0
Denken – Weg im Unterwegs,
das fürhrt und lichtet,
irrt und dichtet.
Weg, der niemals ein Verfahren,
οδός – μεπότε μεθόδος
Weg – kennt nicht beweisen, kein vermitteln.
Weg wird nie zum Werk.
Für H.-G. Gadamer
zum fünfundsiebszigsten Geburtstag.
[…]
Frbg. am 7. Februar. 1975
Martin HeideggerDüşünmek – Yolda yol,
riyaset eden, aydınlatan,
yoldan çıkan, kulak kabartan.
Yol, hiçbir zaman süreç/tarz/usul olmayan,
Yol – değil yordam/yöntem.
Yol – kanıt(lamak) bilmez, ara bulmak/olmak da.
Yol, bir iş/eser olmaz hiçbir zaman.
H.-G. Gadamer için
yetmiş beşinci doğum gününe.
[…]
Fr[ei]b[ur]g. 7. Şubat. 1975
Martin Heidegger
Hans-Georg Gadamer’nın öğrencisi Jean Grondin kısa bir süre önce (2024) öğretmeniyle onun kendi öğretmeni arasındaki mektuplaşmaları yayınladı. Ekleriyle birlikte yaklaşık beş yüz sayfalık bir metin ve elli seneden (1922-1976) fazla bir zamanı kapsıyor. Felsefe değil tarih aslında, Zeitgeschichte haddizatında. Özellikle 1938-1950 arası, Türkiye’de olduğu gibi, çok ilginç. Heyecanlı bir Nabokov okur gibi bir hafta sonu oturup okuyup bitiriyorsunuz ve canınız bile sıkılmıyor. İlginç bir tecrübe yaşıyorsunuz üstelik. Gadamer’yla Heidegger arasındaki yazışmaları okurken fark ediyorsunuz ki zihninizin arka kısmında aynılarıyla ilgili yerine tam oturmamış bazı meseleler yerine oturmaya başlıyor. Girişte Heidegger’dan aktardığım şiir gibi şey onun aynısı içerisinde Yunanca verdiği mısranın – οδός – μεπότε μεθόδος (odos – mepote met[a]odos) – etrafında dolaşıyor. Dün akşam (13.04.2026) kitaplığın önünde öylece durup kitapları temaşa ederken Gadamer’nın Kleine Schriften I’ini elime aldım ve karıştırmaya başladım. 1967’de yayınlanmış ilk kez kitap olarak, fakat aynısının içinde okuduğum kısa metin olan “Was ist Wahrheit? (Hakikat nedir?)” 1955 yılında yapılan bir konuşmaya geri gidiyor. Heidegger’nın girişteki mektubu 1975 tarihli, Gadamer’nın söz konusu metninden tam yirmi yıl sonra yazılmış. Fakat o denli aynı şeyden söz ediyorlar ki, aynı zamanda ve mekanda konuşmuş gibiler. Bu demek müthiş bir süreklilik söz konusu. Sanki her ikisi de bütün düşünce serüvenleri süresince aynı şeyin etrafında dolaşıp durmuşlar. Heidegger’nın dediği gibi dolayısıyla:
Jeder Denker denkt nur einen einzigen Gedanken. Auch dies unterscheidet das Denken wesentlich von den Wissenschaften. Der Forscher braucht immer neue Entdeckungen und Einfälle, sonst gerät die Wissenschaft ins Stocken und ins Falsche. Der Denker braucht nur einen einzigen Gedanken.
Her düşünür sadece tek bir düşünceyi düşünür. Bu da düşünmeyi, özünde, bilimden ayrıştırır. Araştırmacı sürekli yeni keşiflere ve yeni fikirlere ihtiyaç duyar, aksi takdirde bilim tıkanır ve yanlışa düşer. Düşünürün ihtiyacı tek bir düşüncedir oysa.
Gadamer öğretmeninin tam aksine genelde kısa ve son derece kolay yazar, yani kitaplığın önünde öyle ayakta durur, okur ve kolayca anlarsınız okuduklarınızı. Metnin kenarındaki notlar aynı metni daha önce okuduğumu gösterse de, okuduğum her metinde olduğu gibi sanki ilk kez okuyormuş gibi oldum. Aldığım notları okuyunca, yine her zaman olduğu gibi, bu notları ben almış olamam dedim. Şey gibi aynen, hani eski fotoğraflara bakarsınız ya … Ben mesela seksenlerin ortalarında, özellikle 1984-1988 arası, çekilen fotoğraflarıma bakamıyorum. O ne öyle, nasıl kıyafetler, nasıl giyim tarzı, nasıl saç modelleri, o şekilde nasıl insan içine çıkabilmişim anlamış değilim. Herkes öyle olunca sıkıntı olmuyor demek.
1
Es ist z.B. nicht unsinnig, zu glauben, daß das wissenschaftliche und technische Zeitalter der Anfang vom Ende der Menschheit ist; daß die Idee vom großen Fortschritt eine Verblendung ist, wie auch von der endlichen Erkenntnis der Wahrheit; daß an der wissenschaftlichen Erkenntnis nichts Gutes oder Wünschenswertes ist und daß die Menschheit, die nach ihr strebt, in eine Falle läuft. Es ist durchaus nicht klar, daß dies nicht so ist.
Teknik ve bilimsel çağın insanlığın sonunu getireceğine inanmak, o büyük ilerleme düşüncesinin ve insanın hakikati idrak edebileceğinin sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu söylemek, bilimsel idrakte iyi ve güzel ve arzulanmaya değer hiçbir şeyin olmadığını ve onun peşinde koşan insanlığın bir kapana doğru hızla yol aldığını düşünmek … Bütün bunlar saçma değil, nitekim durumun böyle olmadığını gösteren hiçbir şey yok.
Ludwig Wittgenstein
Stephen K. White sorar, what are the foundations or deep structures of modernity that postmodern philosophers attack? Modernitenin postmodern filozoflar tarafından karşı çıkılan temelleri ya da derin yapıları nelerdir? Ve cevap verir: A first target of attack is the distinctive emphasis in modernity on a particular way in which human beings should relate to the world. Bu karşı çıkışın bir ilk muhatabı modernitenin insanın dünya ile nasıl ilişkiye gireceği yönündeki belirlemesidir. Aslında bir adım daha geriye gitmek gerekir, bu durumda mesele ilk önce işin nasıl’ı değil, bu ilişkinin haddizatında ve halihazırda doğru ve uygun kabul edilen bir şeklinin olması gerektiği iddiasıdır, bu demek yöntem düşüncesi ve talebi. Modernitenin favorize ettiği ve postmodern düşüncenin karşı çıktığı yöntemin bazı erken modern düşünürlerde, [i]n early modern thinkers such as Descartes and Hobbes, one sees this relation beginning to emerge clearly, Rene Descartes ve Thomas Hobbes gibi mesela, yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. The individual subject is conceived of as an isolated mind and will. Öncelikle bireysel özne soyutlanmış bir zihin ve irade olarak düşünülür. [A]nd his vocataion is to get clear about the world, to bring it under the control of reason and thus make it available for human projects. Ve onun, öznenin, görevinin dünyayla ilgili olup biten ne var ne yok hepsine vakıf olmak, onu, dünyayı, aklın (kanıtın) kontrolü altına almak ve bu şekilde insanın hizmetine sunmak olduğu söylenir. Jacques Derrida ve Michel Foucault’nun diliyle söylersek, [t]he modern world, says Derrida, stands under the imperative of giving a rational account of everything, dolayısıyla Derrida’ya göre modern dünyanın onun egemenliği altında durduğu düşünce her şeyin makul bir açıklamasını yapmak ve aynısıyla eş değer olarak kabul edebileceğimiz şekilde her şey için akli bir kanıt/delil sunmaktır. Ya da Foucault’nun daha tedirgin edici (unheimlich) bir şekilde ileri sürdüğü gibi, …or, as Foucault more ominously puts it, ne olursa olsun her şeyi sorgulamaktır, of interrogating everything. This modern orientation toward a reason aimed at enhancing human will and control has no limit. İnsanın iradesini ve kontrolünü arttırmayı, aslında rafine etmeyi, hedefleyen bu yönelimin, Heidegger’yla söylersek, bu yerküreyi (gezegeni) adam etme, kanıt kanıt, adım adım düzene sokma iradesinin, Wille zur planetarischen Ordnung, öyle görünüyor ki bir sınırı yoktur. Kendisi kendisine bir sınır koyabilecek midir acaba, Heidegger’nın sorusu bu, ob [er] sich selbst seine Grenzen setzt … ? Bu da cevabı: Meçhul, [bleibt] unentschieden. Bu işin, bu gidişle, varacağı son nokta Heidegger’nın Gestell’i ya da Friedrich Nietzsche’nin çöl’ü olsa gerek. Veyl olsun içinde çöl taşıyana – Weh dem, der Wüsten birgt. Ve bu çölden kurtulmak istiyorsak eğer dünyaya artık başka türlü bakmak zorundayız. Ben Ware Wittgenstein’ın felsefesini bir bütün olarak işte bu bir başka türlü bakmak için iy bir alternatif olarak kabul eder. Ona göre felsefe Wittgenstein’a geldiğinde artık dünyaya farklı, aslında yeni bir bakma edinme çabasına dönüşür. Here philosophy is being presented as an activity which involves relearning how to “look” at the world. Ve bu başka türlü bakmak’ın maksadı üzerimize yapışmış, bizi pençeleriyle sabitlemiş eski bakmalardan azat olmak, [i]ts aim […] is to loosen the grip of fixed ways of seeing; to destabilise routinized habits of thought and perception, dolayısıyla bize dünyaya, uzaya değil ama, her gün içinde yaşadığımız dünyaya, bakarken diyalektik bir bakış açısı kazandırmaktır, and bring us to the point from which it is possible to view the everyday through a dialectical optic.
E de biz buraya nasıl geldik? Gadamer’nın söz konusu metni, öyle diyebiliriz, bu soruya cevap arıyor. Yuhanna 18, 38: Τί ἐστιν ἀλήθεια? Quid est veritas? Was ist Wahrheit? Hakikat nedir (ki)? Pontius Pilatus’un bu sorusunu devletin hakikat iddialarına karşı tarafsızlığını koruma çabası olarak düşünebiliriz ilk önce, Gadamer öyle diyor. Yani, hakikat?, so what, o da ne?, ne ise ne, beni ilgilendirmiyor, kavga etmeyin, birbirinizi ve benim başımın etini yemeyin, kimsenin de kafasını gözünü yarmayın, sonra da ne haliniz varsa görün … der gibi adeta. Aynı soruda başka bir şey de duyabiliriz ama, onu da Gadamer söylüyor, Nietzschenin duyduğunu mesela. Nietzscheye göre söz konusu soru İncilin içerisinde ciddiye alınması gereken tek sözdür ve o bu noktada, Pilatus’un sorusunda, bağnaz’a (zelot/Eiferer) karşı şüpheli bir mesafe alış seziyor. Burada durmuyor ama, devam ediyor, bağnaza karşı alınan bu şüphe dolu mesafeyi bilimi de içine alacak şekilde genişletiyor. Ki öyle zaten, yine Gadamer diyor, [i]n der Tat hat die Wissenschaft dies mit dem Eiferer gemein, nitekim bağnaz ve bilim bir noktada birleşirler, her ikisi de kanıt talep eder ve kanıt takdim ederler, weil sie stets Beweise verlang[en] und Beweise g[eben], dolayısıyla her ikisi de tahammülsüzdür, ki kanıt/delil talep ve takdim eden neden yapar bunu? Söylediğinin ya da inandığının doğru olmak zorunda olduğunda direttiği için, daß das, was er sagt, das Wahre sein müsse. Nietzscheye göre tahammülsüzdür bilim bunun ötesinde ayrıca, çünkü aslında zayıflığın bir semptomudur, weil sie überhaupt ein Symptom der Schwäche sei, hayatın geç dönemine ait bir ürün, ein Spätprodukt des Lebens, Sokrates’in, henüz kanıtlama ahlaksızlığıyla kirlenmemiş bir dünyaya, in der es noch keine Unanständigkeit des Beweisens gab, armağan ettiği bir ürün. Sonra ahlaksız Anglosaksonlar işi ele aldılar, yeteri derecede ve ikna edici delilin/kanıtın yoksa ama buna rağmen yine de inanıyorsan sen ahlaksızsın dediler. Ve bunu yüz senedir felsefe diye millete yutturuyorlar ve aynısıyla birlikte akıttıkları kanları. Çocukluğumuzdan beri ne öğrettiler bize, müçtehit hata bile yapsa bir sevap alır, neden, çünkü vardığı sonuçlara bir yöntem üzerinden varmış ve aynılarını bir delile/kanıta dayandırmıştır. Ve bir yöntem takip etmesi ve kanıt arama çabası oldukça takdire şayandır. Matematik sınavlarında sonuç yanlış olsa bile doğru yöntemi kullanmışsan puanların yarısını alabilirsin yine de. Nitekim bu şekilde, aynen müçtehitte olduğu gibi, yönteme olan kulluğunu izhar etmiş olursun. Modernite ve İslamcılık. Aynı babadan olma ama farklı anadan doğma iki veled … Dolayısıyla şahit olduğumuz sadece bir kardeş, iktidar, kavgası. Kabil ile Kabil. Habil, insan, ile alakası yok.
2
An einem Philosophen ist es eine Nichtswürdigkeit zu sagen: das Gute und das Schöne sind Eins: fügt er gar noch hinzu ‘auch das Wahre’, so soll man ihn prügeln.
Bir filozof için iyi ve güzel aynı şeydir demek tam bir rezilliktir, hele bir de ‘hakiki olan da buna dahil’ derse, işte o zaman eşek sudan gelinceye kadar dövün onu.
Friedrich Nietzsche
Gadamer gibi bir adamın Nietzsche’nin peşine takılıp buralara kadar yürüyeceğini düşünmüyoruz, ne yani, o kadar da değil. Bu iş için çok fazla Batılıdır o, çok fazla Alman. Kelimenin tam anlamıyla ein alter, weisser Mann … Yaşlı ve çok fazla beyaz bir adam. Bilimi bilim ve bu şekilde bir bütün olarak, in ihrer Totalitaet, söz konusu eleştiriye maruz bırakmaz tabii ki. Ama sormadan da edemez: Ist die Wissenschaft wirklich, wie sie von sich beansprucht, die letzte Instanz und der alleinige Träger der Wahrheit? Bilim gerçekten de kendisi için iddia ettiği gibi son merci ve hakikatin tek taşıyıcısı mıdır? Bilimin bu güne değin, bir Kontingenzbewältigungmaschinerie olarak adeta, olumsallığın üstesinden gelme tesisatı yani, bizi bir çok hurafeden ve ön yargıdan, dolayısıyla korkudan, arındırdığını biliyoruz. Bu arada, burada aslında üstesinden gelmekten çok, Bewältigung, yavaşlatmak, ama her anlamda, Besänftigung, söz konusu. Kimse yarın ne olacağını bilmiyor nitekim. Any way … Dolayısıyla bilimin bir tarafta sorgulaya sorgulaya ilerlemesini izlerken öte tarafta kendimizi şu şüpheden de uzak tutamıyoruz: [O]b von den Voraussetzungen der Wissenschaft aus die Frage nach der Wahrheit in ihrer vollen Weite überhaupt zugelassen wird? Acaba bilimin ön şartları ve yöntemi hakikat sorusunu kapsayıcı ya da bütünüyle sorma imkanını veriyor mu bize? Değil mi yani, yoksa nasıl açıklayacağız cevaplarını bilmemiz gereken bunca sorunun hala daha cevaplanamamış bir şekilde önümüzde duruyor olmalarını ve değil aynılarına cevap bulmak, bilimin bizi sonuncuları aramaktan dahi men ettiğini. Wir fragen uns besorgt: wie weit liegt es gerade am Verfahren der Wissenschaft, daß es so viele Fragen gibt, auf die wir Antwort wissen müssen und die sie uns doch verbietet? Bilim itibarsızlaştırıyor aynılarını çünkü, [s]ie verbietet sie […], indem sie sie diskreditiert, d. h. für sinnlos erklärt. Anlamsız, gereksiz, safi ziyan kılıyor. Anlamlı ancak bilimin yöntemine uygun olan, onun hakikati tespit ve test etme usulünün içinde kalandır son tahlilde. Daracık bir pencere açıyor bize sonra, aha diyor, buradan bakın dışarıya, görüp göreceğinizin hepsi bu. Yok size başka dünya. Norbert Bolz demişti yanlış hatırlamıyorsam, modernitenin en (up)uygun (adequate) tanımlarından biri Erfahrungshorizont’la, tecrübe ufku, Erwartungshorizont’un, beklenti ufkunun, örtüştürülememesidir. Burada da öyle. Her gün, her an, her saniye o ya da bu ya da başka bir şekilde tecrübe ettiğimiz bir gerçeklik var dışımızda ve içimizde, فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ, ve bilim bize bu gerçekliğin büyük bir kısmının kuruntu ve hayalden ibaret olduğunu söylüyor. Orospu çocuğu, şizofren etti bizi.
Dedim ya, Gadamer çok fazla Batılı, çok fazla beyaz. Bilimi sıkı sıkı tutuyor, dolayısıyla Batıyı kendine haslığında, die abendländische Zivilisation in ihrer Eigenart, belirleyen en önemli şeyin bilim olduğunu söylüyor. Fakat bunun tam olarak ne anlama geldiğini (up)uygun anlayabilmek için aynısının köklerine inmek gerekir diyor, das heißt auf ihre griechische Herkunft, bu demek Yunan’a. Yunandaki bilim yeni bir şeydir ona göre, daha önce başka hiçbir yerde görülmemiş derecede yeni. Önceleri de insanlar biliyordu tabii ki, nitekim insanların daha önce de çözmek zorunda oldukları sorunları vardı, ama Yunanla beliren bilmek başka bir bilmek’e, öyle ki bu noktada, bunu diyebiliriz sanırım, bilmek bilmek adına bilmek’e dönüşüyor ve aynısıyla birlikte Yunan, yani Batı, diğer bütün medeniyetlerden ayrılıyor. Ve şüphe. Telemachos’a sorarlar, annen kim? Cevap verir o, annem Penelope, ama babamı soracak olursanız o konuda kesin bir şey söylemek mümkün değil tabii ki. İnsanlar, [d]ie Leute sagen, Odysseus olduğunu söylüyorlar. Orospu çocuğu. Dolayısıyla diyor Gadamer, şüpheyi bu şekilde en uç sınıra taşımak Yunan insanının belirgin bir karakteridir ve bu yolla bilme arzusunu, iştiyakını, haddizatında idrak susuzluğunu, Erkenntnisdurst, ve hakikate olan düşkünlüğünü sistematize ederek bilime dönüştürmek. Öğretmeniyle devam ediyor sonra. Aλήθεια’nın Unverborgenheit, bu demek kapalı olmamak, anlamına geldiği ilk kez Heidegger’nın keşfettiği bir şey değildi, ama ilk kez Heidegger öğretmişti bize bunun Olmak bağlamında ne anlama geldiğini. O öğretmişti bize adeta Prometheus’un ateşi Tanrılardan çalıp insanlara getirdiği gibi bizim de hakikati şeylerin kapalı oluşlarından, Verborgenheit und die Verhohlenheit, dolayısıyla karanlıktan çalıp kurtarmak zorunda olduğumuzu. Gadamer söz konusu kapalılık için bu noktada iki farklı kavram kullanmış, ki bu önemli. Nitekim bu iki kavram, Verborgenheit und die Verhohlenheit, birbirleriyle bağlantılıdırlar. Şeyler, [d]ie Dinge, kendilerini kendi kendilerine kapalı tutarlar, Heraklit öyle der, sever şeyler kapalı, verborgen kalmayı. Ama sözler ve davranışlar da, Tun und Reden, aynı şekilde verhohlen, kapalı kalırlar sıklıkla. Değil mi, hatta bazen bazı şeyler kapalı kalsın diye konuşur ve davranırız. Bu demek şeylerin kapalılığına Verborgenheit, söz ve davranışların kapalılığına Verhohlenheit diyoruz. Dolayısıyla da bu noktada şeylerin hakikati ile sözün hakikati arasında bir ilişki olduğunu görüyoruz. Şeylerin kapalı olmamaları, Unverborgenheit, yani hakikatleri, sözün kapalı olmamasında, Unverhohlenheit, yani hakikatinde, tezahür eder. Ama her söz için geçerli değildir bu. Şeylerin kapalı olmamalarının kendisinde tezahür ettiği söze öğreti diyoruz biz Türkler, Almanlar Lehre, Logos yani. Siz Türkler öğretmen diyorsunuz öğretiyi öğretene, biz Almanlar Lehre’yi lehren yapana Lehrer diyoruz. Hani sonuna -loji eklediğimiz şeyler varya. Bu tür bir söylemektir ilk kez Yunanda ortaya çıkan ve Nietzsche’yi ifrit eden. Bilim, Batıyı Batı yapan bilim, bu noktada yol almaya başlar, o halde Batı da.
Abu’l Hasan al-Amiri’nin Al-İ’lam bi-Manaqib al-İslam adlı bir eseri var. Aynısının tek nüshasını, yazma, İstanbul’da Râgıb Paşa Kütüphanesinde bulabilirsiniz. Şu anda değil ama, kapalı kütüphane bildiğim kadarıyla. Franz Rosenthal bahse konu eserin siyasetle ilgili kısmını İngilizceye, bilim öğretisiyle (Wissenschaftslehre) ilgili kısmını ise Der Islam und die Wissenschaften başlığıyla Almancaya çevirdi. Aslında çeviriyi orijinal metinle karşılaştırmak iyi olurdu, en azından bazı kelimelerin orijinal metindeki hangi kelimelere tekabül ettiklerini görmek faydalı. Fakat, dediğim gibi, kütüphane kapalı. Modern bilim anlayışıyla İslamcı bilim anlayışının birbirlerine ne kadar benzediklerini bu on sayfalık metinde görebilirsiniz. Amiri bilginin ne olduğuna açıklık getirerek başlar, dolayısıyla bilgi bedeutet, daß man etwas so, wie es ist, fehlerfrei und ohne Irrtum erfaßt. Bilgi bir şeyi, o şey nasılsa, kusursuz ve yanılgısız olarak kavramak demektir. Ve bu bağlamda felsefi bilimlerin temelleri ve dalları da, ona göre, aynen dini bilimlerin olduğu gibi, saf akılla örtüşen (adaequatio) ve tam geçerli kanıtlarla tasdik edilen inanç cümlelerine (Glaubenssätze) geri gider. Ardından yüz yıllardır ve hala daha duyageldiğimiz teraneyi gebetsmühlenartig, bu demek mantralike, bir dua gibi adeta, tekrarlar: Man weiß sehr wohl, daß es keinen Widerspruch zwischen den Erfordernissen der wahren Religion und dem, was durch Beweise bestätigt und vom Verstand erfordert wird, geben darf. Biz ve herkes biliyoruz ki hakiki dinin gereklilikleriyle kanıtla tasdik edilmiş ve aklın gerekli gördüğü şeyler arasında herhangi bir çelişki olamaz. Tutarlılık ve çelişkiden ari olmak … Modern bilimin olduğu gibi İslamcılığın da iki başat putu. Friedrich Hegel’e göre ohne den unendlichen Schmerz, dass die Welt nicht so ist, wie der Geist sie sich denkt, kann man nichts begreifen, bu demek dünyanın Geist’ın onu düşündüğü gibi olmadığının yol açtığı katlanılmaz ve sonu gelmez acı olmadan hiçbir şey kavrayamayız oysa. Bu sürekli böyledir ama. İyileşmeyen bir yara. Hegel devam eder sonra:
Der Tod, wenn wir jene Unwirklichkeit so nennen wollen, ist das Furchtbarste, und das Tote festzuhalten das, was die größte Kraft erfordert. Die kraftlose Schönheit haßt den Verstand, weil er ihr dies zumutet, was sie nicht vermag. Aber nicht das Leben, das sich vor dem Tode scheut und von der Verwüstung rein bewahrt, sondern das ihn erträgt und in ihm sich erhält, ist das Leben des Geistes. Er gewinnt seine Wahrheit nur, indem er in der absoluten Zerrissenheit sich selbst findet.
Ölüm (çelişki), söz konusu لا-gerçekliği öyle isimlendireceksek şayet, en korkunç olan ve ölü olanı sıkı sıkı tutmak en fazla güç gerektirendir. İktidarsız güzellik akıldan nefret eder, çünkü o ondan üstesinden gelemeyeceği bu şeyi ister. Ama ölümden ürken ve mahvolmaktan (tutarsızlık) uzak durup saf kalan yaşam değil, ölüme katlanan ve kendisini onun içinde ayakta tutan yaşamdır Geist’ın yaşamı. O kendi hakikatine ancak kendisini mutlak paramparça oluşun içinde bularak kavuşur.
Amiri de devam eder, [w]er daher die philosophischen Wissenschaften beherrscht, ist mit drei Vorzügen gesegnet, dolayısıyla, der, felsefi bilimlere muktedir olan kişi üç özellikle donatılmıştır: Öncelikle mükemmel insani erdemlere son derece yakındır o, [e]rstens steht er vollkommener menschlicher Tugend äußerst nahe, nitekim şeylerin realitelerine vakıftır, mit den realen Gegebenheiten der Dinge vertraut, ve bu yüzden de onları, şeyleri yani, kontrol altına alma imkanına sahiptir, und die Möglichkeit hat, sie zu kontrollieren. O, bununla birlikte, Allah’ın şeyleri onunla yarattığı bilgeliğin, mit der der Schöpfer die verschiedenen Dinge in der Welt geschaffen hat, kendilerinde zahir olduğu, in dem sich die Weisheit offenbart, şeylerin içine bakmasını da, Einsicht/insight, bilir ve aynısını görür de ve o ayrıca anlar da, und er versteht, ilahi bilginin sebep ve sonuçlarını ve aynısına borçlu olduğumuz mucizevi düzeni, wunderbare Ordnung, ve muhteşem kompozisyonu, großartige Komposition. Ve o, last, but not least, geleneğe karşı güçlü argümanlara sahiptir, dolayısıyla otoriteye körü körüne teslim olup kendisini dogmalarla kirletmez, bu demek läuft keine Gefahr, sich mit blindem Autoritätsglauben an eitle Dogmen zu besudeln. Farkında mısınız, yüzyıllardır aynı şeyleri terarlayıp duruyorlar, ağızlarında emzik oldu, bilim de bilim de bilim. Otorite de otorite de otorite. Amiriye göre insan aklı için en büyük mutluluk, Quelle der tiefsten Freude für den menschlichen Verstand, aritmetiktir. Ve onun en önemli özellikleri, aynı terane, çelişki ve şüpheden ari olmasıdır, sie [ist] frei von Widersprüchen und Zweifeln. Allah bile, belki de zevkine, sürekli hesap eder, ne var ne yok ne yarattı ne yaratmadı tek tek sayar döker: لَقَدْ اَحْصٰيهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّ. Hele ya astronomi … Sorma. Bu öyle bir bilimdir ki, Amiri öyle diyor, Allah ondan yüz çevirenlere, Gott hat alle, die darauf verzichten, sich mit dieser edlen Wissenschaft zu beschäftigen, Mushafta açıkça fırça atar, getadelt: اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ. Toparlar Amiri ardından ve bu kısa bilgiler bile şunu gösteriyor ki der, ki, aynı terane yine, bilimle din arasında herhangi bir çelişki, keinerlei Widerspruch, yoktur ve olamaz da. Ve sonra Hz. Ali’ye atıf yapar: Bilim iki bilimdir, din bilimleri, Wissenschaft von den Religionen, ve cisim bilimleri, die Wissenschaft von den Körpern. Ardından, evet, aynı terane, o cümleyi tekrarlar: Aus dieser Übersicht über die Nützlichkeit der Naturwissenschaft kann man ersehen, daß zwischen ihr und den religiösen Wissenschaften keinerlei Widerspruch besteht. Bilim ve din arasında herhangi bir çelişki yoktur. Ardından bir daha.
Kanıt/delil, dolayısıyla bilimsel verilerden ve tabii ki İslam ve bilimin zinhar çelişmediklerinden söz açılmışken … Duymuşsunuzdur … Memlekette hiç dangalak kalmadı ya, artık Amerika’dan dangalak ithal etmeye başladık. Kuru, sayın Prof. Ahmet T. Kuru. Bir re-import gerçi, ama yine de import işte. İsmiyle müsemma kupkuru bir kafa, süzme salak. Bir kitap yazmış, gerçi benden başka kitap yazmayan kalmadı ya, neyse, ve o kitaptan sadece iki alıntı vereceğim:
At least since September 11, 2001, the world media has frequently covered Muslim perpetrators in terrorism, minor conflicts, and wars. The prominence of Muslims in this coverage cannot entirely be disregarded as journalistic sensationalism or bias. Scholarly data support the disproportionate attention to Muslims in reporting on violence. Two-thirds of all wars and about one-third of all minor military conflicts in 2009 occurred in Muslim-majority countries.
Contemporary problems of Muslim-majority countries are especially puzzling given the scholarly and socioeconomic achievements of their predecessors between the eighth and twelfth centuries. During that period, the Muslim world produced creative polymaths […] and played a pivotal role in intercontinental trade, while Western Europe was a marginal corner of the Old World. This historical experience shows that Islam was perfectly compatible with scholarly flourishing and socioeconomic progress.
En azından Eylül 2011’den sonra dünya medyası terörizm, küçük çatışmalar ve savaşlarla ilgili olarak sıklıkla Müslüman saldırganlardan söz ediyor. Müslümanların bu sıklıkla gündeme gelmeleri sadece gazetecilik işgüzarlığı ve ön yargısıyla açıklanamaz. Bilimsel veriler Müslümanların şiddetle ilgili haberlerde bu sıklıkta öne çıkmalarını destekliyor. 2009 yılında yaşanan küçük askeri çatışmaların yaklaşık üçte biri ve savaşların hemen hemen üçte ikisi Müslüman çoğunluğa sahip topraklarda gerçekleşmiştir.
Çoğunluğu Müslümanlardan oluşan ülkelerin yaşadıkları aktuel sorunlar aynılarının seleflerinin bilimsel ve sosyo-ekonomik alanda sekiz ve on birinci yüzyıllar arasında gösterdikleri başarılar düşünülürse oldukça şaşırtıcıdır. Söz konusu dönemde Müslüman dünya aynı anda bir çok alanda uzman yaratıcı bilim adamları yetiştirir- ve uluslararası ticarette merkezi bir rol oynarken, Batı Avrupa aynı dünyanın bir kenar mahallesinden ibaretti. [Dolayısıyla,] bu tarihi tecrübe gösteriyor ki İslam bilimsel açılım ve sosyo-ekonomik gelişimle tamamıyla uyumludur.
Kuru, Amiri’nin bıraktığı yerden devam ediyor. Görünürde gerçekten de öyle, sadece görünürde değil, öyle maalesef, Müslümanların çoğunlukta oldukları topraklarda sürekli çatışmalar var, da bunu görebilmek için bilimsel veriye ne hacet? Bilimsel veri bize bu bağlamda zaten aşikar olmayan neyi gösterecek? Dedim ya, süzme salak, ne söylediğinin farkında bile değil, umarım değil. O değil, ama söyletenler farkında. İkinci alıntı çok daha curcuna. Sayın Prof. Kuru diyor ki, 8 ve 11. yüzyıllar arasında Müslümanlar bilimde ve ekonomide çok başarılıydılar, dolayısıyla bugün başarılı değillerse bunun İslamla bir alakası olamaz. Neden olamaz? Olamaz, çünkü şayet olsaydı Müslümanlar o zamanda başarılı olamazlardı. Ama o zaman başarılıydılar, dolayısıyla bugünkü geri kalmışlığın İslamla bir alakası olamaz. Müthiş bir analiz, maşallah. Merhum Kemal Sunal geldi yine aklıma. Sakla samanı, seninki benden kara. Kim nereden buldu da bu otuzda kalmış İslamcıyı bilim adamı diye önümüze koydu bilmiyorum. Buna maaş da veriyorlar üstelik, az buz da değil yani. Amiri 992’de Nişabur’da öldü, Kuru’yla arasında 1000 seneden fazla bir zaman var, ama kafa aynı kafa. Bin senedir kime ne anlatmaya çalışıyor bu İslamcılar anlamış değilim. Artık vaz mı geçseler? Bu kadar zorlamamak lazım, olmuyorsa olmuyor. Kafa neden yuvarlaktır, düşünceler yön değiştirebilsin diye … O halde?
Bence Müslüman olmak ne demek, dolayısıyla İslam müntesipleri dünyaya nasıl bakmaları gerektiğini söylüyor, bu konuda kafa yorsun İslamcılar, şayet Müslüman olmak istiyorlarsa tabii ki. Ama onların böyle bir derdi yok. Neden dünyaya ille de ötekilerin baktıkları gibi bakalım ki? Evet, güzel çünkü onların dünyası. İnsanın hoşuna gidiyor. Arabalar, müstakil evler, bahçeler, hayat ve trafik sigortaları, okul öncesi okullar, gazeteler, dergiler, hafta sonu mangalları, sağlık için parkta koşular, demokrasi, insan hakları, çay bahçeleri, sohbetler, okuma saatleri, şiir dinletileri, romanlar, vadeli banka hesapları, akademi, korona aşısı, fizyoterapi, müzeler, tiyatrolar, operalar. Alışveriş merkezleri, cuma namazları, yaz tatilleri, sendikalar, toplu taşıma araçları ve ve ve … Sanki böyle yaşamak farzmış, başka türlü yaşamak mümkün değilmiş gibi. Dolayısıyla, benim son umudum bir dünya savaşı, صَيْحَةً وَاحِدَةً. Bu kiri ancak bir savaş paklar, فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ. Bütün duam yerle bir olsun dünya. Sonra da ein neuer Anlauf, Almanların dediği gibi, yeni bir başlangıç. Yoksa bu ahlaksızlık/rezillik ıslah olabilecek sınırı çoktan geride bıraktı. Görünen köy kılavuz istemez.
Toparlayalım: Gadamer’ya göre Yunanların icat ettikleri bilimle, her ne kadar özlerinde ikisi aynı da olsa, modern bilim arasında önemli bir fark vardır ama. Bilim doğa bilimleri değildir ilk önce, [n]icht Naturwissenschaft, geschweige denn Geschichte, sondern Mathematik ist die eigentliche Wissenschaft, tarih hele hiç değildir, asıl bilim matematiktir Yunanda. Nitekim onun nesnesi bir rasyonel Olmak’tır, ein rein rationales Sein, dolayısıyla da kapalı deduktiv bağlamlarda izhar olabildiği için, und insofern ist sie ein Vorbild aller Wissenschaft, weil sie in einem geschlossenen deduktiven Zusammenhänge darstellbar ist, bir örnektir bütün diğer bilimlere. Fakat modern bilim için matematik onun nesnelerinin Olmak’ları dolayısıyla değil, die Mathematik nicht durch das Sein ihrer Gegenstände vorbildlich, daha çok en mükemmel idrak tarzı olduğu için, sondern als vollkommenste Erkenntnisweise, bir örnek teşkil eder. Bu bağlamda ve noktada yeni (modern) zamansal bilim Yunan bilimiyle kökten bir kopuş, einen entscheidenden Bruch, gerçekleştirir ve iktidarı yönteme devreder: Es ist der Gedanke der Methode, der jetzt beherrschend wird. Yeni zamansal anlamda yöntem farklı bilimler açısından bütün farklılıklarına rağmen, bei aller Vielfältigkeit, yine de tek bir’dir ama. İdeal olan, das Erkenntnisideal, bir idrak sürecini/yolunu, einen Weg des Erkennens, öyle bir yürümektir ki, onu her zaman öyle yürüyebilelim, daß es immer möglich ist, ihn nachzuschreiten. Bu anlamda metodos, yani μετ(ά) ve οδός, öteye, ya da oraya taşıyan yol, ama her zaman, dolayısıyla bilimin işleyişi aynı yolu tekrar tekrar yürüyüp aynı sonuca varmaktır, Weg des Nachgehens … [D]as ist methodisch und zeichnet das Verfahren der Wissenschaft aus. Ama bu şekilde ister istemez hakikat iddiasıyla ortaya çıkabilmenin alanı daraltılmış olur, eine Einschränkung dessen vorgenommen, was überhaupt mit dem Anspruch auf Wahrheit auftreten kann. Nitekim şayet sına(n)ma imkanı, Nachprüfbarkeit – in welcher Form auch immer, her nasılsa artık, hakikati belirliyorsa, bu durumda idrakin ölçüsü, der Maßstab, mit dem Erkenntnis gemessen wird, artık hakikat, Wahrheit, değil, doğruluk (kesinlik) olur, Gewißheit. Şunu diyebiliriz dolayısıyla ki bu durumda hakikat doğrulaşır. Burası Descartes’ın devreye girdiği noktadır. Da fazla uzatmak istemiyorum.
خلاصهء كلام:
Hakikat bir kişi için bir seferlikken, doğruluk her kişi için her seferliktir.
Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN
