hacı amcalar var ya, işte onlardan birinden beş yüz lira borç alın, çok değil ha, sadece beş yüz lira ve deyin ki kendisine, hacı amca ben senden bu parayı alıyorum ama kaderinde varsa geri öderim, yoksa unut sen bu parayı. Ardahan’dan İstanbul’a kadar tüfekle peşinizden kovalamazsa ben hiçbir şey bilmiyorum. Ben çok insan tanıdım, her kıtadan, her dinden, binlerce, fakat Müslüman olduğunu söyleyenler kadar kadere inanmayanına çok az rastladım. Özellikle Türkler ve daha da özellikle İslamcılar. Hayatımda tanıdığım en kötü insanların hepsi namaz kılıyordu. Namaz’ım, ama onlar adına da utandım. Neden geri kaldık biliyor musunuz? Her şeyi bu kadar kolay anladığımız, bu kadar kolay açıkladığımız, her şeyi bu kadar ucuzlattığımız için. Mustafa İslamoğlu Karl Marx anlatıyor millete, Mustafa Öztürk Stoa. Enis Doko felsefe. Müsteşar kalın kalın Heidegger kitapları yazıyor. İhsan Fazlıoğlu tek başına bilim tarihini çözümlüyor, bilim felsefesini yeniden inşa ediyor. Taha Akyol Karar gazetesindeki köşesinde İslam’ın siyasi tarihini analiz ediyor. Oğlu ta Amerikalardan arkasını topluyor. Hello, hello … Anybody home …? Hey … Think McFly, think. Dolayısıyla her taşın altından veya her şapkadan filozof ve düşünür çıkartırsak olacağı budur. Ne diyorsunuz siz Türkler, hani vardı ya ucuz etin yahnisi diye, öyle, o derece yavanız yani.
Discours de la méthode’dan ilginç ve öğretici bir örnek aktarır Schmitt. Ve aynısını her tür şüpheyle oluşan her tür tedirginliği gerekirse aklını kullanabileceği düşüncesiyle sükuna erdiren yeni rasyonalist tin’in bir belgesi olarak ileri sürer. Friedrich Nietzsche söz konusu tedirginlikleri ve benzeri katlanılmaz durumları intihar düşüncesiyle sükuna erdiriyor. Nedir düşünmek için kendisini bir araya toplayan tin’in ilk olarak kafasına dank eden şey? Almanca öyle deriz, viele Köche verderben den Brei, dolayısıyla (birden) fazla aşçı yemeği mahveder. Bu demek ilk dikkat çeken şey şu olur ki, birçok kişi tarafından ortaklaşa meydana getirilen şeyler bir tek kişi tarafından meydana getirilen şeyler kadar mükemmel olamıyor. Tek bir mimar bir evi ve bir şehri inşa etmeli. Tek bir kişi tarafından yapılan anayasalar en iyileridir. Dünyayı, haddizatında evreni, tek bir Tanrı idare eder. Nitekim لَوْ كَانَ فٖيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ yer ve gök لَفَسَدَتَاۚ. Marinus Mersenius’a yazdığı bir mektupta meseleyi şöyle özetler Descartes: Allah’tır doğaya kendi kanunlarını vaz eden, kendi kanunlarını kendi devletine vaz’ eden hükümdar gibi aynen. Schmitt 17 ve 18. yüzyılı tamamen bu tasavvurun etkisi altında düşünür.
3
Tanrım kötü kullarını
Sen affetsen, ben affetmemBütün zalim olanları
Sen affetsen, ben affetmemSen tanrısın, affedersin
Bağışlarsın, kulum dersinNeler çektim, sen bilirsin
Sen affetsen, ben affetmemAli Tekintüre
Il n’y a pas de salut sur la terre
Tant qu’on peut pardonner aux bourreaux.
Cellatlar affedilebilir oldukları sürece yeryüzünde kurtuluş mümkün değil.
Paul Eluard
Jacques Derrida bir yerde adaletin, dolayısıyla adil olanın gazabından/kininden/nefretinden söz ediyor: La colère du juste. Yani birilerinin sandıkları gibi Allah’a iman etmek o kadar da kolay bir şey değil, şayet bu işin iman ettim demekle bitmeyeceğini biliyorsanız: اَحَسِبَ النَّاسُ اَنْ يُتْرَكُٓوا اَنْ يَقُولُٓوا اٰمَنَّا? Mesele ondan sonra başlıyor. Almanya’da camiler önceleri, benim çocukluk zamanımda yani, bugün oldukları gibi değillerdi. Osmanlının torunları bugün Avrupa’nın her köşesine dikmişler minareleri. Vakti zamanında Viyana’nın kapılarından kovulmuş olabilirler, sıkıntı yok, ama bugün Flensburg, haddizatında Skarsvåg’ın kapılarına dayandılar. Camiler o zamanlar bir apartman dairesinden dönüştürülmüş, ama cami kelimesinin anlamına tam uygun olarak, birer bir araya toplanma mekanları olarak iş görürlerdi. Genelde apartmanların giriş katlarında bulunurdu bu mekanlar. Ve bölmeleri alışılagelmiş bir dairede hangi işlevi görüyorlarsa buralarda da aynı işlevi görürlerdi. En büyük oda mescit, en küçüğü ofis, dolayısıyla çalışma odası ve diğerleri de bilindik şekilde: Mutfak, misafir odası ve ötekiler. Bu mekanlar herhangi bir üst kuruluşa bağlı olmadan bizzat aynılarının müdavimleri tarafından idare edilirlerdi. Kendi aralarından, sanıyorum yedi olacak, birkaç kişi seçer ve idareyi bu şekilde paylaştırarak yürütür ve sürdürürlerdi. Bir başkan olurdu, bir de yardımcısı. Bürokrasiyle ilgilenen, parayı hesap ve muhafaza eden ve birkaç da yedek üye. Kendi çalışma saatlerini öyle ayarlardı ki bu idareciler, biri işe gidince diğeri gelir, o gidince de öteki, dolayısıyla namaz vakitleri kapsamında cami sürekli açık olurdu. Bu mekanlarda görev yapan elemanları da bu idareciler kendileri temin ederlerdi bir şekilde ve bu elemanlar her zaman profesyonel, dolayısıyla o anlamda okumuş olmazlardı. Namaz kıldırabilsin ve çocuklara Qur’an öğretebilsin yeterdi. Ve bu görevlilerin maaşları da yine söz konusu bu müdavimlerin katkılarıyla karşılanırdı, aynen diğer bütün masraflar gibi. Hafta sonları ailenizle birlikte gidip hayırlı ve güzel vakit geçirebileceğiniz şirin mekanlardı buralar. Sonra karanlık çöktü, hırsızların istilasına uğradık. Kan kokusu almış köpek balığı gibi, ki balığı fazla, memlekette paranın kokusunu alan ne kadar adi hırsız varsa üzerimize çöktüler. İslamcılar, dolayısıyla kirli görüşçüler, ilk gelenlerden oldular. Hafta sonları gelirlerdi kirli görüşçüler, pis, çirkin insanlar. Göbekleri iki adım önden giderdi. Oturdular mı beş tane lahmacunu iç içe sarar öyle yerlerdi. Sırıttıklarında sap sarı dişlerinden, kahkaha atıklarında ise işkembelerinden yükselen o pis koku hala daha burnumda. Kürsüye çıkarlardı, ama vaz etmez böğürürlerdi. Memleket Kemalist laiklerin işgali altında, din elden gidiyor, ezan susacak, bayrak inecek, topraklarımız işgal edilecek. Buna karşı durmak bütün Müslümanların boynunun borcudur, elinizle yapamıyorsanız paranızla yapacaksınız bunu. Sonra inerlerdi mel’un domuzlar kürsüden ve yanlarında getirdikleri o kirli torbalarını açarlardı. Yaşlı hacı amcalar hatırlıyorum, gözyaşları içinde cüzdanlarını çıkartıp aynılarından yasal belgeleri aldıktan sonra aynılarını içlerinde ne kadar para olduğuna bakmadan öylece o kirli torbaların içine bırakan. Lanet olsun mel’un domuzlara.
Geçen bir tanıdığım sordu, yorulmuyor musun, bu kadar kin, bu kadar nefret yormuyor mu seni? Bak bu mel’un domuz dediklerin yüzünden neredeyse bütün ömrünü hasta olarak geçirdin, bari şimdi sal artık, biraz rahatla. Biz Müslümanlar bu yorgunluğa, bu hastalığa iman diyoruz dedim. İman yorar, yormazsa iman değildir zaten. Hasta ederek iyileştirir iman. Hz. Muhammed’i düşün dedim, Taif dönüşü. Sonra Hz. Fatıma’yı. Kabe’nin kenarında babasının yüzünü, üstünü başını temizlerken döktüğü gözyaşlarını düşün. Sonra da Allah’ın dediğini düşün: اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذ۪ينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْۜ? La colère du juste. Mustafa hoca vardı, on iki yaşındaydım. Genç bir delikanlıydı o zamanlar, da zaten genç olduğu için bir kız kaçırdı ve kayboldu gitti sonra. Çocukluğumdan hatırladığım nadir sahnelerden biri. Tuhaf bir şey, önceleri, yani çocukken duyardım, işte bazı hocaların beş, altı, hatta daha fazla çocuğu olurdu. Ben sanırdım ki hocalar da papazlar gibi yapmazlar o işi, sonra öğrendim ki bizimkilerin yaptıkları başka bir iş yok. Dolayısıyla derdim kendime, şayet bir hocanın, mesela, yedi tane çocuğu varsa en az yedi defa yapmış olmalı o işi. Bir gün Mustafa hocaya dedim ki, çocuğum daha, ben bütün ömrümü namaz kılarak ve oruç tutarak ve Allah’ın benden istediği diğer şeylere elimden geldiğince uyarak ve riayet ederek geçireyim, sonra seksen yaşında bir elin Almanı gelsin, yetmiş dokuz sene onbir ay ve yirmi gün yesin içisin sıçsın, gününü gün etsin, hiçbir sınır tanımasın, ama ölmeden on gün önce Allah’a dönsün ve benimle birlikte aynı cennete girsin, doğru mu anlıyorum? Evet dedi, doğru anlıyorsun. Bu nasıl olur dedim ve o gün anladım ki af varsa adalet yok, sadece merhamet. İşine geliyorsa.
Babamın benden başka bir oğlu daha var, kendisi annemin de oğlu olur aynı zamanda, radikal İslamcı. Birçok İslamcı gibi o da otuzuna kadar Tunus bayrağıyla Türk bayrağını ayırd edemezdi, bugün bayrak için ölmeye hazır … Yersen. Zorunlu olarak gerçekleştirdiğimiz en son telefon görüşmesinde, bütün namazlardan sonra senin için Allah’a dua ediyorum, Allah’ım onun rızkını arttır diyorum demişti. Benim böyle bir beklenti ve isteğim olduğunu düşünme terbiyesizliğini bir kenara bırakıyorum, nitekim bir İslamcı Allah’tan paradan başka ne ister. Bu bağlamda kendi içinde tutarlı da, öyle ya, benim için de kendisi için istediğini istemiş. Bundan sonrası komedi ama: Neden Allah’a dua ediyorsun ki dedim, sende para çok, çok istiyorsan sen ver. Ortalık buz kesti birden. Biraz önceki o merhametli, Almancada dediğimiz gibi, fürsorglich adam gitti, yerine adeta canını korumak dürtüsüyle dişlerini gösteren bir yaratık geldi: Yok ya dedi, sen sabahtan akşama kadar yat, kitap okumaktan başka bir şey yapma, ben sana para vereyim öyle mi? E madem dedim sabahtan akşama kadar yatıp kitap okuyana para verilmez, Allah niye versin? Sustu, sonra aman, banane dedi, ne yaparsan yap, seninle uğraşamam, sen her şeyi daha iyi bilirsin zaten, seninle konuşanda kabahat ve telefonu kapattı. Öyle ya, İslamcı … Allah’ın malını dağıtırken son derece cömert, ama kendi malını, öyle sandığını diyelim, dağıtırken … Allah şerrinden korusun. Bilmiyorum, acaba dünyada Türklerden başka kapısına gelen dilenciyi Allah versin diyerek geri çeviren başka insanlar var mıdır? Prof. Dr. Christian Neuhäuser, Dortmunt’lu genç (1977) bir filozof. Benim gibi bir işçi çocuğu o da. Reichtum als moralisches Problem (Ahlaki bir sorun olarak zenginlik) adlı kitabının girişinde öğrenciyken üniversitedeki ilk derslerinden birinde yaşadığı bir olayı anlatıyor:
Es handelte sich um ein Seminar über die Klassiker der Soziologie, und es ging um einen Text von Georg Simmel. Aus irgendeinem Grund […] meldete sich eine Kommilitonin höheren Semesters und sagte: ‘Eins ist doch vollkommen klar: Reich werden, das wollen wir alle.’ Zu meinem großen Erstaunen blieb diese Aussage vollkommen unwidersprochen, auch von mir […] Dennoch war ich mir sicher, dass sie Unrecht hatte. Ich zumindest wollte nicht reich werden.
Sosyoloji klasikleriyle ilgili bir dersti ve Georg Simmel’in bir metnini ele alıyorduk. Bir şekilde üst sınıflardan bir öğrenci söz aldı ve ‘bir konuda anlaşabiliriz sanırım…’ dedi, ‘… zengin olmak hepimizin istediği bir şey.’ Hayret ettim, nitekim kimse karşı çıkmadı bu söylenene, ben de. Fakat yine de şundan emindim, en azından ben zengin olmak istemiyordum.
İşte bunu yedi değil yetmiş yedi dereden su getirseniz bile bir İslamcıya anlatamazsınız. Bir insan Allah’tan rızkını arttırmasını, şayet başının üstünde bir dam, sofrasından doyacak kadar taam varsa, ki bende bundan daha fazlası var ve babamın oğlu bunu biliyor, niçin ister? Neden kendisi ve bu durumda olan başkaları için böyle bir duada bulunur ve yaptığı bu işi, aslında bir hakaret ve terbiyesizlik, hem kula hem Allah’a karşı, neden bir marifetmiş gibi pazarlar? Neuhäuser’nın diğer bir kitapçığının adı Wie reich darf man sein?, yani bir insan ne kadar zengin olabilir? Fakat burada söz konusu olan, Immanuel Kant’ın sorularını hatırlayalım, können, yani bir insanın gücü ne kadar zengin olmaya yeter? değil, dürfen, yani ahlaki açıdan bir insanın ne kadar zengin olması kabul edilebilir? Bunu da bir İslamcıya anlatamazsınız, nitekim ona göre kırkta bir zekatını ve Diyanet’in Ramazan için belirlediği fitresini verdikten sonra, hadi bazı İslamcılar için vakıflara, yetimlere, oraya buraya verdikleri diğer bazı yardımları ve kesip dağıttıkları kurban, belki de kurbanları da hesaba katalım, bu zenginliğin sınırı yoktur, tersi aslında, aynısı ne kadar çok olursa o kadar iyi olur. Nitekim Allah kulunu varlıkla da imtihan eder, dolayısıyla ne kadar çok varlık o kadar büyük imtihan, ne kadar büyük bir imtihan o kadar büyük cennet. Bir ahlaki sorun görmez İslamcı burada yani, dolayısıyla da bunu eleştirdiğiniz zaman kendisini kıskandığınızı sanır, ama anlamaz mel’un domuz sizi rahatsız edenin sizin onun kadar zengin olmayışınızın değil, onun olduğu kadar zengin olmasının olduğunu. Anlayanı da sanane kardeşim der, zenginsem zengin, çalmadım çırpmadım, çalıştım kazandım, zekatımı da vergimi de veriyorum, seni ne ilgilendirir? Çalmadım çırpmadım, çalıştım kazandım doğru değil tabii ki, vergimi veriyorum hiç değil. Dolayısıyla yine anlamaz İslamcı dangalak onun olduğu kadar zengin olmasının sizi pekâlâ ilgilendirdiğini, haddizatında açlıktan ölen çocukların olduğu bir dünyada bir insan ve bir Müslüman olarak zorunlu olarak ilgilendirmesi gerektiğini. Ne Allah’ın Kitabı ne de Allah’ın Rasulü, Amerikan cahiliyesinin liberal Kapitalizm’idir onun kanında, damarlarında dolaşan ve ona can veren. Dedim ya, kafası basmaz İslamcının. Dumm wie Stroh’dur o, veya ekmek, hatta hundert Meter Feldweg gibi. Sadece ekonomiden anlar, bir de güzel!!! şiir okur. Yani …
De gustibus non est disputandum.
Uzun bir süre önce unutalım aramızda olanları demişti babamın oğlu. Unutmak mı? Hayır, yüz kere, bin kere, milyon kere gelsem de dünyaya yine de unutmayacağım ve seni affetmeyeceğim, ama insan düşünüyor yine de. Nitekim her gün onlarca kez biz de Allah’ın önünde diz çöküp af diliyoruz, e peki biz neden affedemiyoruz? Mustafa hoca vardı ya, soruma cevap olarak demişti ki, iki tanıdığın var diyelim, biri sevdiğin yakın bir arkadaşın, diğeri ise sevmediğin ama tanıdığın bir yabancı. Sevdiğin yakın arkadaşın sana öyle bir kötülük yapar ki nefesin kesilir, ama diğeri, tanıdığın ama sevmediğin yabancı, sana öyle bir iyilik yapar ki hayat bulursun. Böyle düşünebilirsin. Tabii ki tatmin olmadım, o gün olmadım, üzerinde kırk beş sene düşündükten sonra bugün yine tatmin olmuyorum ve ömrümün kalan kısmını üzerinde düşünerek geçirsem bile yine de tatmin olmayacağım, anlayamayacağım. Mustafa hocadan çok daha sofisteki bir şekilde açıklayanlar vardır bu işi muhtemelen, de benim için hiçbir önemi yok. Zaten anlamak falan da istemiyorum, dolayısıyla mülk onun, o, Allah, ne isterse onu yapar. Belli mi olur, bakarsınız İslamcılar öbür tarafta haklı çıkarlar, orada da kollarında pahalı çanta ve saatlerle gezer, en pahalı köşklerde devam ederler. Ne olacak o zaman, köşklerin kapılarının önüne dayanıp, hayır, olmaz, bu domuzları buraya sokamazsın, buna müsaade etmem mi diyeceksiniz Allah’a? Bu işi anlamasanız da, kabul edemeseniz, etmeseniz de adam gibi paşa paşa gireceksiniz cehenneminize ve yanacaksınız. Benim için sıkıntı yok, benim cehennemim İslamcılarla birlikte burada halihazırda başladı zaten. Sadece ortama alışmam gerekecek. Seni ancak ne zaman affederim biliyor musun demiştim babamın oğluna o zaman, başıma öyle güzel bir şey gelmeli ki ve başıma gelen o güzel şey senin bana yaptığın kötülük dolayısıyla başıma gelmiş olmalı ki, yani sen bana yaptığın o kötülüğü bana yapmış olmasaydın o güzel şey benim başıma gelmiş olamazdı olmalı ki, belki o zaman. Aslında benim başıma gelen güzellik senin yaptığın kötülük dolayısıyla başıma gelmiş olsa da bu senin yaptığın kötülüğü ortadan kaldırmaz, dolayısıyla yok, hayır, vazgeçtim, seni o zaman da affetmezdim, sadece artık canım yanmazdı belki. Ama sen yine o kötülüğü yapmış kötü olarak kalırdın. Çünkü sen kötüsün, çok kötü, İslamcısın sen, genetiğin, ahlakın, dolayısıyla insanın iflası. Allah affetsin seni, ki sözün gelişi, tabii ki affetmesin, ben zaten affetmeyeceğim.
Belki de korkuyorum, Ludwig Wittgenstein gibi korkuyorum, kim bilir, ben bilmiyorum:
Ich kann nicht niederknien, zu beten, weil gleichsam meine Knie steif sind. Ich fürchte mich vor der Auflösung (Vor meine Auflösung), wenn ich weich würde.
Eğilemiyorum dua etmek için, dizlerimi kıramıyorum. Korkuyorum, çözülmekten, eriyip yok olmaktan korkuyorum, yumuşarsam, korkuyorum.
Dua etmekten değil, ama affetmekten korkuyorum, affedersem, yumuşarsam, erir yok olur, biter tükenir, kaybolur giderim diye korkuyorum.
İşte burası meselenin en girift noktası ama.
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْعَقَبَةُۜ? Sarp yokuş diye veriyor birçok meal, Hatmut Bobzin der steile Weg demiş, yokuş yukarıya tırmanan yol. Und was laesst dich wissen was der steile Weg ist? O yokuşun ne olduğunu kim söyleyecek/öğretecek sana? Allah. Yukarıya tırmanan o yolların en yokuşu muhtemelen affetmek. Derrida Vladimir Jankélévitch’ten aktarıyor benzer bir ibare, barrière infranchissable, aşılması mümkün olmayan bir engel. Jankélévitch devam ediyor:
Le pardon est plus fort que le mal et le mal est plus fort que le pardon. Je ne peux pas sortir de la. C’est une espèce doscillation[, une] dialectique que me paraît infinie.
Affetmek kötüden daha güçlü, kötü affetmekten daha güçlü […] Bir tür bir oyana-buyana bu, bana sonu gelmez bir diyalektik gibi geliyor. [Buradan bir çıkış bulamıyorum.]
Tam olarak öyle. Ama Derrida’ya göre mesele zaten burada başlıyor, dolayısıyla bir la logique de l’éthique hyperholiqueten söz ediyor:
… d’acorder le pardon là où celui-ci n’est ni demandé ni mérité, et même pour le pire du mal radical. Le pardon ne prend son sens […], il ne trouve sa possibilité de pardon que là où il est appelé à faire l’im-possible et à pardonner l’im-pardonnable.
… affetmek, orada, ne talep edilmiş ne de hak edilmiş olsa da, en radikal kötünün çıktıları için bile. Affetmek anlamını veya affetmek için imkanını ancak orada bulur ki, çağrılmış olsun mümkün olmayanı yapmaya ve affedilemeyeni affetmeye.
Derrida’nın var böyle tuhaflıkları, Martin Heidegger’nın olağanüstü hal, mucize veya istisnanın muadili olarak kullandığı, nüans ve modifikasyonları göz ardı edersek bir anlığına, Ereignis (event) kavramı kapsamında sürekli bir öteye taşma, haddizatında öteye açılma, burayı öteye açma ve hazırlama çabası. Aslında çaba bile değil, beklenti değil, umut bile değil. Nitekim onun için, her iki anlamda da, çabaladığın, beklediğin, umut ettiğin, gelmesi mümkün olan zaten gelmiştir, halihazırda buradadır haddizatında. Dolayısıyla ona göre Allah gelebilir ancak ansızın. Allah ancak ansızın gelebilir. Ve O gelir ansızın ancak. Ansızın gelen ancak Allah’tır. Ve bu ansızın gelişler her zaman param parça ederler bütün ufukları. Heidegger da öyle, ona göre de ancak bir Allah kurtarabilir bizi ancak. Dolayısıyla her ikisi için de ve kendileri bunu kabul etmeseler de: قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ. Asıl vermek, şayet öyle bir şey mümkünse, verilemeyeni vermektir o zaman, asıl misafir etmek, şayet öyle bir şey mümkünse, misafir edilemeyeni misafir etmek ve asıl affetmek, şayet öyle bir şey mümkünse, affedilemeyeni affetmek. Oysa Allah لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ diyor ve bu Ayet sıklıkla yanlış anlaşılıyor. Bu demek Allah’ın bizden istedikleri bizim yerine getirebileceğimiz şeylerdir deniliyor, nitekim o bizi en iyi bilendir: اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ۟. Dolayısıyla da bizden neyi isteyip neyi istemeyeceğini bilir, o halde Allah bizden bir şey istediyse eğer biz onu yerine getirebiliriz demektir bu aslında, ama getiremiyorsak şayet bu bizim yeteri kadar çaba harcamadığımızdan kaynaklanıyordur. Öyle değil işte, nitekim Allah Qur’an’da ortaya konuşuyor, bir Müslüman prototipinden bahsediyor. Biri için mümkün olan öteki için mümkün olmak zorunda değil, bu demek herkes Allah’ın istediklerinden yapabileceğini yapmakla mükelleftir. Bu durumu birileri bir açık çek olarak kullanabilir tabii ki, dolayısıyla, mesela, ben açlığa dayanamıyorum, onun için de oruç tutamıyorum diyebilirler. Gerçekten öyleyse öyledir, yoksa kendisi bilir. Ben babamın oğlunu affedemiyorum, bu durmda sıla-i rahim bağlamında da eksik kalıyorum. Yapacak bir şey yok. Kulun Allah ile olan ilişkisinin en güzel tarafı yalan konuşmanın mümkün olmamasıdır. Dolayısıyla insanlara karşı yalan konuşabilir, onları kandırabiliriz. Ama Allah’ı asla. Babamın oğluna seni affettim diyerek onu kandırabilirim, ama Allah’a tamam Allah’ım, ben babamın oğlunu affettim deyip onu kandıramam. Olmuyorsa olmuyor ve gerçekten, ama gerçekten de olmuyorsa bunu Allah en iyi biliyor ve şayet gerçekten olmuyorsa biraz önce zikrettiğim ayet devreye giriyor: لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ. Bir yerde soruyor Derrida:
Le pardon est-il chose de l’homme, le propre de l’homme, un pouvoir de l’homme – ou bien réservé à Dieu?
Affetmek insana ait bir şey midir, insana has, insanın bir yapabiliriliği – yoksa [o] [tamamen] Allah’a mı ayrılmıştır?
4
Das Begnadigungsrecht […] für den Verbrecher, entweder der Milderung oder gänzlichen Erfassung der Strafe, ist wohl unter allen Rechten des Souveräns das schlüpfrigste, um den Glanz seiner Hoheit zu beweisen, und dadurch doch im hohen Grade unrecht zu tun. – In Ansehung der Verbrechen der Untertanen gegen einander steht es schlechterdings ihm nicht zu, es auszuüben; denn hier ist Straflosigkeit […] das größte Unrecht gegen die letztern. Also nur bei einer Läsion, die ihm selbst widerfährt […], kann er davon Gebrauch machen. Aber auch da nicht einmal, wenn durch Ungestraftheit dem Volk selbst in Ansehung seiner Sicherheit Gefahr erwachsen könnte. – Dieses Recht ist das einzige, was den Namen des Majestätsrechts verdient.
Suçluyu affetme hakkı, ister kısmen ister tamamıyla olsun, egemenin yetkileri arasında egemenin yüceliğinin ihtişamını dışa vuranların en kayganıdır ki aynısıyla son derece adaletsizlik yapar egemen – Dolayısıyla tebaasının kendi aralarında birbirlerine karşı işledikleri suçlar bağlamında egemenin söz konusu hakkını kullanması söz konusu [bile] olamaz. Nitekim bu noktada cezasızlık, dolayısıyla af, tebaaya karşı en büyük haksızlıktır. Bu demek ancak kendisine karşı işlenen cürümlerde o hakkını kullanabilir. Ama o zaman da kullanamaz aslında şayet bu kullanımı dolayısıyla halkın emniyeti açısından bir tehlike oluşabilecekse. – Bu yetki aslında yücelik yetkisi olmayı hak eden tek yetkidir.
Immanuel Kant
Il nous dit en substance ceci : que le droit de gracier […], le droit d’adoucir ou de remettre la peine d’un criminel est, de tous les droits du souverain, le plus délicat, le plus glissant, le plus équivoque […]. Il donne le plus d’éclat à la grandeur, à la hauteur du souverain, à la souveraineté […] Mais par là même, il est pour le souverain le risque d’être injuste, d’agir injustement […] au plus haut degré. Rien ne peut être plus injuste que la grâce.
[Kant] özünde bize şunu söylüyor aslında: Affetme hakkı, bir suçlunun cezasını hafifletme veya geri bırakma hakkı, egemenin bütün haklarından en değerli olanı, en ele gelmez olanı, en çok-anlamlı olanıdır. Egemenin azametine, [bizzat] egemenliğe, [ona] uygun olan en büyük ihtişamı bahşeder. Fakat tam da bu yüzden egemen için adaletsiz olma, son derece adaletsiz davranma riskini taşır. Ve hiçbir şey mağfiret kadar adaletsiz olamaz.
Jacques Derrida
Türkiye için aslında, aslında her zaman, güncel bir mesele af meselesi. Devlet başkanlarının demokratik rejimlerde bile söz konusu hakları mahfuzdur yanlış hatırlamıyorsam. İlginç bir nokta olarak belki şunu verebiliriz ki, İslam’da Allah her suçu affeder fakat kendisine karşı işlenen suçu, şirk, affetmez: اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهٖ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ. Dolayısıyla bu noktada Kant ve İslam ayrışıyor. Kant’ın egemeni olsa olsa sadece kendisine karşı işlenen suçları affedebilir, o da şayet bu af dolayısıyla halk için bir tehlike oluşmayacaksa. Onun dışında af müessesesi adaleti ortadan kaldırır, af olan yerde adalet olmaz. Diğer taraftan Tanrının tanrılığının en önemli göstergesi budur, haddizatında tanrılığın alamet-i farikasıdır aynısı, differentia specifica, ve siyasi iktidarın bu yetkiyi kullanması bir şekilde kendisi için tanrısallık iddia ettiğinin bir göstergesidir. Vallahi, benim kafam basmıyor bu işlere. Kimseyi affetmiyorum ben, kimseyi. Kendi çocuğum bile olsa bana acı çektiren hiç kimseyi affetmiyorum. Ben kimseye acı çektirmiyorum. Ama çocuklarımı, sadece onları ama, affetsin Allah. Ama tabii ki diğerleri için de şayet affederse Allah’a neden affediyorsun bunları diyemem. Siz de diyemezsiniz, dememelisiniz bana kalırsa. Sadece ben bunu doğru bulmuyorum, anlamıyorum diyebilirsiniz ve ardından isterseniz Allah ile yollarınızı ayırabilirsiniz tabii ki, de bu size kalmış bir şey artık. Veya eğer büker, çeker gerer, zorlanır ve bir şekilde bunu kendinize açıklar ve rahatlarsınız, siz açıkladığınızı sanırsınız aslında, bazı dangalakların yaptığı gibi, ama emin olun bu Allah’ın hoşuna gitmez. Allah, kelimenin tam anlamıyla, idrak edilmeyi, kendisine, o anlamda, ulaşılmasını sevmez. Ona kimse hiç bir zaman ulaşamaz da zaten: لَنْ تَرٰينٖي. Etrafında döner durursunuz sadece. Derrida’nın dediği gibi, o hem içerde ama aynı anda hem de dışardadır. Neresiyse orası? Dolayısıyla adam gibi ben bunu anlayamıyorum ve doğru da bulmuyorum, kabul de etmiyor, edemiyorum, ama yine de Rabbime karşı boynum kıldan ince derseniz, işte bu Allah’ı çok memnun eder. Bu durumda اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ der önünüze bakarsınız. Ben öyle yapıyorum, Rabbime teslim oluyorum yani. Dolayısıyla bir çok şeyi doğru bulmuyorum, kabul edemiyorum, fakat, haşa, Allah’la yollarımı ayırmıyorum tabii ki. Diğer taraftan doğru bulmuyorken hayır doğru buluyorum desem ne olur ki, Allah bilmiyor mu? Ne dersiniz siz Türkler, Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayayım? Eskiler öyle derdi ama, günahları açık etme, şahit tutma kimseyi ki yarın Allah seni affederken insanlar Allah’a, ne iş, ne oluyor, neden affediyorsun bunu demesinler. De bu da tuhaf. Ne yani, kim kimden neyi saklıyor?
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Ne diyordu Kabe’de Hacılar?
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ
Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN
