Kesinlik Üzerine, Filistin meselesi ve Jürgen Habermas

1

Der Gedanke, dass die Gebete der Verfolgten in höchster Not, dass die der Unschuldigen, die ohne Aufklärung ihrer Sache sterben müssen, dass die letzten Hoffnungen auf eine übermenschliche Instanz kein Ziel erreichen und dass die Nacht, die kein menschliches Licht erhellt, auch von keinem göttlichen durchdrungen wird, ist ungeheuerlich. 

Yurtlarından edilenlerin, zulüm altında inleyenlerin, hangi günahtan dolayı öldüğünü (بِاَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْۚ) bilmeden ölen masumların açtıkları son ellerin de boş kaldığı; insan ötesine yönelen son umutların da semanın derinliklerinde yok olup gittiği ve hiçbir insani ışığın aydınlat(a)madığı gecenin ilahi nurdan da mahrum bırakıldığı düşüncesi korkunç bir şey. 

Max Horkheimer

Logik ist zwar unerschütterlich, aber einem Menschen, der leben will, widersteht sie nicht. 

Mantık sarsılmazdır gerçi, fakat ille de yaşamak isteyen bir insana karşı çaresizdir ama. 

Franz Kafka

Sowohl die Juden wie die Deutschen neigen dazu, sich einzigartig vorzukommen und daher ihre Schicksale als -positiv oder negativ- einzigartig anzusehen. Das kann dann dazu führen, dass [der Holocaust] eingezaeunt wird und durchaus vergleichbare Ereignisse verharmlost werden, in Israel wie hier.

Yahudiler de Almanlar da kendilerini, haddizatında kaderlerini -müspet ya da menfi- bir kerelikmiş gibi algılama eğilimi gösteriyorlar. Haliyle bu durum Holokost’un daraltılmasına, dolayısıyla rahatlıkla benzer olarak tezahür eden olayların hafife alınmasına yol açıyor, İsrail’de olduğu gibi Almanyada da.

Ernst Tugendhat

>>> ÜÇÜNCÜ YAZI İÇİN TIKLAYINIZ <<<

Bölümün girişinde verdiğim üç alıntı da (Horheimer, Kafka, Tugendhat) Yahudilerden. Neyse, biz işimize bakalım, bırakalım Müslümanın kanını, imanını ve göz yaşını, dolayısıyla Filistin’i de İslamcılar sömürsünler; işi ehline verelim biz, onlara benzemeyelim, kızdığımız şeyi yapmayalım. Şiir yazsınlar, karikatür çizsinler, dergilerinde özel sayılar çıkarsınlar, gazetelerinde yazı yazsınlar, kanallarında tartışsınlar, kefiye taksınlar, kurban toplasınlar, küfür etsinler, kin kussunlar, sokağa, çok sevdikleri, dolayısıyla İslam’ı gömdükleri Beyazıt Meydanı’na çıksınlar, yürüsünler, haykırsınlar, Netanyahu Biden posterleri, İsrail ABD bayrakları yaksınlar; bağırsınlar, çağırsınlar; konferanslar düzenlesinler, davetler versinler, ezgiler söylesinler, ağlasınlar, salya sümük zırlasınlar, boykot etsinler; sistemin açık bıraktığı karşı çıkma yollarının tümünü dibine kadar kullanarak gaz çıkarsınlar, o meşhur kokularını yaysınlar; gaz çıkarsınlar ki sistem de kendisine gelebilsin yeniden, nerede durduğunu bilebilsin, dolayısıyla kendisini, gerektiği ölçüde, konsolide edebilsin, etsin haddizatında; açık bırakılan yolların tümünü kullansınlar dediysek de yasa koyucunun çizdiği sınırlar içinde kalmak şartıyla olanların tümünü kastediyoruz tabii ki, yoksa işin bokunu çıkarmaya, gidip de kendini yakmaya ya da tankın önüne atmaya hiç gerek yok; nitekim namaz kılan bir başkan, bir Emir el’Mü’minin ve Halifetul Müsliminin kontrolünde cereyan ediyor her şey, her anlamda ama, sıkıntı yok yani, ipler onun elinde, aslında ipler bir yarım metre kadar daha yukarıda da neyse. Sonra da akşam eve gidip bir şey yapmış olmanın huzuruyla, belki o değil ama, nitekim o kadar kötü İslamcılar dahi olmaz, acaba gerçekten de olamazlar mı diye sorası gelmiyor değil insanın hani, ki şayet olamazlarsa olamadıkları bir şey var demektir bu, ki hiç sanmıyorum, en azından hiçbir şey yapmamış olmanın mahcubiyetinden muafiyetle rahat, rahat olmasa da kahredici olmayan, görüyor musunuz, hala daha onları düşünüyorum, bir gece geçirsinler. Biz elimizi de dilimizi de aklımızı da kalbimizi de Müslümanın kanından, göz yaşından ve imanından uzak tutalım, dokunmayalım; yine hiçbir şey yapmayalım, fayda sağlamayalım, sevap kazanmayalım; utanacak yüzümüz kalsın, utanmak için bir sebebimiz olsun, çıkabilelim insanlığımızdan, mazeretimiz kalmasın, rezil rüsva olabilelim; kaçacak bütün yollarımızı kapatalım, açık yol bırakmayalım. Sen ne yaptın sorusunu kendimize sorduğumuzda, hiiç diyebilelim, ki cehennem garanti olsun. Öldükten sonra hiç olmazsa. Filistin’de katledilen çocuklara cehennemlerinde ortak olalım yani, İslamcılar gibi cennetlerini de çalmayalım. Orada da baş köşeye geçip kurulmayalım. Bizim orada işimiz yok diyelim, orası sizin, sadece sizin. Nietzsche gibi aslında; ya tutalım Tanrıyı uçurumun kenarından yukarıya çekelim çıkaralım; hayır ona gücümüz yetmiyorsa onunla birlikte bırakalım kendimizi karanlığa, uçurumun derinliklerinde kaybolup yok olalım. Ama elini bırakıp da karanlığın derinliklerinde kaybolmasını seyrederken Tanrının, arkasından ağlayıp zırlamayalım; susalım ve bekleyelim: فَانْتَظِرُٓوا اِنّٖي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرٖينَ.

Anladun sen oni. Acaba? Tabii ki anlamadun.

 

2

Der Intellektuelle soll ungefragt, also ohne Auftrag von irgendeiner Seite, von dem professionellen Wissen, über das er beispielsweise als Philosoph oder Schriftsteller, als Sozialwissenschafter oder als Physiker verfügt, einen öffentlichen Gebrauch machen. 

Bir entelektüel fikri ve düşüncesi sorulmadan, bu demek herhangi bir tarafın bu yönde bir talebi bulunmadan, bir filozof olarak mesela, ya da bir yazar, bir sosyal bilimci, bir fizikçi olarak sahip olduğu profesyonel bilgiyi kamusal anlamda kullanmak zorundadır.

Jürgen Habermas

Bir entelektüel karışır, ortalığı karıştırır; kelimenin her anlamıyla burnunu her yere sokar. Provoke eder. Dolayısıyla, ne demişler, hocanın dediğini yap, yaptığını değil ama. Her zaman değilse de bu zaman en azından. Neyse. İslamcılar düşünmeyi çok severler, Kemalistler de bu arada, çok matah bir şey kabul ederler. Hatta bazen insanın midesini bulandıracak kadar sıklıkla ve çokça vurgu yaparlar aynısına. Doğar doğmaz düşünmeye başlamışlar sanırsın. Kitap okumayı da çok severler. Öyle ki, İslamcılar mesela, Allah’a ve kitabına dahi iftira atmaktan geri durmazlar. Neymiş? Allah ilk görev olarak okumayı emretmiş. Neymiş? Neredeyse her iki ayetten birinde Allah düşünmez misiniz demiş. Aslında entelektüel olmayı, yabancı kelimeler kullanmayı, ontoloji, epistemoloji gibi örneğin, haddizatında sanatsever takılmayı severler, her iki grup da, özellikle İslamcılar; sinema, belki de, en başta, ilk aklıma gelen Tarkovski, yok, ben tek filmini bile izlemedim; edebiyatla ilgilenmeyi de severler, klasikleri okurlar severek, Dosto, Lev Tolstoy, Turgenyev mesela, Fransızları da, klasik müzik dinlemeyi, çalmayı, eh işte, en azından Kemalistler, şiir yazmayı ayrıca, Hölderlin, Rilke, Char okumayı, hele felsefe yapmayı, en çok Nietzsche, biraz Cioran, Kant, Hegel, Heidegger ve başka daha ne varsa, ki sorma gitsin, aman Allah’ım, İslamcıların hemen hepsi şair zaten, hepsi filozof; öyle ki alışveriş listesini dahi şiir gibi yazarlar. Kitap sevmeyenlere düşmandırlar. Kitap okumayanlara pas vermezler, dönüp bakmazlar. Sürekli kitap fuarları düzenlerler, eskiden kalma bir alışkanlık ne de olsa, çadırlar kurarlar, kitap çadırları, yazarları imza kuyruklarında saatlerce beklerler. Beklerken kendilerinden geçerler. Kemalistler mi İslamcılar mı, hangileri daha mal …? Eğitim seminerleri, istihdam gırla. Belediyeler kaynıyor. Düşünce kulüpleri. Her iki İslamcıdan biri araştırmacı-yazar zaten, bir şeyin uzmanı; diğeri gazeteci. O da olmadı Diyanet ya da akademi. Ödül törenleri düzenlerler, ödüller dağıtırlar sonra. Hele bilim; orada dur işte. Bilim dedin mi akan sular durur. Bilimin ağa babasıdır İslamcılar. Kemalistler tatil yaparlar. İslamcılar da, o kadar sık olmasa da, ama. Böyle kitap dolu raflar önünde poz vermeye bayılırlar. Türk’ün şeyi ya elinde ya dilinde. O kadar olmasa da İslamcılar da kitabı düşürmezler ellerinden ve dillerinden; Kemalistler tatil yaparlar. İslamcılar da, o kadar sık olmasa da, ama. Kitap satın almakla kitap okumak arasındaki farkı pek önemsemezler. Hurafelere düşmandırlar. Hayatını akıl üzerine inşa etmiş bir Jürgen Habermas Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı bakire olarak dünyaya getirmiş olmasından rahatsız olmaz mesela, sorgulamaz. Noel’de ağaç diker salonun tam ortasına torunlarıyla, sonra süsler ve aynı ağacın dibini hediyelerle doldurur. Paskalyada önce saklar, sonra sakladığı yumurtaları çıkar, yine, torunlarıyla birlikte bahçede arar bulur. Amma da saçma şeylere inanıyorsunuz ha!!! diye Hristiyan komşularıyla alay etmek aklının ucundan bile geçmez.

Ama bizim saygıdeğer Çaykaralı İslamcı Mehmet Okuyan Hz. İsa’nın doğumunu kendisine dert edinir işte ve bir şekilde söz konusu olayı çözmeye, bilimin kıyısından köşesinden içeri sokmaya çalışır. Sonra çıkar bir Rizeli, Bayraktar Bayraklı, banane banane, ben ondan daha önce bulmuştum zaten der mızmızlanır. Çünkü adamlar, her ikisi ve diğerleri de, ne dini anlamışlar ne de Allah’ı. Gerçi dünyayı da anlamamışlar ya. Kafalarında kurdukları dünyayı tutarlı kılmaya, çelişkiden arındırmaya çalışıyorlar sadece, ne yapsınlar; yoksa inanamıyorlar bir türlü, yaşayamıyorlar haddizatında. Hartmut Böhme’nin güzel bir tanımı var modern olmakla ilgili olarak; o şöyle der: Modern heiBt, mit sich selbst im Widerspruch zu leben, ohne ihn aufheben zu müssen. Dolayısıyla, modern olmak demek kendinle çelişik/savaşır halde, aynısını ortadan kaldırmaya ihtiyaç duymadan yaşayabilmek demektir. Dolayısıyla çelişkiye katlanabilmek. En başta öleceksek neden yaşıyoruz ki? mesela. Aslında çelişki her şeyin temeli; her şeyi açıklamaya çalışmak, her şeyi tek bir resim (Weltbild, Martin Heidegger) içerisinde birbirine uyumlu bir hale getirmek, bir puzzle gibi adeta, bir araya toplamak; ne bileyim, her soruya bir cevap bulmak işte, cevabı ol(a)mayan soruları ekarte etmek, geçersiz kılmak (unsinnig, Ludwig Wittgenstein), saklı gizli, bilinmez hiçbir şey bırakmamak, en azından bu yönde çaba harcamak. Ki bu anlaşılır bir şey insan açısından aslında, nitekim korkuyor; da bunun farkında olmak gerekir, ki orada Allah devreye giriyor zaten. Yoksa Nietzsche’nin dediği gibi kendi uydurduğumuz yalanlara inanmaya başlarsak iş kötüye gider, ki gidiyor da. Dolayısıyla mış (als ob, Immanuel Kant) gibi yapmak, tamam, kabul, de bunu abartmamak gerekir. İşte Aydınlanma, Humanizm, Modernizm, Natüralizm ve benzeri kurumların tümü söz konusu bilin(e)mezi, açıklan(a)mazı, dolayısıyla aynısıyla birlikte Tanrıyı ve insanı anlaşılır kılmanın, bu demek içeriye alıp içeride eritmenin (auflösen, Wittgenstein) peşinde. İslamcılar da diyeceğim de, onlar çok şey ya …, neyse; siz anladınız ne demek istediğimi; en azından henüz yolun başındalar, onu diyelim. Ki, Elhamdulillah; aslında daha başlamadan bittiler bile. Allah’u Ekber. Akla uygun din, doğal ahlak, temiz vicdan, fıtrat; hepsi aynı terane. Dolayısıyla Batıda yeni bir şey yok, Doğuda da. Oysa insan her şeyi bilemeyecek ki, öncelikle kendisini, açıklayamayacak ki, çelişkiyi kabul edip ona teslim olacak ki, ki çelişki demek Tanrı demek aslında, imana yer kalsın Kant’ın dediği gibi. Farkındayım: modern olmak Modernizme karşı çıkmak demek dolayısıyla bir yerde. Bu da bir çelişki aslında, asli çelişki belki de. Şey gibi haddizatında; Jorge Luis Borges’in Nietzsche’den mülhem dediği gibi yani: Nichts wird auf Stein gebaut, alles bloB auf Sand. Doch unsere Pflicht ist es zu bauen, als waer aus Stein der Sand. Bu demek: Hiçbir şey taş üstüne yapılmıyor, her şey sadece kum üstüne. Ama bizim görevimiz kum taşmış gibi üstüne yapmak. Bu anlamda Kur’an çelişki dolu, kaynıyor adeta, cıvıl cıvıl; nitekim Allah’ın kitabı hayat dolu. Ama Allah çelişki yok diyor? Vay salak, oni da anlamadun.

Man muß schon ein Newton sein, um zu bemerken, daß der Mond fällt, wenn jeder sieht, daß er nicht fällt.

Herkes ay’ın olduğu yerde durduğunu görürken onun düştüğünü fark edebilmek için Newton olmak gerekir zaar.

Paul Valéry

 

3

Catherine Malabou son metinlerinden birinde, belki de bize hitaben Au voleur! (Stop Thief! – Hırsız vaaar!) diye başlıklandırdığında, Jacques Derrida’dan (De la Grammatologie) iktibasen ilginç bir alıntı yapar:

To bring the matter nearer to our own time: the European-wide movement towards compulsory education in the nineteenth century went hand in hand with the extension of military service and with proletarization. The struggle against illiteracy is thus indistinguishable from the increased powers exerted over the individual citizen by the central authority. For it is only when everyone can read that Authority can decree that ignorance of law is no defense.

Zamanımıza yakın bir örnek vermek gerekirse şöyle diyebiliriz: on dokuzuncu yüzyılda Avrupa genelinde hayat bulan zorunlu eğitim hareketi, askerlik hizmetinin yaygınlaşması ve proleterleşme süreciyle el ele yürür. Okuryazarlığın artırılması adına yürütülen seferberlik son tahlilde merkezi otoritenin birey üzerinde uyguladığı iktidar alanının genişlemesi demekti aynı zamanda. Nitekim herkes okuryazar olacak ki devlet bilmemek cezadan korumaz diyebilsin.

Almanya’da, mesela, polis sizi durdurunca ve siz, mesele ne olursa olsun, bilmiyordum ama dediğinizde alacağınız cevap tam olarak şu olur: bilseydin. Sanırım Türkçede de var buna benzer bazı şeyler, hani yanlış bir yere park edince ya da girince ve benzeri durumlarda, kardeşim görmüyor musun, okuman yazman yok mu diye aldığınız tepki var ya, öyle. Arabaya binerek trafiğe çıktığınız ilk anda otomobil diskurunun yasal bütün gerekliliklerini bilmek, okuyup öğrenmiş olmak zorundasınız. Evinizin kapısından dışarı attığınız ilk adımla birlikte, birlikte yaşam alanına girmiş oluyorsunuz, dolayısıyla aynısında yasal olarak ne yapabilir, nasıl yapabilir, ne yapamazsınızı, evet söz konusu bütün yasal düzenlemeleri okuyup öğrenmiş olmak zorundasınız. Ki bu noktada şöyle bir incelik var aslında. Arabaya bindiğiniz ya da kapınızdan dışarıya adım attığınız anda aynı davranışlar çerçevesinde bunu taahhüt ediyorsunuz halihazırda, dolayısıyla da aynıları bağlamında gerekli olan bütün yasal bilgilere sahip ve aynılarından neşet edebilecek bütün sonuçlardan haberdar ve sorumlu olduğunuzu kabul ediyorsunuz. Mesela bir köprüden geçerken, dolayısıyla bir köprüye adım ya da teker attığınız ilk anda söz konusu köprüden nasıl geçilir, üzerindeyken ne yapılır ne yapılmaz ve diğer yasal gerekliliklerin tümünü bildiğinizi ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz. Bir vapura binerken, kaldırımda yürürken, adres sormak için bir vatandaşa yaklaşırken dahi göz önünde bulundurmanız gereken yazılı kurallar vardır ve siz söz konusu davranışları sergilediğiniz an bütün bunları bildiğinizi ve onayladığınızı kabul ediyorsunuz. Ameliyat olmadan önce bile neler okutuyorlar neler imzalatıyorlar size. Korkarım ki hepsini okursanız ameliyat olmaktan vazgeçersiniz. Ya ilaç kutularının içindeki kat kat kitaplar? O televizyon ekranının en altından yangından kaçar gibi çabucak geçip kaybolan bırakın okumayı gözünüzle bile yetişemediğiniz mini minnacık açıklamalar? Hangi araba polis kontrolünden geçebilir ki, şayet söz konusu polis bütün yasal gereklilikleri en ince noktasına kadar kontrol edecek olsa? Gerçi polislerin kaçı tanıyor aynılarını? Galeriden henüz çıkmış bir arabaya bile ceza yazabilirler bilseler ve isteseler. Ufacık bir alet alıyorsunuz, okumak ve kabul etmek zorunda olduğunuz ama okumadığınız, en azından ben okumuyorum, sayfalarca sözleşmelere imza atıyorsunuz. 

Haklarınızı öğrenmekten çok sorumluluklarınızı nasıl yerine getireceğinizi öğrenmeniz daha önemlidir sistem açısından. Öğrenmeyebilirsiniz de isterseniz, orası sistemi pek ilgilendirmez; öğrenebilir olmanız yeter ona ceza yazmak için. Onun için okuma yazma öğretiyorlar size. Haklarınızı kullanmazsanız kimse ilgilenmez, kimse hatırlatmaz, fakat sorumluluklarınızı yerine getirmezseniz gecenin bir saatinde devlet kapınıza dikilir. Her günü sabahtan akşama kadar karakolda geçirmiyor olmanız öyle çok da yasalara uygun davrandığınız anlamına gelmiyor maalesef, daha çok yasa koyucunun koyduğu yasaları dikkate alma noktasında sizi çok da fazla sıkmak istemediğinden kaynaklanıyor. Bir doktor arkadaşım demişti; sağlıklı olmak demek, muayene, en azından yeteri derecede, edilmemiş olmak demektir. Burada da öyle; yasa içinde olmak yasalara uygunluğunuzun yeteri derecede kontrol edilmediği demektir sadece. Yani, uzun lafın kısası, kimse sizi babasının hayrına 5 yaşında, ki artık o bile yetmiyor, ananızın babanızın kucağından alıp daha iyi ve daha kaliteli bir yaşamınız olsun diye eğitmiyor, size okumayı yazmayı öğretmiyor. Okuma yazma bilmek, bir yerde içeri, kontrol altına girmek demektir aslında. Almancada bir kelime var, Emanzipation (İsim), dolayısıyla (Fiil) (sich) emanzipieren. Özgürleşmek, haddizatında özerkleşmek ya da otonomlaşmak olarak verebiliriz belki, belki de yüklerinden, zincirlerinden, dolayısıyla seni sen olmaktan engelleyen her şeyden kurtulmak olarak verirsek daha doğru olur. Dolayısıyla okuma yazma bilmek genelde bu yolda ve bu yönde atılan en önemli adımlardan biri, belki de ilki olarak kabul edilir; haklı olarak mı acaba? Kız çocukları, mesela Anadolu’da, okuyarak sisteme entegre olurlar, nitekim dışarıda kalan her şey bir şekilde, hesapta olmadığı için, hesabı bozabilir. Dolayısıyla söz konusu kız çocukları böylece töre ve geleneğin pençesinden kurtarırlar kendilerini. Merhum Türkan hanımın kulakları çınlasın. Aslında yağmurdan kaçarken doluya tutulurlar da haberleri olmaz. Önce tecavüz ederler size, sonra da zevk almasını öğretirler. Ondan sonra da zevkten dört köşe bir hale getirirler sizi. Sürekli gülmeye başlarsınız, dişleriniz, beyazdan daha beyaz, inci gibi parlar. Güzel kokarsınız. Bodrumda, ya da İslamcılar nerede yapıyorlarsa artık, bilemedim şimdi, orada, tatil yaparsınız. Mesela kadınlar; hadi diyelim çocukken okumamış, okutulmamış, dolayısıyla kocasının eline bakar olmuş. Onun hakaretlerine, dayağına ve farklı zulümlerine maruz kalmaktan kurtulmak için okumalılar. Kaç yaşında olursa olsun. Bazen gazetelerde yaşını almış, haddizatında ahı gitmiş vahı kalmış kişileri okursunuz, kadın ya da erkek. Gururla diplomalarını gösterirler; en sonunda başarmışlardır. Hayat bitmiştir ama diploma sahibi olmuşlardır. Kep atarlar. Aslında bu sistemin bir başarısıdır, kendisini konsolide edişidir. Ben yüksek lisans diplomamı almayı unutmuştum vakti zamanında. Günün birinde baktım üniversiteden bir mektup var posta kutusunda. Sayın Küçükhüseyin, diplomanız ofisimizde. Rica etsek müsait olduğunuz bir vakitte gelip alabilir misiniz? Ya da buna benzer bir şeyler yazıyordu. Ben de gittim aldım. Biliyorum, hiç mi lazım olmadı bu meret diyorsunuz şu anda; evet, gerçekten, olmadı; hem de hiç. Oku, oku da adam ol derler ya, da kimin adamı olacağınızı söylemezler. Ama kimin olduğunu bilmeseniz de muhakkak birilerinin adamı olursunuz; hep de yanlış kişilerin ama, nitekim adamı olmanın doğru kişisi olmaz. Kul olmaktır önemli ve geçerli olan oysa, Allah’a kul olmak. Rabbim kolaylaştırsın.

Sonuç olarak diyebiliriz ki o halde, felsefi olarak hiç olmazsa, burada söz konusu olan aslında terbiyesiz bir özgür olma durumundan, o da neyse artık, ki bu durum özgürlük olarak değil de başı boşluk olarak belirlenir sıklıkla, terbiye edilmiş, yani bir asli özgür olma durumuna, haddizatında per se özgür olmaya bir geçiştir, ki bu da ne? diyebilirsiniz, dolayısıyla özgür olma durumunun gözle görülür elle tutulur bir hale getirilmesi, Friedrich Hegel’in ifadesiyle ve kelimenin tam anlamıyla kavranabilirleştirilmesidir (auf den Begriff bringen) mesele. Nitekim Hegel’in anladığı anlamda özgürlük istediğini yapabilmek değil, somut, dolayısıyla nasıllığı ve niçinliği kurallarla belirlenmiş ve elle tutulur gözle görülür bir hale getirilmiş akli bir imkânı, bir kurumu yani, yine akıllıca, dolayısıyla söz konusu nasıllık ve niçinlik kapsamında ve doğrultusunda kullanmak demektir. Hegel’in bu konuda hemen hemen Kant gibi düşündüğünü söyleyebiliriz. Mesela ona göre, örnek bana ait, okul olmayan bir yerde eğitim özgürlüğü de ol(a)maz. Bu tabii ki onun genel felsefesiyle ilgili bir durum, dolayısıyla bu noktayı cımbızlayarak değerlendirmemek gerekir. 

4

[I]f we do discover a complete theory, it should in time be understandable in broad principle by everyone, not just a few scientists. Then we shall all, philosophers, scientists, and just ordinary people, be able to take part in the discussion of the question of why it is that we and the universe exist. If we find the answer to that, it would be the ultimate triumph of human reason—for then we would know the mind of God.

Şayet mükemmel bir kuram tespit edebilirsek, aynısı adım adım en azından temel iddialarında herkes tarafından, sadece birkaç bilim insanı için değil, anlaşılır olabilir. O zaman hepimiz, filozoflar, bilim insanları ve uzman olmayanlar da, biz ve evren neden var sorusunun sevk ve idare ettiği tartışmanın bir parçası olabiliriz. Ve eğer bu sorunun cevabını bulabilirsek, bu insan aklı için ondan ötesi olmayan bir zafer olabilir, nitekim bu durumda Tanrının zihninde nelerin olup bittiğini bilebiliriz.

Stephen Hawking

Hani Temel Cuma’da çıkmış ya kürsüye ve anlatmaya başlamış ya Allah’ı; Allah o değildir, bu değildir, şu değildir, orada değildir, burada değildir, şurada değildir; zamandan, mekândan, şundan bundan münezzehtir ve ila ahir diye. Dursun da demiş ya bunun üzerine, ula yok diyecek da dili varmayi işte. Burada da muhtemelen öyle; belki de Hawking o durumda Tanrı oluruz, haddizatında bu yolu takip ederek olmalıyız, çünkü olabiliriz diyecek de, ki muhtemelen dili varmadığından değil, ama nezaketen böyle söylüyor. Neyse. Aydınlanmanın çıkış ve varış noktası burası olsa gerek, ama sadece Aydınlanmanın değil, İslamcılığın da. Gerçi bugünkü ve özellikle Türkiye’deki haliyle İslamcılığı bu tarz ciddi meselelerle bir arada zikretmek yakışık almaz, ama Louis Vuitton çantaları gibi düşünün siz de. Paris’ten de alabilirsiniz Kapalı Çarşıdan da. Bana kalırsa söz konusu bu Aydınlanma düşüncesini popularize edilmiş şekliyle en iyi veren popüler Anglosakson yazarlardan ikisi, ki düşünür demek fazla olur kendileri için nitekim, Isaiah Berlin ve Neil Postman’dır. Bu ve bir dahaki bölümde kısaca onlar üzerinde durmak, haddizatında anlaşılacak şekilde, sadece gerektiği yerlerde kısaca yorumlayarak, kendilerinden bazı alıntılar yapmak istiyorum.

The Enlightenment of the late seventeenth and early eighteenth centuries needs some definition. There are three propositions, if we may boil it down to that, which are, as it were, the three legs upon which the whole Western tradition rested.

First, that all genuine questions can be answered, that if a question cannot be answered it is not a question. We may not know what the answer is, but someone else will. We may be too weak, or too stupid, or too ignorant, to be able to discover the answer for ourselves. In that case the answer may perhaps be known to persons wiser than us – to experts, an elite of some sort. We may be sinful creatures, and therefore incapable of ever arriving at the truth by ourselves. In that case, we shall not know it in this world, but perhaps in the next. Or perhaps it was known in some golden age before the Fall and the Flood had rendered us as weak and as sinful as we are. Or perhaps the golden age is not in the past, but in the future, and we shall discover the truth then. If not here, there. If not now, at some other time. But in principle the answer must be known, if not to men, then at any rate to an omniscient being, to God.

The second proposition is that all these answers are knowable, that they can be discovered by means which can be learnt and taught to other persons; that there are techniques by which it is possible to learn and to teach ways of discovering what the world consists of, what part we occupy in it, what our relation is to people, what our relation is to things, what true values are, and the answer to every other serious and answerable question.

The third proposition is that all the answers must be compatible with one another, because, if they are not compatible, then chaos will result. It is clear that the true answer to one question cannot be incompatible with the true answer to another question. It is a logical truth that one true proposition cannot contradict another. If all answers to all questions are to be put in the form of propositions, and if all true propositions are in principle discoverable, then it must follow that there is a description of an ideal universe – a Utopia, if you like – which is simply that which is described by all true answers to all serious questions.

Geç 17. ve erken 18. yüz yıl Aydınlanma hareketinin biraz açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Üç kabul var, şayet meseleyi aynılarına, dolayısıyla bir zemine oturtmak istiyorsak, ki bu kabulleri bütün bir Batı medeniyetinin üzerlerinde durduğu üç ayak olarak görebiliriz.

Birinci kabul: bütün hakiki sorular cevaplanabilirler, dolayısıyla bir soru cevaplanamıyorsa hakiki bir soru değildir. Cevabı bilmiyor olabiliriz, fakat birileri biliyordur. Belki halihazırda söz konusu cevapları kendimiz için/olarak bulabilmek için yetersiziz, her anlamda. Bu durumda aynıları bizden daha bilge kişiler tarafından bilinebilir – bir kısım uzman ya da seçilmişler belki. Günahkâr şeyleriz belki, dolayısıyla hakikate hiçbir zaman kendimiz için/olarak ulaşamayacak olanlar. Bu durumda aynısını bu dünyada bilemeyeceğizdir, fakat bir dahakinde. Belki de aynısı cennetten düşmeden ve tufan bizi şu an olduğumuz gibi günahkâr ve yetersiz kılmadan önceki bir asrı saadette biliniyordu. Belki de o asrı saadet geçmişte değil gelecekte ve biz hakikati o zaman keşfedeceğiz. Burada değilse orada. Şimdi değilse başka bir zaman. Ama cevap her halükârda bilinir olmalı, insan için değilse bile, her şeyi bilen biri için, Tanrı için.

İkinci kabul: Söz konusu cevaplar gerçekten de [insan için] bilinebilirdirler, bu demek aynıları aynı zamanda başkalarına da öğretilebilir olan araç ve yollarla tespit edilebilirler, dolayısıyla dünyanın en içinde nasıl bir arada durduğunu ve nelerden müteşekkil olduğunu, bizim onun içindeki yerimizin mahiyetini, diğer insanlarla ve şeylerle nasıl bir ilişki içinde bulunduğumuzu, gerçek değerlerin neler olduğunu ve diğer bütün ciddi ve cevaplanabilir sorulara verilecek cevapları tespit etmeyi öğrenebilecek ve öğretebileceğimiz tekniklere sahibiz. 

Üçüncü kabul: Söz konusu cevapların hepsi birbiriyle uyumlu olmalı, nitekim şayet değillerse kargaşa hâkim olur. Haddizatında aşikardır ki, bir sorunun doğru cevabı diğer bir sorunun doğru cevabıyla çatışamaz. Mantıki bir gerçektir ne de olsa doğru bir iddianın başka doğru bir iddiayla çatışamazlığı. Dolayısıyla bütün soruların cevapları birer iddia olarak bir araya taşınırsa ve bütün doğru iddialar prensipte keşfedilir mahiyette ise, o halde mükemmel bir evren tasavvurunun -belki de bir ütopya-, bu demek bütün ciddi sorulara verilen doğru cevaplarla tasvir edilebilen [bir evrenin] mümkün olduğu söylenebilir.

Isaiah Berlin

Da kazın ayağı öyle değil işte:

Wir hatten diese Unschärfe schon seit Jahrtausenden nötig. In seiner Erwartung machten unsere starre Logik und unsere grobschlächtigen Begriffe den Eindruck, als spielte man mit Boxhandschuhen Klavier.

Bu bulanıklığa [Heisenberg bulanıklığı] yüzyıllardır ihtiyacımız vardı zaten. Buz kesmiş mantığımız ve kaba kavramlarımız beklentilerinde sanki boks eldivenleriyle piyano çalıyormuşuz intibaını uyandırıyorlardı.

Michel Serres 

 

5

Postman üzerine biraz daha fazla eğilmek istiyorum, nitekim kendisi meseleyi somut bir şekilde iki farklı dünyanın çatışması olarak ortaya koyar. Bu çerçevede söz konusu bu çatışma tasviri meselenin temelde ne olduğunu anlayabilmek için daha elverişli bir manzara çizer. Vira Bi’ismi Allah

A student of mine who had an inkling of what this chapter was to be about suggested, as a title for it, “Diderot, Not Derrida.” I found the suggestion tempting, especially because I am quite sure that the professoriat has been requiring their students to read the wrong Frenchmen.

Öğrencilerimden bu bölümde meselenin ne ile ilgili olduğu yönünde az çok bilgisi olan bir tanesi aynısını “Derrida değil, Diderot” olarak başlıklandırmamı tavsiye etti. Aslında cezbedici bir tavsiyeydi aynısı, kaldı ki ben zaten hocaların öğrencilerinden sıklıkla yanlış Fransızları okumalarını istediklerini biliyorum.

İnsanın iyi ki de Derrida var, ya da, ki bu daha güzel, başınıza Derrida kadar taş düşsün diyesi geliyor, şayet düşmanlarına ya da kötülere kötü dua dileğinde bulunabilenlerden biri olacak olsa. Ama tabii ki bu iş bize ters, dolayısıyla biz iyi ki de Derrida varda kalalım. Oysa adam yıllarca yırtındı durdu ben postmodern ve hatta önünde post olan hiçbir şey değilim diye, de nato kafa nato mermer işte. Türkiye’de de türedi bu tipler. Özellikle Kemalist cenahta. İslamcıların bilmeden anlamadan, nereden duydularsa ve kim söylediyse artık, Derrida’ya sarılmaları, en azından, kısmen de olsa, ona küfretmemeleri sonucu inat olsun diye son derece öne çıkmış durumdalar söz konusu felsefeci!!! Kemalistler. İslamcılarla aptallıkta ve mallıkta, belki de dingillikte yarışabilecek birileri varsa onlar olanlar yani. Fakat ve haliyle Kemalistlerin ata babalarının kimin yanında durduğunu, Postman’in yukarıda verdiği ikiliden yola çıkarsak yani, dolayısıyla Ey Türk Gençliği için hangi Fransız’ın daha doğru olduğunu tahmin etmek o kadar da zor olmasa gerek: Denis Diderot. Ama gel gör ki İslamcılar için de öyle aslında; farkında olmasalar da. Dillerinde Derrida, akıllarında, olduğu kadar, her ikisinden söz ediyorum tabii ki, yani akıl ve Diderot, Diderot, kalplerinde ise buzağı sevgisi, وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ, kendi bokları içinde debelenip duruyorlar; Kemalistler gibi aynen. 

Diderot is, in fact, only one of scores of Enlightenment writers whose attitude toward language I wish to contrast with “postmodern” attitudes, and Derrida is likewise only one of many associated with postmodern thought.

Haliyle; Diderot, dile yaklaşımını Derrida’nın “postmodern” yaklaşımıyla karşılaştıracağım çokça var olan aydınlanmacı yazarlardan bir tanesi sadece, ki Derrida da kendi tarafında öyle. 

Postman söz konusu ikilinin dile yaklaşımları üzerinden bir değerlendirmeye gideceğini söylüyor; bakalım.

It is the quest for certainty that the best-known “postmodernist,” Jacques Derrida, has found dangerous, and which he suggests is embedded in the Enlightenment tradition.

Kesinliğe yönelik arayışın kendisidir “postmodernist” Jacques Derrida tarafından tehlikeli olarak ileri sürülen ve ona göre aydınlanma geleneğinin içerisin(d)e gömülü olan.

Derrida’yı tehlikeli kılanla başlıyor sonra paşam; neymiş o? Kesinlik arayışı. Geçen bir tanıdığıma bir örnek verdim, nitekim o da anlamakta zorlanıyor bazen. Çok basit bir örnek ama. Anlamasını istiyorum nitekim. Dedim ki diyelim evde on tane kırmızı ceketin var; hepsi birbirinden model olarak farklı. Bunu kimse bilmiyor ama. Ve başka kimsede, aslında başka hiçbir yerde de yok. Ve bu ceketlerden sadece ceket olarak olmayacak şekilde faydalanmak istiyorsun. Ne yaparsın? Önce renk olarak kırmızının değer kazanmasını sağlarsın tabii ki. Bunu başardıktan sonra cekete geçersin. Ceketin ne kadar kıymetli bir giyecek olduğuna inandırırsın herkesi. Ve son olarak kırmızıyla ceketi birleştirdin mi bir şekilde, tamam, yırttın. Nitekim ardından her gün farklı modellerdeki kırmızı ceketlerini giyerek sokağa çıkarsın. E artık gerisini sen düşün. Hakikat, dolayısıyla kesinlik de böyle. Bir kere insanları inandırdın mı kesinliğin mümkün olduğuna, ki bu noktada önemli olan bende sende onda olması değil sadece olması, gerisi kolay şayet güç sendeyse. Buldum dersin olur biter; kim ne diyecek, sıkıyorsa desin bakalım. Nato kafa nato mermerler bunu anlamıyorlar işte. Biraz önce Borges’ten verdiğim örneği hatırlayın, ki Derrida, ki ata babası Nietzsche’dir bu düşüncenin, farklı bir şey söylemiyor. Kant gibi aynen bir yerde haddizatında. Tabii ki nedensellik var diyemeyiz, ama varmış gibi yapabiliriz, yapmak zorundayız. Yoksa her şey patır kütür başımıza devrilir, altından kalkamayız. Bu kesinlik için de geçerli aynı şekilde. Yani Derrida saldım çayıra mevlam kayıra demiyor. Borges’e dönmek gerekirse yeniden, dönelim o halde, yapmayalım demiyor yani, ama üzerine yaptığımız kumu taş olarak görmeyelim diyor. Yani adam uyanık olmamızı istiyor. Ve Nietzsche’ye dönelim yeniden, ki o da gerekli; tamam diyor Derrida, yalan söyleyelim, ki başka şansımız yok zaten, ama yalanlarımızı belirli bir süre sonra güç kullanarak ve kendi lehimize herkes ve her zaman için geçerli doğrular olarak kendimize ve başka kimselere dikte etmeyelim. Ve tetikte olalım sürekli, biraz önce de dediğim gibi uyumayalım diyor yani, dolayısıyla bunu biz yapmayalım kimseye de yaptırmayalım ama. Hepsi bu. Neti neti demiyor Derrida, anla bunu Kalın kafa, o halde e öyleyse ne yapalım, yan gelip yatalım mı? şeklinde tepki göstermen de gerekmiyor, bunu da anla İbrahim, ki haddizatında meseleyi son derece ıskalıyor aynısı.

You can “deconstruct” Mein Kampf until doomsday and it will not occur to you that the text is a paean of praise to the Jewish people. Unless, of course, you want to claim that the text can be read as irony, that Hitler is spoong anti-Semitism. No one can stop you from doing this. No one can stop anyone from misreading anything or rationalizing anything or excusing anything. Derrida, with whom the word “deconstruction” is most commonly associated, gave a superb example of how one may choose to misread, in his defense of Paul de Man’s pro-Nazi writings during the German occupation of Belgium.

Kavgam’ı kıyamet kopana kadar dekonstrükte edebilirsin istersen, de muhtemelen hiçbir şekilde okuduklarının Yahudi halkı için yazılmış bir methiye olduğunu çıkaramazsın aynısından. Şayet söz konusu metnin bir ironi olarak okunabileceğini ve Hitler’in aynısında Antisemitizmi müthiş bir şekilde tiye aldığını iddia etmiyorsan. Kimsenin elini dilini tutamazsın nitekim. Kimse kimseyi her şeyi yanlış anlamaktan, aklileştirmekten ve mazur göstermekten alı koyamaz. Ki Derrida, ki genellikle kendisiyle bir arada zikredilir “deconstruction” kelimesi, Paul de Man’ın Belçika’nın Alman işgali esnasında yazdığı Nazi taraftarı yazıları savunurken bu noktada en güzel örneği bizzat kendisi vermiştir.

De Man is one of the founders of the postmodern school of “deconstructing” texts, and when his pro-Nazi articles were discovered after the war, he wrote a letter to Harvard’s Society of Fellows explaining himself. In such a circumstance, it is convenient, to say the least, to represent the view that all meanings are indeterminate, that there can be no definitive interpretations of any text. In any case, de Man’s letter was filled with ambiguities and even outright lies, about which Derrida commented: “Even if sometimes a minimum of protest stirs in me, I prefer, upon reflection, that he chose not to take it on himself to provoke, during his life, this spectacular and painful discussion. It would have taken his time and energy. He did not have very much and that would have deprived us of a part of his work.” As Anthony Julius puts it in describing the affair: Derrida is saying that telling the truth should be avoided because it is timeconsuming.

De Man metinlerin “dekonstrükte” edilmesini salık veren postmodern öğretinin kurucularından biridir ve savaştan sonra Nazi yanlısı yazıları ortaya çıkınca kendisini açıklamak ve anlatmak için Harvard’s Society of Fellows’a bir mektup yazmıştı. Haliyle, böyle bir durumda, en azını söylemek gerekirse, son derece uygundur bütün anlamların belirsiz olduğunu ve bir metnin herkes ve her zaman için belirli ve geçerli bir anlamının olmadığını söylemek. Her hâlükârda, de Man’ın mektubu yığınla çok anlamlılıkları ve hatta açık yalanları barındırıyordu içinde. Derrida aynılarını şöyle yorumluyordu: “Her ne kadar içimde bir karşı çıkış hareketlense de zaman zaman, üzerinde düşününce de Man’ın bu acı verici ve devasa meseleyi yaşadığı sürece sert bir tartışmaya çevirmek istemediğini söyleyebilirim. Muhtemelen çok fazla yorulacaktı bunu yapsaydı. Ki fazla gücü kalmamıştı zaten, dolayısıyla bu durumda bizi eserinin bir kısmından mahrum bırakmış olacaktı.” Anthony Julius’un meseleyi tasvir ederken dediği gibi: Doğruyu söylemekten uzak durmalı, nitekim gereksiz yere çok fazla zaman harcanıyor.

Bu noktada kendince, aslında bilinen ve tanınan, bir örnek veriyor Postman: Hitler. Aman Allah’ım. Fazla üzerinde durmak istemiyorum. Geçen biriyle konuşuyoruz, bir şeyler anlatıyor ve birilerinin söylediği bazı şeyleri dile getiriyor. Ben her zamanki gibi boş şey bunlar diyorum, herifin kafa basmıyor. Herif değil diyor muhatabım bunun üzerine, bunları söyleyen bir kadın; üstelik Harvard’lı bir kadın. Ya diyorum öyle mi; Bilal için de Harvard’lı diyorlar, üstelik, sıkı tutun, George W. Bush için de. Ne’etcez şinci? Sen Bilal’i mezun eden okulda okumak ister misin? Dolayısıyla, ki şunu demek istiyorum, insanın adı Neil Postman de olsa, ve tabii ki ve üstelik Marshal McLuhan gibi bir adamın tedrisinde de geçse, biraz önce verdiğim iki örneği de hesaba katarak, aptallığın garantisi yok. Kemal Sunal olsa, sakla samanı, seninki benden kara derdi. Ne alaka dimi …? Nitekim, de Man meselesini kısmen dışarıda bırakarak, bu iddiaların hiçbirisinin Derrida’nın düşüncesiyle alakası olmadığını söylüyorum.

Derrida, so far as I know, has not argued that any meaning can be attributed to a text, only that there are wider possibilities than are usually accepted or expected. Perhaps there are no postmodernists who argue that any meaning can be justified. But in surveying the work of well-known postmodernists, I find no clarity about— indeed, no interest in—the standards by which certain meanings may be excluded. The process of making meaning from a text involves as much withholding meanings as adding them, and knowing the rules that govern when it is appropriate to do either is at the core of reasonable interpretation. 

Bildiğim kadarıyla Derrida bir metne istenilen her anlamın verilebileceğini söylemedi, sadece bu bağlamda beklenen ve kabul edilenden çok daha fazla imkânın varlığından söz etti. Muhtemelen her anlamın meşrulaştırılabileceğini iddia eden bir postmodernist yoktur. Fakat bilinen ve tanınmış postmodernistlerin eserlerini gözden geçirince herhangi bir açıklık -haddizatında bir ilgi- göremiyorum bazı anlamların dışlanmasını sağlayabilecek kriterler bağlamında. Oysa bir metinden anlam çıkarma süreci ona bazı anlamları yüklemenin yanı sıra bazılarını da ekarte etmeyi içerir ve tabii ki her akli yorumlamanın merkezi bir meselesidir birinin ve diğerinin ne zaman yapılacağını belirleyen kuralların biliniyor olması.

Evet söylemedi fakat sayın Postman’e bu yetmiyor. Ayrıca her tür anlamın meşrulaştırılabileceğini söylemediklerini de kabul ediyor postmodern olarak tanımladıklarının üstelik Postman, ki onlardan biri de ona göre Derrida. Ama bu da kâfi gelmiyor adama; daraltmak gerek, alanı daha da daraltmak. Anlam meselesi ilginç, zor değil ama ilginç bir mesele. Ağzı olan konuşuyor. Aslında Türkçe bu noktada son derece yerinde bir tabir kullanıyor; anlam vermek. Dolayısıyla ne olursa olsun hiçbir şeyin kendisi olarak, kendi başına ve hangi bağlamda olursa olsun bir anlamı yoktur, anlam yoktur yani, ta ki biri çıkıp o şeye ya da bir şeye bir anlam verene kadar. Şeylerin benim için bir anlamı vardır. Evet, öyledir gerçekten; herkes istediği her şeye istediği anlamı verebilir. Budur zaten onu o ama ben değil yapan şey. Anlam relasyonel bir kurumdur nitekim. İki nokta arasında oluşur, önce yoktur yani, sonradan oluşur, yani ben işin içine girince, ondan önce değil. Haliyle; benden önce o ya da belirli bir şeye verilen farklı anlamlar vardır tabii ki; de bunlar o şeyin değil o şeye o anlamı verenlerin anlamıdır. Bu bağlamda her şeyin milyonlarca anlamı vardır, dolayısıyla her şeye milyonlarca kez bir anlam verilmiştir ve o şey o milyonlarca anlamın izini üzerinde taşır. Derrida’nın trace dediği şey yani. Ayrıca onun Almancada Metaphysik der Präsenz olarak dile getirdiğini de bu bağlamda ele almak lazım. Yoksa bunun birilerinin uydurdukları hazır, huzur ya da mevcudiyet gibi, her ne kadar zorlayacak olsak olabilir olsa da, aptal salak şeylerle alakası yok ilk etapta ve son tahlilde. Adı üstünde: prä (önce(si)) ve sens (duyu(msama)). Dolayısıyla ben duyumsamadan önce duyumsamak istediğim ya da duyumsadığım şeyin halihazırda benden bağımsız olarak orada karşımda duruyor, bir nevi onu duyumsamam için yolumu gözlüyor olması mümkün değil. Anlam da buna dahil. Bu ya da o yok işte. Tabii ki verilen anlamlar bir şekilde meşrulaştırılmalı, şayet birileri sizi dinlesin istiyorsanız; nitekim birlikte yaşıyoruz ve birlikte yaşamak zorundayız. Dolayısıyla kişi verdiği anlamı açıklayabilmeli bir şekilde; de, dediğim gibi ama, isterse tabii ki. İstemezse kendi kendine konuşur durur. Kime ne? Kimsenin kafasını kırmadığı sürece sorun yok; kırarsa şayet tutar içeri atarsın. Son tahlilde anlam dediğimiz şey üzerinde anlaşılan şeyden başkası değildir bu durumda. Ve bu üzerinde anlaşma sürecinin mahiyeti önemli, bu konuda Habermas’a kulak verebiliriz, nitekim bu konu hakkında yetmiş senedir çalışıyor adam, her ne kadar Filistinlileri sevmese de, ya da vermeyebiliriz de; eben, Filistinlileri sevmediği için. Postman ise, ki sadece o değil, ki İslamcılar da dahil bu güruha, bu süreci, en azından kısmen, kurallar üzerinden nesnelleştirmek istiyor. Bu olmaz tabii ki. Nitekim kurallar üzerinde de anlaşmamız gerekecek, dolayısıyla üzerinde anlaştığımız şeyleri, aynen yalan olduklarını unuttuğumuz yalanlar gibi, her zaman öyleymişler gibi düşünmek demek oluyor bu bir yerde belirli bir süre sonra. Aynılarını dışarıda tutmak yani. E ne geçti elimize? Hiçbir şey. Yani bu işin gelip de dayanabileceği bir zemin yok, ki biz o zemini istemeyelim. Bizim istemediğimiz bizi kendi uydurduğunuz zemine o zemin hep ve herkes için ve her zaman varmış gibi çekmeniz ve üzerinde üzerimizde bir şekilde, farkında olalım ya da olmayalım, isteyelim ya da istemeyelim, rıza gösterelim ya da baş kaldıralım, bir şekil egemenlik kurmanız. Biz istemiyoruz oysa sizin üzerinizde, nasıl olursa olsun, egemen olmak. Ne de diyor Allah bize? لَكُمْ د۪ينُكُمْ وَلِيَ د۪ينِ. Dolayısıyla senin anlamın sana benim anlamım bana. Bunu kabul edelim, ondan sonra konuşalım, oturalım konuşalım, bugün olur dediğimize yarın olmaz diyelim, ama durmayalım, konuşalım; ki biz herkesi dinler, duyduklarımızın en güzeline uyarız; bizim açımızdan sıkıntı yok yani; اَلَّذ۪ينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ. Siz önce kendinizi ikna edin; sonra da bizi, edebilirseniz tabii ki, biz de sizi aynı şekilde. Kimin aklı kime yeterse artık. 

Da hep konuşursak, sürekli tartışırsak ne zaman çalışacağız ne zaman alışveriş yapacağız ne zaman, her anlamda, yatacağız; dimi yani; nitekim Atina değil burası. Sonra hepimizi içine alabilecek kadar büyük bir spor salonu var mı sanki? Toplantılarımızı açık hava da mı yapacağız? Kışın ne olacak? Ya yazın o kavurucu güneşin altında? Hepimizin konuşma süresi ne kadar olacak ayrıca? 1 dakika diyelim. Bu durumda 10 milyon vatandaşın her birinin 1 dakika konuşması yaklaşık 20 yıl sürer. Bu sayıyı 50 milyona çıkartırsak, hesabı siz yapın artık. Ya 8 milyarı nasıl idare edeceğiz? Bir dakikada ne söyleyeceksin, kime ne anlatacaksın? Hangi dilde konuşacağız? İngilizce mi? Arapça mı? Kim idare edecek sonra bu olup biteni? Modaratör kim olacak yani, niye o olacak? Alkol bile işi kotaramaz bu noktada artık. Uyumadan, yemeden, içmeden ve çıkarmadan ve durmadan konuşacağız üstelik. Bu zor, gerçekten zor. Kölelerimiz olsun o zaman; onlar konuşmasın çalışsın sadece; biz, bir avuç kanaat önderi, ya da Ehli Sünnet alimi, oturup, onlar adına da, konuşalım, tartışalım, yatalım, kalkalım, yiyelim, içelim, çıkartalım. Kanaat önderlerini, dolayısıyla ulemayı sığdırabileceğimiz salonlarımız mevcut nitekim. De onları hangi şapkadan çıkaracağız, kimi kanaat önderi, alim yapacağız, kim yapacak, kim karar verecek? Niçin o karar verecek? E o zaman Allah’a yalvaralım, biz bu işi beceremiyoruz, sen bize bir peygamber daha gönder diyelim. Ama o da olmaz. Göndermeyeceğini daha önce söyledi çünkü. Hadi vazgeçti gönderdi diyelim; kim inanır ki ona? Keserler adamın kafasını anında. Nitekim kadın peygamber olmaz, bu kadarını da biliyoruz yani. Peki ya Allah fikrini değiştirmişse? O zaman ne olacak? Hepsi bir yana, köleyi nereden bulacağız, köleyi? Suriyelileri de istemiyoruz. Bilmiyorum, kafam karıştı. Anladınız mı şimdi sistemin ne işe yaradığını? Da ben ikna olmadım galiba. Neyse.

Postman’le devam etmeden önce önde gelen analitik filozoflardan biri, öğretmeni Richard Rorty ve kurum arkadaşı John McDowell’la birlikte bana göre haddizatında, muhtemelen diğer ikisinin de önünde, en öndeki, ve Friedrich Hegel uzmanı Robert Brandom’ın Derrida’nın vefatı dolayısıyla Zeit gazetesinde (14.10.2004) yayınlanan obituary’sinden kısa bir alıntı vermek istiyorum. Adam anlamış meseleyi nitekim:

Derrida verdanken wir eine der originellsten und kraftvollsten Kritiken des 20. Jahrhunderts an den traditionellen Auffassungen von der ‚Metaphysik der Bedeutung’ und der Rationalität. Die leidenschaftlichsten unter seinen Verächtern und Bewunderern einte die unkritische und irrige Annahme, eine grundsätzliche Zurückweisung dieser Metaphysik würde auf eine Zurückweisung ihrer Phänomene selbst hinauslaufen. Uneins waren sie lediglich darüber, ob Letzteres zu beklagen oder zu begrüßen sei. Die beste Reaktion auf Derridas Werk besteht meines Erachtens darin, Wege zu finden, die die zentrale Rolle charakterisieren, die den Praktiken des Gebens und Verlangens von Gründen bei der Etablierung von Bedeutungen zukommt. Und zwar auf eine Weise, die nicht von Derridas brillanten, spielerischen, gleichwohl aber eindringlichen Mahnungen unterboten wird, mit denen er uns immer wieder an die unvermeidliche Zerbrechlichkeit, Instabilität, Kontingenz und Widerspenstigkeit erinnert, die jedem unserer Diskurse, sei er noch so gewissenhaft konstruiert, innewohnen. 

Geleneksel rasyonalite ve anlamın metafiziği kabullerine karşı 20. yüzyılda geliştirilen en orjinal ve en güçlü eleştirilerinden birini Derrida’ya borçluyuz. Ondan tutkuyla nefret edenlerin ve aynı tutkuyla ona hayran olanların sahip oldukları naif ve aynı ölçüde yanlış bir kabul var; her iki gruba göre de söz konusu metafiziğin reddedilmesi aynısının bizzat fenomenlerinin (rasyonalite ve anlam) de reddedilmesi sonucunu doğurur. Anlaşamadıkları tek nokta ise sadece bu sonucun iyi mi ya da kötü mü olarak değerlendirileceğidir. Bana öyle geliyor ki Derrida’nın eserine karşı alınabilecek en yerinde karşı çıkış, anlamı oluştururken uygulanan sebep sunma ve sebep talep etme pratiklerinin oynadıkları merkezi rolü karakterize ederken (değişik/farklı) yollar bulmaktan geçer. Öyle ki, söz konusu yollar Derrida’nın bize titizlikle ve oyun oynarcasına fakat aynı zamanda inatla diskurlarımızın, aynılarını her ne kadar son derece samimice oluşturmuş olsak da, içlerinde kaçınılmaz olarak taşıdıkları kırılganlık, kayganlık, olumsallık ve dik kafalılık bağlamında tekrar tekrar yönelttiği uyarılar/ikazlar tarafından boşa çıkarılabilir, dolayısıyla sekteye uğratılabilir olmasınlar.

Akıllı adamın işi başka oluyo abi ya.

Postman’le devam edelim ve yavaş yavaş sona gelelim:

Pomposity we can survive. But meaninglessness is another matter. Fortunately, most of us have not succumbed to the pleasures of meaningless language. We struggle as best we can to connect our words with the world of non-words. Or, at least, to use words that will resonate with the experiences of those whom we address. But one worries, nonetheless, that a generation of young people may become entangled in an academic fashion that will increase their difficulties in solving real problems—indeed, in facing them. Which is why, rather than their reading Derrida, they ought to read Diderot, or Voltaire, Rousseau, Swift, Madison, Condorcet, or many of the writers of the Enlightenment period who believed that, for all of the difficulties in mastering language, it is possible to say what you mean, to mean what you say, and to be silent when you have nothing to say. They believed that it is possible to use language to say things about the world that are true—true, meaning that they are testable and verifiable, that there is evidence for believing. Their belief in truth included statements about history and about social life, although they knew that such statements were less authoritative than those of a scientific nature. They believed in the capacity of lucid language to help them know when they had spoken truly or falsely. Above all, they believed that the purpose of language is to communicate ideas to oneself and to others. Why, at this point in history, so many Western philosophers are teaching that language is nothing but a snare and a delusion, that it serves only to falsify and obscure, is mysterious to me. Perhaps it comes as a consequence of our disappointments in the twentieth century. Perhaps some of our philosophers have been driven to a Calibanlike despair: “You taught me language and my profit on’t is that I know how to kill and be cruel.” If so, it is understandable but not acceptable. Can we go into the future believing that gibberish is as good as any other form of language?

Artistlerden koruruz kendimizi de anlamsızlık başka bir şey. Allahtan bir çoğumuz anlamsız bir dil kullanımının bahşettiği mutluluğa tav olmadık. Mümkün oldukça kelimelerimizin dünyasını şeylerin dünyasıyla örtüştürmeye gayret ediyoruz. Hiç olmazsa hitap ettiklerimizin tecrübelerine ses veren kelimeler kullanıyoruz. Ama yine de endişeliyiz ki koca bir genç nesil hakiki problemleri çözmede haddizatında aynılarına karşı koymada karşılaşacakları zorlukları arttıran son moda bir akademik akımın akıntısına kapılabilir. Bunun içindir ki söz konusu gençlerin Derrida yerine Diderot ve diğer aydınlanma yazarları gibi her ne kadar dili kullanmada zorlansalar da yine de düşündüğünü söyleyebilecek, söylediğini düşünebilecek ve söyleyecek bir şeyi yoksa susmasını bilebilecek olduklarına inananları okumaları daha iyidir. Aynıları dünya hakkında doğru iddialarda bulunabilmek için dili kullanabileceklerine inanıyorlardı, ki bu bağlamda doğru demek denetlenebilir ve doğrulanabilir, dolayısıyla aynılarına inanmak için nedenlere sahip olmak demektir. Doğruluğa olan inançları tarih ve sosyal yaşam hakkında ifadeleri de içeriyordu, her ne kadar aynılarının bilimsel ifadelere nazaran daha az geçerli olduklarını bilseler de. Açık seçik bir dilin kendilerine yanlış mı yoksa doğru mu konuştukları konusunda yardımcı olabileceğine inanıyorlardı aslında. Ama her şeyden önce dilin amacının kendi kendine ve başkalarına düşüncelerini iletmek olduğuna inanıyorlardı. Bu zamanda birçok Batılı filozofun dilin sadece bir pranga ve hayalden ibaret olduğunu söylüyor olmalarını, saptırma ve karartmadan başka bir işe yaramadığını da, anlamış değilim. Belki de yirminci yüzyılda yaşadığımız hayal kırıklıklarının bir sonucudur bu durum. Belki de bazı filozoflarımız berbat bir çaresizliğin içine düştüler: “Dili öğrettiniz bana ve yanıma kâr olarak öldürmesini ve kötü olmasını bilmek kaldı.” Eğer öyleyse şayet bu anlaşılabilir fakat kabul edilemez. Gerçekten de her tür saçmalamanın diğer her tür dil kullanımdan farklı olmadığına inanarak geleceğe yürüyebilir miyiz?

Bir şey demeyeceğim artık, haddizatında kısmen de olsa dedim diyeceğimi. Gerisi fazla, dolayısıyla ağır olur zaten. Nato kafa nato mermer işte. Siz istediğinizi düşünebilirsiniz. 

 

6

İslamcı ve Kemalist ikiz kardeşlere dönelim biz yine; kitap olmayan evlerden hoşlanmazlar katiyen, asla; mesela televizyonu kitaplığından büyük olan evlere girmekten meleklerin köpek olan eve girmekten içtinap ettikleri gibi zinhar içtinap ederler; özellikle de İslamcılar. Okumak, okumak, okumak. Sabahtan akşama kadar okurlar, yemezler, içmezler, dolayısıyla çıkarmak gibi bir dertleri de olmaz, durmadan okurlar. Yanlarında sürekli bir kitap vardır. Normal vatandaşlar, benim gibi, otobüste ya da minibüste ya da vapurda ve hatta hat olmasa da dolayısıyla çekmese de metroda bile telefonlarıyla ilgilenirken, onlar muhakkak bir kitapla boğuşurlar. Aynen Japonya’dakiler gibi. Sorgularlar durmadan, her şeyi sorgularlar. Boğarlar insanı. Yok o niye öyle, yok şu niye böyle. Derin derin bakar İslamcılar uzaklara sonra. Melankoliktirler. Hayat sıkar onları, nefes alamaz, daralırlar. Öğrendikçe, bildikçe sıkıntıları, dertleri artar bazısının; daha bazısı çıkar gider dinden sonra, aslında hiç girmemiştir ya, neyse; mürtet olur. Anlamadım ki, samimi olarak söylüyorum, ne okuyor, ne öğreniyor bu adamlar? Gerçi ha içerisi ha dışarısı, söz konusu güruh için bu pek fark etmiyor. Ki her hâlükârda ötedeler zaten. Bir keresinde bir tanesi aramış ve hocam demişti, yeni yeni şeyler okudukça kafamda sorular beliriyor, sorgulamaya başlıyorum, şüphe ediyorum; şüphelerimin üzerine gittikçe, sorular artıyor, sordukça sorularıma dinden cevaplar bulamıyorum, dolayısıyla soğuyor ve uzaklaşıyorum. Allah Allah demiştim ben de, ulan benim kırk beş senedir okumadığım şey kalmadı, niçin ben okuduğum her satırla Allah’a daha çok yaklaşırken sen uzaklaşıyorsun? Nedir bu işin sırrı? Neyse. Sır mır yok tabii ki, kafa basmıyor hepsi o. Dolayısıyla istemiyor aslında, da istemediğini de bilmiyor; bildiğini sanıyor; istemeyeni de zorlayamazsın tabii ki: اِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَاداًۙ. Neyse. Bezer İslamcılar yaşamaktan en sonunda, ikrah ederler var olmaktan. Jilet son anda imdatlarına yetişir. Hayatta kalanlar ve mürtet olmayanlar, en azından açıktan, etimolojiye bayılırlar, nitekim meselelerin köküne inmek onlardan sorulur; kimsenin bilmediği, en azından öyle sandıkları, şeyleri bulup ortaya çıkarmakta yoktur üstlerine. Bir de şuradan bak, farklı oku bir de derler sürekli. Mal bulmuş Mağribi gibi. Durmadan araştırırlar, her ne kadar çoğu, yabancı olanları geçtik, Türk dilini dahi doğru dürüst konuşamaz olsa da, ki daha henüz da’yı ayrı yazmasını bile beceremiyor birçoğu, niyetleri halistir en azından. Tekkeler, Tarikatlar, Türbeler; hepsi hurafe yuvaları, bütün bunlardan ikrah ederler. Sol İslamcılar en azından. Kemalistler zaten. Apaydın, apaydından daha aydın bir dünyaları vardır. Işıklar içinde uyurlar, ölmeden önce hatta, nurlar içinde yatarlar. Acının ne kadar derinlere indiğinin farkındasınız değil mi? Ne kadar çok inanmışlar düşmanlarına ne kadar çok bakmışlar kendilerine onların gözlerinden. De Allah’ın işi işte, eninde sonunda gelmişler onlar gibi olmayı marifet bilmişler. Olamamışlar haliyle, olamazlar da, yapı müsait değil. Amerika’ya düşmandırlar mesela, İslamcılardan söz ediyorum bu noktada, en azından bir kısmından, ama Amerika’da okuyabilmek, ya da çocuklarını orada okutabilmek için tası tarağı, bağı bahçeyi, evi arsayı ve hatta sarayı bile, ne var ne yok her şeyi satar yola düşerler. Hele bir de oradan bir diploma almışlarsa bir şekilde hasbelkader, tamam, yırttılar. Ya bir de PhD varsa isimlerinin başında ya da sonunda? Aman Allah’ım. Küçük dağlar, koşun, durmayın, kaçın saklanın. Sayın başkanın bizzat kendisi tarafından tefsirinin reklamı yapılan Mevdudi’yi hatırlıyorsunuz değil mi, hani hayatı boyunca İngilizlere, dolayısıyla Amerikalılara, daha da dolayısıyla Batılılara küfür etti durdu, sonra ne oldu? Gitti New York/Buffalo’da ruhunu teslim etti. Ali Şeriati de hayata yeniden başlamak niyetiyle içerden çıktıktan sonra yerleştiği İngiltere’de, Southampton, bir kalp krizi sonucu hayata gözlerini yummuştu. Meseleyi Savak’a yükleyerek yeni bir kahraman ürettiler; hikayeciden sosyolog türettiler, hep yaptıkları gibi aslında. Sanki çok lazımdı ya, hiç yok ya bizim buralarda kahraman. Peki ya büyük İslam şairi ve mütefekkiri Sir Muhammed İqbal? İngilizler öyle önüne gelen herkesi bedavadan Sir ilan ediyorlarmış ya, da bizim haberimiz olmamış; tüh … Kulakları çınlasın sayın Hasan Mezarcı’nın; yıllar önce, çok çok yıllar önce yaptığımız bir konuşmada söylediği şu cümle aklımdan hiç çıkmadı: Bok makinesini ne kadar kaliteli yaparsan yap, son tahlilde elde edeceğin daha kaliteli bok olur. Umarım, inşa’Allah, sayın Mezarcı geç olmadan kendisini yeniden bulur. 

Bütün bunları neden söylüyorum? Şunun için; 200 seneyi aşkın bir süredir Allah adına ve samimi ve ihlaslı Müslümanların malları, kanları, göz yaşları, dolayısıyla canlarıyla yürütülen bir hareket gele gele buraya geldi işte. Kitap ve para dolu, yüklü, okunmamış, okunmuş olsa da anlaşılmamış, raflar, dolayısıyla kasalar ve merkepler ve de ağzına kadar hınca hınç varsa halihazırda var olan, değilse özel olarak hamiline ayarlanmış kamu kurumlarına doldurulmuş işten anlamaz, süzme salak, kan emici, pespaye ve de doymak bilmez embesil kadrolar. De hani derler ya, adam olacak çocuk … Dolayısıyla çıka çıka çakma bir padişah çıktı günün sonunda ortaya ve de bir yığın profesyonel danışman/akademisyen/entelektüel/araştırmacı-yazar/gazeteci/iş insanı/silah tüccarı ve sonradan görme burjuva bozuntusu eşkıya. Amatör hırsızları, dolayısıyla bu işi kıyıda köşede sevdikleri için hobi olarak yapanları saymıyorum bile. Ne dersiniz siz Türkler, uzun lafın kısası ve hatta kısa lafın daha da kısası, dağ fare doğurdu. Katranı eritsen olur mu şeker hesabı aslında yine, olmaz, olmadı da; nitekim her şey aslına rücu eder ve etti de. 

Alper Ateş’ten iktibasen ve hep bir ağızdan: Kutlarıııız. 

Excursus

Ben Savaş Ş. Barkçin gibi duvarları kitaplarla kaplı bir gecekonduda büyümedim; Allah’tan. Sabahtan akşama kadar top oynadım, bisiklete bindim, fırından (bakkaldan) şeker çaldım; kavga ettim sonra, pantolonum yırtıldı, annemden fırça yedim, babamın kucağına sığındım; okuldan kaçtım. Yunan ve Alman çocuklarıyla savaş oyunları oynadım, kafalarını gözlerini yardım; onlar da benimkileri tabii ki. Arabaların altında kaldım sonra, hastanelerde uyandım. O yaştayken bile kız arkadaşlarımla çalı diplerine saklanmasını bildim; ki daha sonraki yaşlarda, Allah affetsin, başka şeyler de yaptım onlarla. Babam öyle fedakâr bir baba değildi, yani istemeye istemeye zorla giderdi işe rahmetli, sevmezdi çalışmayı. Merhum annemin zoruyla oflaya puflaya çıkardı evden. Ona benzemişim galiba. Elleri nasır tutmamıştı mesela, alnında ter görmedim hiç, dolayısıyla bu adam benim babam diye şarkı yazdıracak ya da söyletecek bir yükün altına girmedi katiyen. Kasketi de yoktu üstelik. Son derece güzel saçları vardı. Ona benzemişim muhtemelen. Her şey normal yolunda seyir etti. Arabaları çok severdi. Ben ama onu daha çok. 70’li yılların başında beyaz bir Vosvosla çıka gelmişti bir sabah. Şaşırıp kalmıştık annemle, ama çok da mutlu olmuştuk. İşi gücü bırakıp yola koyulmuştuk hemen. Gelenek halini almıştı sonrasında bu bizim için. Cumartesileri sabah erkenden yola çıkar, depoyu doldurur ve depo bitene kadar inmezdik arabadan. Ama harama dokunmazdı babam; annem de, onu biliyorum. Çünkü boğazıma bir şey takıldığında helal helal diye sırtıma vururlardı her ikisi de; bazen biri bazen öbürü bazen de her ikisi birden. Bazen de senin için sabah kalkıp işe gidiyorum, helalinden kazanıp sofraya ekmek getiriyorum, yesene oğlum derdi babam yemek yemek istemediğim zaman. Annem de babanı dinle diye eklerdi. Öyle çok fazla, hatta hiç de entelektüel bir ortam değildi içinde büyüdüğüm ev ayrıca. Babam da annem de kitap okumazlardı. Vakitleri olmazdı belki, belki de gerçekten ilgi duymazlardı; bilmiyorum. Babam dinlenirdi genellikle, annem kıyafet tasarlardı. Son derece iyi bir terziydi kendisi. Okuma geleneğini ben başlattım bizim ailede. Dolayısıyla ileriki yaşlarda her ikisi de okumaya başladılar, özellikle Kur’anı okumayı ve yaşamayı وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَقٖينُ ayeti gereği ondan sonra hiçbir zaman bırakmadılar. Bir başladılar pir başladılar yani; Elhamdulillah. Bizde, Karadeniz’de, özellikle de Trabzon’da, yarım iş olmaz. Eşkıyamız tam eşkıya, evliyamız tam evliya. Annemin başında, babamın kapısında kulaklarında Allah’ın kelamıyla uğurladım onları Rablerine. Rabbim kabul etsin. İkisine de Kur’an okumasını ben öğretmiştim; yaşamasını da. Her sabah namazdan sonra karşılıklı oturur, yarış yaparlardı hangisi daha çabuk bir sayfayı bitirecek diye. Sonra da beni çağırır, birbirlerini şikâyet ederlerdi; o yanlış okuyor, mızıkçılık yapıyor derlerdi birbirleri için. Onları dinlememi ve hangisinin daha güzel okuduğunu tespit etmemi isterlerdi. Tabii ki gelmezdim bu oyuna. Farklı okuyorsunuz derdim, ama ikiniz de güzel okuyorsunuz. Beğenmezlerdi kararımı. Kovarlardı odadan; çık git derlerdi. Birbirlerini çok ama çok severlerdi. Allah nurlar içinde yatırsın ikisini de. Gölgesinde gölgelendirsin. Rasulüne komşu etsin; beni de. Nitekim emrihak vaki olunca tam ortalarına sıvışacağım inşa’Allah.

Son derece antipatik ve sevimsiz bir tip Barkçin, son derece; en sevmediklerimden, en sevimsizlerinden; Attitüdesi, fake bir habitus’u, Almancada Gehabe dediğimizden, bu demek Afra ve Tafrası olanlardan yani. Bildiğiniz artist işte. Jön değil ama. Yok daha neler. Hani ekrana çıkınca sağında, benim gördüğüm yerden, çay solunda su, ya da içinde ne varsa artık, dolu kupa olanlar var ya? Onlardan. Bu İslamcıların geneli için böyle ama; artistlik yani. Bilgisiz, düşüncesiz, fikirsiz ve son derece sığ, da çok bildiğini sanıyor Barkçin. Ama bu da İslamcılarda öyledir sıklıkla; birbirlerini şişirirler, sonra da kendilerini bir şey biliyor sanırlar. İndir aşağıya sonra indirebilirsen. Aslında bırak uzay boşluğunda kaybolsun gitsin. Hani kıl kopartmak sevaptır ya. O hesap işte. Neyse. Zaten sadece birbirleriyle konuştukları, dolayısıyla bildiklerini sandıkları şeyleri birbirlerine anlattıkları için çok fazla sorun yaşamıyorlar. Seyirci zaten dum, duma dumm, hazır asker; tezahürat için gaz bekliyor; bir de iktidarın ve sermayenin yatağına ya da kucağına, iktidar ve sermaye nasıl ve ne şekil isterlerse artık, yattın mı, uykunu alamamak, dolayısıyla iyi uyuyamamak mümkün değil tabii ki. Mümbit bir yatak, dolayısıyla kucak. Mide bulantısı. Tesadüfen denk geldim biraz önce kendisine, dolayısıyla yazının bu bölümünü sonradan ekledim yazıya. İyi oldu ama. Bazıları yanında (Locke, Heidegger, Levinas) Jürgen Habermas’ın resmini de yansıtarak ekrana ve bu adam diye de devam ederek kendince aynısının, dolayısıyla Habermas’ın düşüncesine kısa, oldukça kısa bir giriş veriyor Barkçin, vermeyi deniyor diyelim biz. Ardından basıyor kalayı. Vay anasını sayın seyirciler … Neredeyse eline tüfengi alıp Filistin’e doğru harekete geçecek sanırsınız. Haliyle; bu onun işi değil tabii ki. O entelektüel sınıftan birisi olarak düşünür, sadece düşünür. Krala soytarılık, pardon danışmanlık yapar. Ne bileyim, ne diyeyim anlamadım ki. Yani, işte. Bir gülmektir aldı gidiyor. Ne dersiniz siz Türkler … Kelin ilacı olsa. Yo, sadece deyim olarak kullandım son cümleyi, yoksa Barkçin’i ima etmek gibi bir niyetim yok. Tabii ki Habermas’ı savunmak gibi bir derdim de yok, olamaz da; haşa; ben Müslümanım Elhamdulillah. Ben Allah’ın yanındayım her zaman ve her şartta, Rasulünün yanındayım ve Müslümanların yanındayım. Barçkin’in ya da Habermas’ın değil tabii ki. Bu İslamcıların utanması da kalmadı artık. Belki de hiç olmadı zaten. Dedim ya en başta; adamların sınırı, dolayısıyla paraya ve iktidara tahvil edemeyecekleri, kullanamayacakları, araçsallaştıramayacakları hiçbir değer yok. Neyse. İyi ki de Allah var, iyi ki de cehennem var Barkçin ve Habermas için. Bizim için de haliyle. Filistinli çocuklar için iyi ki de cennet var. Sırayla nitekim, yaşamak değil sadece, yanmak da.

Habermas’a bir dahaki yazıda devam ederiz artık. Böyle işte, laf lafı açıyor ve iş uzuyor. Olsun. Kalın sağlıcakla.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİN